0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
26
Okunma

Hayatın döngüsel labirentinde, bireyin varoluşsal yolculuğu, tarihsel felaketlerin gölgesinde şekillenir. Okuma ve öğrenme eylemleri, adeta bir arkeolojik kazı gibi, insanlığın kolektif hafızasını eşeler: O karanlık devirlerin felaket dolu sayfalarını çevirirken, toplu yıkımların, salgınların, savaşların ve ekonomik çöküşlerin izlerini süreriz. Bu felaketler, insanın kırılganlığını ifşa eder; lakin, üstün bir dirençle, insanlık küllerinden doğar, gücünü toplayıp emek vermeye koyulur. Sıkıntılar, uğraşlar ve ter döküşler, sonsuz bir efsane gibi tekrarlanır; ta ki, o geçici güzel günlere erişilene dek. Ancak, bu zaferler kısa ömürlüdür, zira varoluşun diyalektiği, sürekli bir devinim halindedir.
Derken, duygusal bir katman eklenir bu tabloya: Sevgi, kalbin en derin koridorlarında yankılanan bir ezgi gibi belirir. Aşk, kayıp zamanların metaforunda olduğu üzere, özlemleriyle ruhu sarar, köşeleri doldurur – o özlemler ki, melankolik bir sis gibi kalbi yutar. Ne var ki, bu ilahi duygu, acımasız bir aydınlanmayla yüzleşir: Hiçbir insan, sevgiye layık görülmez; aşk, bir yanılsamadan ibarettir. Özlem ise, bastırılmış arzuların erozyon gücüdür; ruhu eritir, kemirir, boşaltır. Ve işte, o an: Tekrar başlarsın. Bu kez, her şey eskisinden daha farklı görünür; iç sesin fısıldar, "İşte geldi o günler, kalbim nihayet dinlenecek." Umut, bir tablodaki ışık gibi parıldar.
Ama hayır! Gökyüzü yeniden kararır; bulutlar, farklı bir surette ama aynı yıkıcı özle belirir. Çöküntü, absürd bir kavramda somutlaşır; yabancılaşma, yabancı bir yüzle geri döner. Tekrar çalışma, sıkıntı çekme sırası gelir; aydınlık günler, bir türlü kalıcılaşmaz. Bu arada, hayat akıp gider: Kırık dökük, tekrarlanan bir ritimle, anlamsız bir bekleyişte. Ben, daha farklısını bilmiyorum; zira insan deneyimi, bu sonsuz döngüde hapsolmuş gibi. Belki de, bu döngü, varoluşun en derin trajedisi: Umutla başlayan, hayal kırıklığıyla biten, ama asla pes etmeyen bir hikaye.
Hayat bu!..
Kadirhan Türkoğlu