1
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
52
Okunma

İçimde öylesine çok ses yankılanıyor ki gürültüden uyuyamıyorum. Kendi içimde bir savaşın tam ortasındayım. Düşüncelerim birbirine çarpıyor, anılar zihnimi kemiriyor. Ne yöne gitsem, hangi kapıyı çalsam, içimdeki bu uğultu susmuyor.
Önce vatanımızın coğrafyasını tanımalıyız. Bu toprakları bilmeden, bu dağları, bu vadileri anlamadan neyi savunduğumuzu nasıl bilebiliriz? Sınırlarımızda güvenlik açıkları var. Sınır dediğimiz şey bazen kâğıt üzerinde bir çizgi, ama gerçekte onu belirleyen şey, orada yaşayan insanların hikâyeleri. Türkiye, Irak, İran ve Suriye topraklarında akraba aşiretler var. Aşiretlerin yarısı Türk sınırlarında, diğer yarısı başka bir devletin toprağında. Mevsimlere göre yer değiştirenler var, bazen göçüp gelenler, bazen de geri dönmeyenler…
Burası zorlu bir coğrafya. Derin vadileri, geçit vermez sıradağları, her an yön değiştiren nehirlere sahip. Eşkıya için bir cennet… Saklanacak mağaralar, kaçacak geçitler, izlerini silmek için sayısız yol var. Türkmenler, Yezidiler, Süryaniler, Nasiriler, Ermeniler, Kürtler, Zazalar… Hepsi bu topraklarda yaşam mücadelesi veriyor. Renkli ama bir o kadar da karmaşık bir coğrafya.
Osmanlı Devleti, burayı tıpkı Balkanlar gibi yönetmeye çalıştı. Bölgenin kodamanları, hatırlıları… Burada onların karşılığı “Mir’ler, Emirler…” İrili ufaklı bir sürü emirlik var. Osmanlı, onları muhatap kabul etti, aralarındaki irtibatı bölgeye gönderdiği paşalar aracılığıyla sağladı. Ama bu düzen de zamanla bozuldu.
1830’lara gelindiğinde Osmanlı, devleti merkezden yönetmek istedi. II. Mahmut reformlara başladı ama bu, toprak sahipleri ve aşiretler için bir tehdit anlamına geliyordu. Direniş başladı. Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyan ederken, Revanduzlu Kör Muhammed Paşa adında bir Kürt beyi de ayaklandı. "Kör Emir" diyorlardı ona; gözünde bir arıza vardı ama asıl körlük belki de hırsındaydı. Revanduz, Musul’a yakın bir kasabaydı ve o, komşu emirliklere saldırarak gücünü pekiştirmeye çalışıyordu. Fakat her isyanın bir karşılığı vardı. Osmanlı, başka bir emirle anlaşarak bu ayaklanmayı bastırdı.
1840 yılında, Tanzimat Fermanı’na karşı Botan Emiri Bedirhan isyan etti. Nasirilere saldırdı, kan döküldü, topraklar yine sarsıldı. Osmanlı ise bu başkaldırılar karşısında ilginç bir yol izliyordu: Kim isyan ederse önce ödüllendiriliyordu. Önce bir nişan takılıyor, sonra emirlik verilerek paşalıkla onurlandırılıyordu. Valilikler, kaymakamlıklar dağıtılarak isyancılar susturuluyordu. Bir isyanın ardından gelen bir unvan…
Ve zaman geçti, ama tarih hep aynı döngüyü yaşadı. Her isyanın ardından yeni bir isyan doğdu. Bu topraklar, ne ihaneti unuttu ne de fedakârlıkları…
Hayderan aşiretinden Musa Ağa, 1500 atlısıyla Beyazıt kasabasına bir gölge gibi çöküyor. Evler talan ediliyor, ocaklar sönüyor, halk korkuyla sığınacak bir yer arıyor. Ancak ne gariptir ki, bu yağmanın ardından devlet ona Beyazıt’ın kaymakamlığını veriyor. İsyan edenlerin ödüllendirildiği bir düzen kuruluyor. Bu yöntem zamanla Doğu ve Güneydoğu’daki aşiretler arasında bir gelenek haline geliyor; isyan etmek bir kültüre, bir çıkış yoluna dönüşüyor.
Sonra 93 Harbi geliyor, Osmanlı’nın zaafları derinleşiyor. Berlin Anlaşması imzalanıyor ve anlaşmanın satır aralarına bir azınlık maddesi ekleniyor. İşte o zaman Şeyh Ubeydullah ayaklanıyor. "Biz gayrimüslimlerle eşit olamayız!" diyerek haykırıyor, kendince bir düzen kurmaya çalışıyor. Halk ise yine iki ateş arasında kalıyor.
Bu yıllarda bölgeye başka bir gölge düşüyor: tarikatlar. Evliyalık, şeyhlik, müritlik... Her köşede yeni bir tarikat yükseliyor. Şeyhlik babadan oğula geçen bir saltanata dönüşüyor. Her şeyh, soyunu Hz. Fatma’ya, oradan da peygamberimize dayandırıyor. Halk ise bu hikâyelere kayıtsız kalamıyor. "Tövbe, tövbe… Peygamber soyuna söz söylenir mi? Allah çarpar!" diye fısıldaşıyorlar kendi aralarında. Kadirilik ve Rufailiğin yerini yavaş yavaş Nakşilik alıyor. Aşiret reisleri bir gecede dini önderlere dönüşüyor. Okuma yazma oranının düşük olduğu bu topraklarda, itaat kültürü giderek kökleşiyor.
Derken Türkiye Cumhuriyeti kuruluyor. Atatürk dönemi hariç, bölgenin kaderi yine aynı ellerde kalıyor. Ağalar, şeyhler, hâkimiyetlerini kaybetmek şöyle dursun, daha da güçleniyorlar. Kimisi vekil oluyor, kimisi belediye başkanı… Halk ise yine yersiz, yurtsuz, ağaların ve şeyhlerin marabaları olarak yaşamaya çalışıyor. Devletin koyduğu sınırların ötesinde, asıl sınırlar onların kontrolünde. Halkın dili bağlı, sesi çıkmıyor. "Konuş" dediklerinde konuşuyorlar, "sus" dediklerinde susuyorlar.
Ve kaçakçılık… Uyuşturucu, insan, sigara, çay, altın, hayvan, silah… Ne varsa, hatırlı kişilerin kontrolünde. Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlı’nın yöntemleri terk edilecek sanılırken, aynı düzenin başka bir yüzü ortaya çıkıyor. Devlete başkaldıranlar, önce hain ilan ediliyor, sonra vekil yapılıyor, bakan yapılıyor, kaymakam oluyor, vali oluyor… İstemedikleri bir bürokrat mı var? Hemen bölgeden sürülüyor. Teşvikleri onlar alıyor, yatırımları onlar yapıyor. Dün maraba olanlar, bugün de maraba.
Zaman değişiyor, ama bölgede hiçbir şey değişmiyor. Ağalar ve şeyhler öylesine güçlü ki, sessiz sedasız cumhuriyetin değerlerini bile yok edebiliyorlar. Önce tabelalardan "TC" kaldırılıyor. Sonra "Ne mutlu Türk’üm diyene!" siliniyor. Andımız, okul bahçelerinden sessizce çekilip alınıyor. Ve kimse sesini çıkarmıyor…
Türkiye’de yetmiş terörist var, hatta biz onların ayak numaralarını bile biliyoruz, diyorlardı. Oysa teröristler, İHA ve SİHA korkusundan mağaralarından başlarını çıkaramazken, bu açılım süreci de nedir? Binlerce ocağı söndüren, gencecik eşleri dul, çocukları yetim, ana ve babaları gözü yaşlı bırakan, kırk bin yiğidimizin katiline “umut hakkı” vermek ne anlama geliyor?
Terör biterse Türkiye abat olacakmış, işsizlik bitecekmiş, ekonomi düzelecekmiş… Paralarımızı terör batağında öğütmüşüz, evet, ama bu mücadelede kaybettiklerimizi kim geri verebilir? Peki, devletin bekası mı? Anlatın da biz de bilelim! Bir bildiği vardır denen muhterem, artık bildiğini açıklasın. İnşallah haklı çıkarsınız, biz yanılmış oluruz. Ama ya değilse? Ya bu açılım zırvasının ardında daha büyük hesaplar yatıyorsa?
Bana kalırsa, bu sürecin ardında iki büyük proje olabilir. Birincisi, milletimizin Misak-ı Millî’yi gerçekleştirememenin ezikliğini taşımasıdır. Amerika, “İşte size tarihi bir fırsat” diyerek Irak ve Suriye Kürtleri ile bir federasyon kurmamıza göz yumabilir. Peki sonra? Birkaç yıl içinde Türkiye’nin yarısını da yanlarına katıp ayrılmak istemeyeceklerinin garantisi var mı? Müzakerecilerin önce bebek katiline, ardından Barzani’ye koşması boşuna mıydı?
İkinci ihtimal ise daha tehlikeli: Suriye ve Irak’ta kurulan Kürt devletini meşrulaştırmak, güvence altına almak… Bu anlaşmayla birlikte Türk ordusu artık Irak ve Suriye’de operasyon yapamayacak. Böylece Kürt devletleri dünya sahnesinde tanınma yolunda ilerleyecek. Tabii, bunu “yüzyılın anlaşması” diye takdim edebilmek için bazı tavizler verilecek. Hiçbir şey karşılıksız alınmaz, hiçbir anlaşma bedelsiz olmaz. Anayasadaki "Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk denir" ibaresinden vazgeçilecek, ana dilde eğitim hakkı tanınacak… Ve daha nice tavizler, nice geri adımlar…
Aslında hiçbir şey değişmemiş. Dün Osmanlı’nın uyguladığı metotlar, bugün de bölgede sürdürülüyor. Devlete karşı kıyama kalkışanlara unvanlar veriliyor, makamlar dağıtılıyor. Bu da teröristleri cesaretlendiriyor. Tarih tekerrür ediyor, ama ne acıdır ki, biz hâlâ aynı hataları yapmaya devam ediyoruz.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.