3
Yorum
8
Beğeni
5,0
Puan
177
Okunma

Talihsiz Adam
Yıllarca süren evliliğinin bitmesi, yalnızlığa ve boşluğa düşmesi yetmezmiş gibi, maddi olanaklarının olmaması da önemli etken sorunlardan biriydi. Kuru bir yaprak misali oradan oraya savruluyor, yer yurt bulma konusunda büyük sıkıntılar yaşıyordu. Yalnızlık boşluğuna düşene kadar evine gidip gelenler, arayıp soranlar birdenbire bıçak gibi kesilmiş ve kaderine terk edilmişti. Ne yapacağını bilmez bir halde, sırtındaki hançer, kalbindeki acı ve ailesinin kendisine yaptığı ihanetle baş başa kalmıştı. Durgun sularda çırpınmaya çalıştıkça batan, kurtulmak için tutunacak dal bulamayan, şair ruhlu bir insanın düştüğü bu elzem durum karşısında ruhu parçalanmıştı. Çocukluğundan beri gördüğü acılara bir yenisi daha eklenerek yaşama hevesine balta vurulmuş, evlatlarından kopartılarak acısı katmerlenmişti. İnsana, insanlığa düşman ettirilmek için var güçleriyle çaba gösterilmiş, nihayetinde emellerine ulaşarak susuz bırakılmış, yapraksız dala, gölgesiz ağaca döndürülmüştü. Artık damarlarını bırakacağı topraktan mahrum bırakılmış ve kurumaya terk edilmişti.
Günden güne içten içe yavaş yavaş eriyordu. Susuz kalmış damarları çekilmeye başlamış, çöl ortasında kavurucu güneşin önüne atılmıştı. Gördüğü her şey vaha’dan ibaretti. Nereye elini atsa, gördüğü vahanın halüsinasyon olduğunu anlıyor, umutları günden güne eriyordu. Yalnızlığın demirden pençesinde kıvranıyordu.
Kırk altı (46) yaşlarındaydı o günlerde. Ciddi bir hastalığı yoktu. Başına gelen bu acı olaydan sonra hiçbir yere sığmıyor, sığamıyordu. İçin için ağlıyordu her gün. Kimseler sesini duymuyor, oralı dahi olmuyorlardı. Onca yıl sevdiği, saydığı, insan yerine koyduklarının hiçbiri arayıp sormamıştı. Kimsenin de umurunda olmamıştı. Şairin düştüğü durum bu nasıl olurdu ki? Madem insan insanı sormayacak, niye evime gelirler, niye evimde kalırlar, neden işleri düştüğünde ararlar da böyle bir durumda kimsenin umurunda olmadı diye düşünür, kendi kendine hayıflanırdı.
Artık yalnız bir erkekti o. Ailesi yanındayken her yere sığan, ancak tek başına kalınca en yakınının evine bile sığmayan bir varlıktı. Onca emeğine mi yansındı, yoksa değersiz, beş para etmezlere boşu boşuna verdiği değerin karşılığını görmediğine mi yansındı, bilemedi. Aklına gelen atasözü ile mırıldandı:
“Düşenin dostu olmaz!”
Oysa ne çok savunmuştu eşini, dost sandıklarını, akrabalarını. Bugün ise hiçbiri tanımıyordu. Nereden bilsin ki hepsinin kanının bozuk olduğunu? Nereden bilsin ki hepsinin kişiliğini paraya sattığını? Nereden bilsin ki zenginler gelince önlerinde köpek gibi eğilip, garipler gelince tekme vurduklarını? Tabii ki bilemezdi, çünkü o şeytanlık nedir bilmezdi. Bugün başına gelen bu vahim olayla herkesin gerçek yüzünü gördü.
Şair ruhlu idi ne de olsa. Kötü olmak, kötülük düşünmek, bir insanın kötülüğünü istemek akıl edeceği şeyler değildi. Çünkü o çocukluğundan bu yana çok acı çekmişti. İnsan satmak onun karakterinde yer almıyordu. Onun literatüründe insana, insanlığa ihanet yoktu, olamazdı da.
Günler, aylar, haftalar geçiyor; oradan oraya savruluyordu. İçine oturan bu derin elemden dolayı yavaş yavaş rahatsızlıklar baş göstermeye başlamış, ruhsal olarak da isyan etmeye, bağırmaya, çağırmaya başlamıştı. Öfke konusunda kontrolünü kaybetmişti. Otokontrol mekanizması yaşadıkları yüzünden tamamen devre dışı kalmıştı. Ama ne olursa olsun, durduk yerde kimseye bulaşıp hakaret etmiyordu. Yani hak edene hak ettiği gibi davranıyordu. Ekmeğini ve emeğini sömürmüş insanlara teşekkür edip şiir yazacak hâli yoktu ya şairin.
Tüm yakınlarını silmişti şair, çünkü alayı namussuz, kişiliksiz ve cibilliyetsizdi.
Gel zaman git zaman, 2023 yılı Şubat ayında depremi yaşadı. Herkes gibi artık oturacağı bir evi yoktu. Zaten olsa da kira karşılığı oturabiliyordu.
Depremden yaklaşık on gün sonra bir umuttur deyip Ankara’ya gitti. “Orada hemşerilerim var, elbette birisi elimden tutar, elbette bir namuslu çıkar” dedi. Zar zor attı kendini Ankara’ya. Durumunu anlattı. Ama bir dilim yavan ekmek dahi vermediler. Bu derece zalim bir tutumu gördü ve yaşadı. Ankara’dan ayrılıp İzmir’e gideyim dedim, belki orada bize yardımcı olacak bir hemşerimiz çıkar. Kalkıp İzmir’e geldim. Değişen bir şey yoktu. Ankara’daki dernek de, İzmir’deki dernek de zenginlere hizmet eden sözde dernekler olmuş. Evsiz, yurtsuz kalmıştı. Bir tanesi dememişti ki “bir battaniye verelim”. Evet, ilk başta 41 gün otelde kaldım ama 31 Mart’ta otelden çıktım. Devletin misafiri olarak kaldım. Otelden çıktıktan sonra bir Allah’ın kulu oralı olmadı. Ben Ankara ve İzmir’de depremzede olarak hepsini gördüm.
Deprem sonrası ruhsal travma ise bambaşka bir boyuta taşımıştı acısını. Gece yarısı yer sarsıldığında, o anki korku ve çaresizlik ruhuna derin bir yara açmıştı. Her sallantıda yeniden yaşıyordu depremi; kulaklarında enkaz altında kalanların çığlıkları, burnunda toz ve beton kokusu, gözlerinde yıkılan binaların görüntüleri hiç silinmiyordu. Artık uykuları darmadağınıktı. Her gece aynı kâbusları görüyor, ter içinde uyanıyor, bir daha uyuyamıyordu. Gün içinde bile ani sesler duyduğunda irkiliyor, kalbi hızla çarpıyordu. Yalnızlığı depremle birleşince katmerlenmişti. Eskiden sadece insan ihanetinin acısını taşırken, şimdi bir de toprağın ihanetini, evinin, güvenliğinin yerle bir oluşunu hissediyordu. “Artık hiçbir yerde güvende değilim” düşüncesi zihninde dönüp duruyordu. Umudu tükenmiş, hayata tutunma isteği neredeyse yok olmuştu. Deprem, zaten kırık olan ruhunu daha da paramparça etmiş, içindeki son ışık kırıntılarını da söndürmüştü. Yalnız bir enkaz olarak kalmıştı; dışarıdan görünen bedeni ayakta dursa da, içi tamamen yıkılmış, moloz altında kalmıştı.
Tek bir şey diyor du: Yazıklar olsun. Ben o durumda iken hakkım olduğunu düşünüyor, hakkımı helal etmiyorum.
Zengin depremzedelere kucak açıp fakir depremzededen kaçan dernekler den ve o dernek yöneticilerinim hiç birinden insan olmaz. Olsa olsa ancak namussuz ve cibilliyetsiz olur.
Yazıklar olsun
Gazi Şahin
Kul Yorgun
5.0
100% (5)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.