0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
169
Okunma
ÇAĞIMIZIN MECNUN’U
Fars edebiyatında anlatılan Leyla ile Mecnun hikâyesini bilmeyen yoktur. Çöllerde dolaşan bir âşık, aklını yitirmiş bir adam ve ulaşılamayan bir sevda… Yüzyıllar boyunca anlatılmış, şiirlere ve destanlara konu olmuş bir aşk. Ama bazı hikâyeler vardır ki efsane olmaktan çıkar, Gerçeğin ta kendisi olur. Gerçek olan hikayeler bazen efsane olan hikâyelerden çok daha ağır olur.
Bu hikâye de öyle bir hikâyedir. Ne çöllerde geçen romantik bir efsane ne de her yıl rutin bir şekilde 14 Şubat’ta kutlanan Valentine’s Day gibi ekonomiye dayalı riyalı bir sevgi gününe. Bu hikâye Anadolu’nun küçük bir köyünde başlayan ve bir hastane koridorunda donup kalan bir hikayedir.
Köy, dağların arasında sıkışmış küçük, bir o kadar da şirin bir yerdi. Toprak yolları, kerpiç evleri, baharda yeşeren tepeleri vardı. Yazın toprak çatlar, sonbaharda rüzgâr kuru yaprakları savurur, kışın ise kar her şeyi beyaz bir sessizliğe gömerdi. Emrah böyle bir köyde doğmuştu. Askerliği dışında, hayatı boyunca köyün dışına pek çıkmamıştı. Çocukluğu keçilerin peşinde dağlarda geçmiş, gençliği tarlalarda çalışarak geçirmişti. Köyde onu tanıyan herkes aynı şeyi söylerdi; “Emrah iyi adamdır. Az konuşur ama kalbi temizdir.” Gerçekten de Emrah az konuşurdu. Ama Seher’in yanında bambaşka bir insana dönüşürdü.
Seher köye gelin geldiğinde köyün kadınları onu merakla seyretmişti. Sessiz, ağırbaşlı bir kadındı. Ama gülüşü farklıydı. O gülüşte insanın içini ısıtan bir şey vardı. Görücü usulüyle evlendiği için, Emrah onu ilk kez düğün günü görmüştü. Davul zurna çalıyor, meydanda halay çekiliyordu. Seher başını hafifçe eğmişti. Bir an Emrah’la göz göze geldiler. Seher gülümsedi. Emrah o an içinden şöyle geçirdi;
“Demek insan bir bakışta da mutlu olabiliyormuş.”
Evlilikleri büyük sözler büyük vaatlerle değil, bir tebessüm gibi küçük alışkanlıklarla da kurulabiliyormuş. Sabahları birlikte uyanırlar, Emrah tarlaya gider, Seher ev işlerini yapardı. Akşam olduğunda Emrah eve dönerdi. Seher Emrah’ı kapıda beklerdi.
“Hoş geldin.”
“Hoş bulduk.”
İşte onların dünyası bu iki kelimelik sıcak karşılamada Küçük ama huzur yaratıyordu.
Bir akşam güneş batarken evlerinin önünde oturup, çaylarını yudumluyorlardı.
Seher sessizliği bozdu.
-Emrah…
-Efendim?
-Hiç şehirde yaşamayı düşündün mü?”
Emrah gülümsedi.
-Şehir bize ne verecek Seher?
Seher omuz silkti.
-Bilmem… belki sinemalar vardır.
Emrah başını salladı.
-Ben kalabalığı sevmem.
Sonra Seher’e baktı.
-Sen varsan her yer bana şehirdir.
Seher başını onun omzuna koydu.
-Benim için de.
Ama acılar bazen insanın en sakin gününü seçer ve her şeyi bir anda değiştirir. O gece Seher aniden sancıyla uyandı.
-Emrah…
Sesi zayıftı.
Emrah doğruldu.
-Ne oldu?
Seher karnını tutuyordu.
-Çok kötü oldum…
Emrah’ın kalbi hızlandı.
-Kalk hazırlan… hastaneye gidelim.
Gece yarısıydı. Emrah atını hızla gemledi. Seher’i sırtına aldı. Köy yolunda ilerlerken. Emrah içinden sürekli aynı cümleyi tekrar ediyordu;
“Bir şey olmaz… Seher güçlüdür…” Ama kalbinin derininde bir korku giderek büyüyordu.
İlçe hastanesine ulaştıklarında görevliler hemen Seher’i sedyeye aldı. Doktorlar tetkikler yaptı. Bir süre sonra Doktor Emrah’ı kenara çekti.
-Durumu kritik.
Emrah’ın sesi titredi.
-Ne demek kritik?
Doktor ağır bir ifadeyle konuştu.
-Bu hastane yetersiz. Üniversite hastanesine sevk etmemiz gerekiyor.
Evrakları hazırlayıp Emrah’ın eline verdi.
-Başhekim ve hastane müdüründen onay almanız gerekiyor.
Emrah elinde evraklarla koridorlarda koşmaya başladı. Başhekim odası… Kapı kapalı.
Sekreter konuştu;
“Başhekim kampüste. Yarım saat sonra gelecek.”
Emrah hastane müdürüne gitti. Aynı cevap.
“Yarım saat sonra gelecek.”
Emrah içinden geçirdi; Yarım saat… çok uzun. “Ben o zaman Seher’in yanına gideyim.” Koridorda yürürken iki görevli sedye taşıyordu. Sedyenin üzeri örtülüydü. Emrah bir an durdu ve sedyeye baktı. Ama sonra yürümeye devam etti.
Seher’in odasına girdi. Yatak boştu. Oda tuhaf bir sessizliğe bürünmüştü.
“Seher?”
Cevap yoktu. Koridora fırladı.
-Karım nerede?
Hemşire şaşırdı.
-Doktoru çağırayım.
Doktor geldi. Sözlerini seçmeye çalışıyordu.
-Seher Hanım’ı sormuşsunuz…
-Evet! Eşim nerede?
Doktor yutkundu.
-Başınız sağ olsun.
-Seher Hanım’ı kaybettik.
O an Emrah’ın zihninde bir şey kırıldı. Ama çığlık yoktu.Sessizlik vardı.
-Yalan…
Doktor sustu.
Emrah elindeki evrakları gösterdi.
-Bakın… sevk kâğıtları…
O günden sonra Emrah hastaneden ayrılmadı. Her sabah başhekim kapısına gider.
“Hocam, imza atmanız lazım.”
Sonra hastane müdürüne gider.
“Onay gerekiyor.”
Sonra Seher’in odasına. Boş yatağa bakar.
“Dayan Seher… az kaldı.”
Aylar geçti. Yıllar geçti. Hastane çalışanları Emrah’ı tanımaya başladı. Bazıları acıyarak bakıyordu. Bazıları başını sallıyordu. Ama Emrah için zaman durmuştu. O hâlâ Seher’in öldüğü günün içindeydi.
Bir gün yeni bir doktor geldi. Koridorda elinde eski evraklarla dolaşan Emrah’ı gördü.
-Bu adam kim?
Hemşire cevap verdi.
-Seher Hanım’ın eşi.
Doktor şaşırdı.
-Seher Hanım?
Hemşire başını eğdi.
-Yıllar önce öldü.
Emrah o sırada yine aynı sözleri söylüyordu.
“Hocam… imza atmanız lazım.”
“Seher’i üniversite hastanesine götüreceğim.”
Seherin öldüğüne inanmayan Emrah, Yıllardır Anadolu’nun küçük bir hastanesinde elinde sevk evraklarıyla dolaşıp duruyor.
Seher’i kurtarmaya umudu olduğuna inanan çağımızın Mecnun’u. Sevgi günün kutlu olsun…
Efkan ÖTGÜN
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.