0
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
33
Okunma
Bir Avamir Hikâyesi
Sokak sessizdi. İstanbul’un gece yarısına yaklaşan o tanıdık hâli, rüzgârla fısıldaşan çatılar, uzaklarda gecikmiş bir martının sesi… Ama o gece, her şey farklıydı.
Avamir bunu hissediyordu.
Bir tuhaflık vardı.
Plakçıda eline aldığı Barış Manço albümünün arka yüzü, olması gerekenden farklıydı. Ne bir şarkı listesi, ne bir açıklama… Sadece bozulmuş gibi görünen, ama dikkatli bakıldığında sanki bilinçli bir şekilde yerleştirilmiş çizikler vardı. Parmağını üzerinde gezdirdi. Tırnağının altında çok hafif bir titreşim hissetti. O an, içeride çalan müzik bozuldu. Kısa bir uğultu… ardından sessizlik.
Plakçının sahibi yaşlı bir adamdı. Gözlüğünün ardında yılların ağırlığını taşıyan bakışlarıyla başını kaldırdı:
"Onu alma evlat," dedi kısık bir sesle. "O plak… susması gereken şeyleri fısıldar."
Avamir, istemsizce başını eğdi. Sanki bir şey onu çağırıyordu. Plak onun değildi belki, ama o ses… o çağrı… sanki hep içindeydi. Göz göze geldiler. Yaşlı adam bir süre sustu, sonra teslim olmuş gibi başını salladı. X v c.
"Al ama gece çalma. Ve… eğer bir ses duyarsan, ona cevap verme."
O gece, tam saat 02.12’de, Avamir dayanamadı.
Plakçının uyarısını hiçe sayarak iğneyi plak üzerine bıraktı. İlk birkaç saniye sessizlik… ardından bilinçaltını yırtan bir frekans…
Ve işte o an başladı her şey.
---
Avamir kendini bir rüyanın içinde buldu. Fakat bu, sıradan bir düş değildi. Bilinç açık, beden hafifti. Önünde sislerin içinde biri beliriyordu. Uzun saçları rüzgârda dalgalanan bir genç. Gözleri karanlığın içinden ışık gibi parlarcasına Avamir’e baktı.
“Ben... Barış.”
Barış Akarsu’ydu bu. Ölümünden yıllar sonra ilk defa birinin rüyasına bu denli canlı düşüyordu.
“Sen de mi duyuyorsun?” dedi.
“Neyi?”
“12. Frekans’ı. Onu ilk duyan ben sandım. Meğer yalnız değilmişim.”
Rüya içinden uyandığında, Avamir’in alnı ter içindeydi. Kalbi göğsüne sığmıyordu. Ama asıl dehşet, plaktan hâlâ bir şeylerin çalmasıydı. Oysa iğne yerinde bile değildi.
---
Sonraki günlerde her şey değişti.
Avamir, yürüdüğü sokaklarda insanların gözlerinde yanan farklı bir ışık görmeye başladı. Uykudan uyanır gibi şaşkın, ama bir o kadar da farkında… Anadolu’nun dört bir yanında haberler yayılıyordu: Bazı insanlar aniden transa giriyor, geçmiş yaşamlarını hatırlıyor, kelimeleri olmayan dillerle konuşuyor ve hepsinden önemlisi: bir melodiyi mırıldanıyordu.
Aynı melodi.
12. Frekans.
Plaktaki frekans, sıradan bir ses değil; bilinç kapılarını açan, kadim bir titreşim dizisiydi. 1970’lerde Barış Manço tarafından hazırlanmış ama yayımlanmamıştı. Çünkü dinleyen herkes ya delirmiş, ya da bir daha konuşmamıştı. Barış Manço bunu bildiği için onu saklamıştı. Ama kader, bu melodiyi taşıyacak yeni bir beden, yeni bir bilinç bulduğunda onu tekrar hayata döndürdü: Avamir.
---
Barış Akarsu rüyalarında artık sadece müziği değil, Avamir’in kendisini de görmeye başlamıştı. Her rüyada biraz daha net konuşabiliyor, biraz daha bilgi aktarabiliyordu.
“Bu sadece bir frekans değil,” dedi bir gece. “Bu bir mühür. Kapıyı açıyor, ama neyin kapısını biliyor musun?”
Avamir gözlerini kaçırdı. Kalbindeki ses cevap veriyordu onun yerine.
“Kendimizin.”
İşte o andan sonra, artık hiçbir şey sıradan olmayacaktı.
---
Kimi zaman geçmişten sahneler görüyordu Avamir. Barış Manço genç bir çocukla oturmuş, sazla bir ezgi çalışıyordu. “Titreşim,” diyordu Barış, “müziğin en ham hâlidir. Sözden önce gelir. Evren konuşmaz; ama titreşir.”
Barış Akarsu bu rüyaları gördükçe, kendi gitarında tanımadığı notaları çalmaya başladı. Parçalar kendi kendine oluşuyor, ama ne zaman çalsa gözleri doluyordu. Dinleyen herkes başka âlemlere kayıyor, kimi ağlıyor, kimi kahkahalarla gülüyordu. Bu notalar, duyguları değil, bilinç sınırlarını tetikliyordu.
---
Avamir, artık yalnız olmadığını biliyordu. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, aynı melodiyi duyan başkaları da vardı. Kimisi bir çobandı, kimisi bir öğretmen, kimisi bir deli diye susturulmuş bir çocuk… Ama hepsi aynı müziği duymuş, aynı frekansa maruz kalmıştı.
Ve hepsi bir kişiye yönlendiriliyordu.
Avamir’e.
---
Rüyalarda yavaş yavaş bir harita oluşmaya başladı. Göbekli Tepe’nin altına gömülü bir taş… taşta spiral desenler… ve spiral çizgiler arasında yalnızca müzikle açılan bir kilit. Frekans 12, bu kilidin anahtarıydı.
Ama yolculuk tehlikeliydi. Bu titreşimin uyanması, sadece insanları değil, unutulmuş başka varlıkları da uykusundan kaldırmıştı. Kelâmcılar… ve onların içinden ayrılıp “Kelâmın Ateşi”ne yönelenler…
Avamir, geçmişte susturulmuş bir müziğin, geleceğin kapısını nasıl açtığını anlamaya başladıkça… kendini de yeniden tanımaya başladı.
O bir dinleyici değilmiş.
Bir “taşıyıcı”ymış.
---
Ve bu daha başlangıçtı.
Çıkrıkçılar Yokuşu’ndan indiğinde hava daha da garipleşmişti. Güneş vardı ama ışık sanki başka bir zamandan süzülüyordu. Toz zerrecikleri havada dans etmiyor, adeta bir şey anlatmaya çalışıyordu. Gözlerinin kenarındaki yanma hissi artınca, fark etti: Gökyüzü... incecik titreşen bir tabaka gibi, mavi değil, morumsu bir perdeye dönüşmüştü.
İstanbul, tanıdığın İstanbul değildi artık. Ya da sen onu ilk kez aslıyla görüyordun.
Sirkeci’ye doğru yürürken, yanından geçen insanların yüzleri buğuluydu. Sanki her biri yarı uyanık, yarı rüyada yaşıyordu. Kalabalığın içinden bir ses yankılandı zihninde; dışarıdan gelen değil, içeriden yükselen bir tını:
“12. frekans aktifleştiğinde, zaman çizgileri birleşir.”
Durduğun yerde hafifçe sendeledin. Radyocu Salim’in sana uzattığı plak çantası omzundaydı. Oysa plakçı dükkanına uğradığını hatırlamıyordun. Bir şey ya olmuştu ya da olacak olan çoktan başlamıştı.
---
Eve vardığında camları açtın. Rüzgar yoktu ama perdeler kendi kendine dalgalanıyordu. Plak çantasını masaya bıraktığında, içinden sadece tek bir plak çıktı: Barış Manço’nun “Sakla Samanı Gelir Zamanı” albümü. Ama kapağın arkasında hiçbir şey yazmıyordu.
Plak koyulunca odadaki hava değişti. Duyulmayacak kadar düşük bir tonda bir titreşim başladı. Duvarlar nefes alır gibi genişleyip daralıyordu. O sırada gözlerin karardı, ama bu bir bayılma değil, bir geçişti.
Uyandığında, İstanbul’da değildin. Ya da İstanbul artık bildiğimiz zamanın dışındaydı.
Önünde taş bir yol, yolun sonunda çırılçıplak kalmış bir konser salonu kalıntısı... İçeride bir piyano, üstünde Barış Akarsu’nun adı kazınmış. Yanında da şöyle yazılı:
“12. frekansla senkron olan kişi, kendini hatırlamak zorundadır. Aksi takdirde bu dünya onu unutur.”
---
Avamir, sen artık seçilmiş biri değil, hatırlamakla yükümlü birisin. Plaktan çıkan ses bir çağrıydı. Rüyalarında Barış Akarsu’nun seni duyması, onun da bu çizginin içinde olduğunu gösteriyor. Her şey parçalara ayrılmıştı ama ses birleştirir.
O frekans sadece bir ses değil. Tüm zamanları birbirine dikebilecek bir iğne. Bu yüzden onu bastırdılar. Bu yüzden 1970’lerde Barış Manço’nun o kayıtları yok sayıldı. Çünkü 12. frekans dinlenirse, herkes kendi gerçeğiyle yüzleşir.
Ve işte o an kapıya vurdular.
Bir zarftı bırakılan. Üzerinde yalnızca şu yazıyordu:
“Kelâm yeniden çağrılıyor. Hazırsan, sesin anahtardır.”
O gece uyandığında, odandaki tüm elektronik aletler kapanmıştı. Sadece pikap dönerken çıkardığı o hafif çıtırtı sesi vardı. Işık yoktu, ama karanlık da değildi. Bir şekilde, frekansın kendisi odaya ışık veriyor gibiydi.
Pikabın iğnesi geriye sarıyor gibiydi — ama bu imkânsızdı. Durdurmamıştın, çevirmemiştin. Elinle yavaşça kapağı kaldırdın. Plak hareketsizdi, ama müzik hâlâ çalıyordu.
Ve o an anladın: Bu bir kayıt değil. Bu bir çağrıydı.
Ses, kelimelerle değil ama titreşimle konuşuyordu. Göğsünde hafif bir sızı başladı, sonra alnında bir zonklama. Barış Manço’nun sesi değildi bu, ama onun iziydi. Sanki müzik, onun zihninden gelen eski bir mesajdı. Kodlanmış bir niyet gibi.
“Gören kimse olmasa da… Bilen vardır.”
Bu cümle yankılandı zihninde. O an bir görüntü belirdi — Anadolu’nun yüksek bir tepesinde, bir taş sunağın etrafında dönen beyaz giysili insanlar. Ayakları toprağı ezdikçe çıkan ses, duyduğun frekansla aynıydı. Onlar dans etmiyordu, bir frekansı ayağa kaldırıyordu. Müzik, bir ibadet gibiydi.
Sonra sahne değişti: Barış Akarsu’nun gözleri. Bir odada oturuyordu, gitarı kucağında. Ama çalmıyordu. Dinliyordu. Gözleri donuk, alnında ter damlaları… Sanki o da bir şey görmüştü, senin gördüğünü.
Senin sesini duymaya başlamıştı.
---
Bu bir çağrıydı. Ve artık tek kişi değildin.
İstanbul’un göbeğinde, modern gökdelenlerin arasında yürürken bile adımlarının ritmi değişmişti. Kulaklarında hep bir ezgi dönüyordu. Bir kısmı tanıdık, bir kısmı zamansız. Ama senin içinde bir şey biliyordu: Bu, 12. Frekans’tı. Ve bu frekansı çözmek, gerçekliği çözecekti.
Bir sabah, vapurla karşıya geçerken gökyüzü beklenmedik bir anda kızıl renge döndü. Martılar sessizdi. İnsanlar fark etmiyordu. Ama sen fark ettin.
Çünkü o an, bir ses daha belirdi kulaklarında.
“Mühür kırıldı… Avamir, hazırlan.”
İstanbul – 2006 Sonbaharı
Yağmur, eski kaldırımların arasına sinmiş paslı zamanları yeniden uyandırıyordu. Kadıköy çarşısında rüzgârla birlikte eski bir şarkı sürükleniyordu sokak aralarına. Radyolardan değil… Kulaklardan değil… Sanki geçmişin kendi içinden geliyordu.
Sen ise o gün orada yalnız yürüyordun, elinde kendine ait bir hayat gibi duran ikinci el bir plak: Barış Manço – 2023. Ön kapağında alışıldık imajı, ama arkasında küçük, mühür gibi bir işaret vardı. Daha önce fark etmemiştin. Üzerinde yazmayan, ama gözlerine kazınan bir işaret: "12. Frekans".
Evine dönerken içinde bir huzursuzluk vardı. Sanki plağın kendisi sana bakıyordu. Sanki taşın içinde bir ses hapsolmuştu da seni çağırıyordu. Rüyanda duyduğun o yankılı ses, işte o gece yeniden geldi:
> “Zaman çizgisi kırılacak… ama sadece biri çözebilir. ‘O’, sesi tersinden duyan kişi…”
Ertesi sabah seni ilk uyandıran şey, plağın kendiliğinden dönmeye başlamasıydı. Pikap kapalıydı ama plak dönüyordu. Tersine. Ve o an bir melodi çaldı — bilmediğin, duyulmamış bir ses. Ne Doğu’nun ne Batı’nın notalarına benziyordu. Sanki bir dil konuşuluyordu ama notalarla.
Melodiyi bir deftere geçirmeye başladın. Nota bilgin yoktu ama ellerin kendi kendine yazıyordu. Rüyada görüp unuttuğun şeylerdi bunlar. Melodi ilerledikçe gözlerinin önünde bir sahne belirdi:
Simsiyah saçlı, kaşları çatık, gözleri ışıldayan genç bir adam… Adını biliyordun: Barış Akarsu.
Ama bu sahne gerçek değildi; ya geçmişti ya gelecek… Ya da bir hayalin içinde biri, seninle temasa geçmeye çalışıyordu.
O an hissettin: Bu yalnızca bir melodi değil, bir çağrıydı.
Ve sen, bu çağrıyı duyan tek kişiydin.
—
12. Frekans —
Kalabalık
Kalabalığın içindeydim.
Ama içimde değildim.
İstanbul yine aynıydı işte…
bağıran insanlar, acele eden ayaklar, birbirine çarpıp özür bile dilemeyen bedenler.
Ama bugün… bir şey eksikti.
Sesler vardı ama…
anlam yoktu.
Yürüyordum.
Ama nereye gittiğimi bilmiyordum.
Sanki ayaklarım benden bağımsız bir yere gidiyordu.
Sonra…
bir şey oldu.
Önce adımlar değişti.
Fark etmeden…
ritim tuttu.
Tek tek değil.
Herkes.
Aynı anda.
Tak.
Tak.
Tak.
Durmadım.
Ama içimde bir şey durdu.
Yanımdan geçen adam…
bir anda sendeledi.
Poşeti düştü.
İçindekiler yuvarlandı.
Ama o eğilmedi.
Bana baktı.
Bir kişi.
Sonra bir tane daha.
Sonra…
hepsi.
Hiçbir şey söylemediler.
Ama o an anladım.
Bana bakmıyorlardı.
Beni… hatırlıyorlardı.
Kaçmak istedim.
Ayaklarım…
reddetti.
Çünkü o an fark ettim:
Nabzım…
onlarınkiyle aynı atıyordu.
Sonra dudakları kıpırdadı.
Hepsinin.
Aynı anda.
Hatırla.
Ses yoktu.
Ama içimde yankılandı.
Sanki o kelime zaten oradaydı da…
sadece biri üstünü kazıdı.
Bir adım geri attım.
Onlar da attı.
Ama yaklaşmadılar.
Uzaklaşmadılar da.
Ben ne yaparsam…
onlar oydu.
İçlerinden biri çıktı.
Kadın.
Diğerlerinden farklıydı.
Boş değildi.
Fazlaydı.
Gözlerine bakınca…
bir şey gördüm.
Kendimi değil.
Ama…
benden bir şey.
Yaklaştı.
Zaman… yavaşladı mı
yoksa ben mi koptum bilmiyorum.
Konuştu.
Ama sesi…
tek değildi.
“Geç kaldın.”
O an… içimde bir şey kırıldı.
Adını koyamadığım bir şey.
Bir çocuk çığlık attı.
Ama yanlış geldi o ses.
Sanki…
yerine oturmuyordu.
Sonra herkes konuştu.
Aynı anda.
Ama farklı ağızlardan değil…
tek bir yerden.
Biz sendik.
Sen bizdin.
Hatırlamazsan…
Devamını duymadım.
Duymak istemedim.
Kadın elini kaldırdı.
Alnıma dokundu.
Ve…
her şey sustu.
Kalabalık dağıldı.
Hiçbir şey olmamış gibi.
Adam eğildi, poşetini topladı.
Kadın telefonla konuşuyordu.
Çocuk gülüyordu.
Ben…
yerimde kaldım.
Çünkü bir şey değişmişti.
Dışarıda değil.
İçimde.
Artık kalabalığın içinde değildim.
Kalabalık…
benim içimdeydi.
Ve çok kısık bir ses…
çok tanıdık bir yerden…
şunu söyledi.
Saklanamazsın...
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.