0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
108
Okunma
MUAVİN
Uzun yaz tatili sona ermiş, tarla işlerinde çalışmaktan iyice esmerleşmiş, ellerimiz ise verdiğimiz emeklerin birer hatırası gibi yanımızda duruyordu. O yıl liseye, dokuzuncu sınıfa başlayacaktım. Abimle aynı okulda okumak fikri içimde hem bir sevinç hem de bir tedirginlik yaratıyordu.
Sabah, annem bizleri yolculuğa uğurlarken çantalarımızı hazırlamış, ardından ellerini açarak uzun bir dua etmişti. Onun dualarının sıcaklığı, henüz serin olan sabah havasında üzerimizde birer koruyucu örtü gibi hissediliyordu. Köy otobüsüne bindiğimizde, annemin bakışları arkamızdan uzun süre bizi izledi.
Şarkışla’ya vardığımızda, Gemerek’e gidecek minibüsü bulmak için durağa yürüdük. Eski model kırmızı bir Ford minibüs, durakta bekliyordu. Bu minibüsler bir saati ya da dakikası olmadan, yalnızca dolunca hareket ederdi. Arka koltuklara yerleştik, abim cebindeki 20 lirayı sımsıkı tutuyor, sorumluluğunu hem paraya hem de bana karşı hissediyordu.
Minibüs tam kalkacakken, sarıya çalan kumral saçlı, yüzü hafif kızarmış, kahverengi pantolonlu genç bir adam içeri bindi. Bir elini kapıdan tutarak dışarıya doğru "devam et" diye bağırdı. Şoför, motorun sesini yükselterek aracı hareket ettirdi. Abim, genci görünce hafifçe gülümsedi ve bana dönerek, "Bu benim sınıf arkadaşım Mehmet," dedi. Mehmet, babası vefat ettiği için Gemerek’in köylerinden gelip minibüslerde muavinlik yaparak ailesini geçindiriyormuş.
Mehmet, bizi fark edince yanımıza gelip selam verdi. Abimin kulağına eğilerek usulca "Sakın para vermeyin, ben halledeceğim," dedi ve ön tarafa geçti. Minibüste yaklaşık on altı, on yedi kişi vardı. İçerisi oldukça dar ve eskiydi. Koltukların arası sıkışıktı; her dönüşte birileri hafifçe yana kayıyor, minibüsün içinde bir dalgalanma oluyordu. Tavanın orta kısmında, yılların ağırlığıyla biraz sarkmış bir kumaş parçası vardı. Tavan lambasının yanına asılmış küçük bir tesbih, minibüsün her sarsıntısında hafifçe sallanıyordu. Şoförün önünde, torpidonun üstüne yerleştirilmiş yeşil renkli plastik bir çiçek, güneşin ışıklarıyla parıldıyordu.
İçerideki karışık ama bir o kadar da tanıdık bu atmosferde, Mehmet öne doğru eğilmiş, "Beyler paralar!" diye bağırıyordu.
Mehmet paraları toplarken, şoför dikiz aynasından arkaya bakıp, "Parasını vermeyen var mı?" diye tok bir sesle bağırdı. Mehmet, paraları şoföre uzatırken, eksik olduğunu fark etti. Abim ona yardım etmek istese de Mehmet parmağını ağzına götürüp “sus” işareti yaptı. Bu hareket, hem mahcubiyet hem de gururun karışımıydı.
İçimde bir utanç dalgası yükseldi. Abimin gözlerinin içine bakarak ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Mehmet’in niyeti bize iyilik yapmaktı ama şoföre parayı eksik verdiği için sıkıntıya girmişti. O an, minibüsün içinde herkesin bakışları üzerimizdeymiş gibi hissettim. Mehmet ise bu durumu hiç umursamıyor gibi görünüyordu. Otuz kilometrelik yol Bir türlü bitmek bilmiyordu. Bana yüz kilometre gibi gelmişti hayatımda gittiğim en uzun yolculuktu belki. Minibüsten indiğimizde bacaklarımda derman kalmadığını hissetmiştim.
Sonrasında, okulda Mehmet’le karşılaştığımızda bu konuyu konuşmak istedik. Mehmet, yüzünde ciddi bir ifadeyle, "Kardeşim, size bunu yapmayacaksam kime yapacağım?" dedi. Ama minibüs onun değildi ve bu durum onu da zora sokmuştu. Abim mehmet’e dönerek "şoför bunu anladı ama" dedi. Mehmet sadece omuz silkerek, "Olsun," dedi.
Abim, daha sonra Mehmet’e minibüs parasını vermek istediğinde, Mehmet parayı almayı reddetti. Gözlerindeki kararlılık, onun ne kadar güçlü ve gururlu bir karaktere sahip olduğunu gösteriyordu. Bu küçük olay, aslında insanlık adına büyük bir ders olmuştu: İyilik yapmak, bazen zor koşullarda bile vazgeçilmeyen bir erdemdi.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.