5
Yorum
7
Beğeni
5,0
Puan
57
Okunma

Kalburabastı Efendi Hazretleri Defteri – 59. Bölüm (Anadolu)
Hazırlayan: Ser Feyzlizof Kalburabastî Efendi Hazretleri namı diğer Celil ÇINKIR Delibal
Bendeniz Kalburabastı Efendi, defterimin elli dokuzuncu bölümünü açtım. Konumuz: Anadolu’dur.
Efendim…
Her söz bir kapıdır; kimi akla açılır, kimi kalbe. Bu defter ise ayakkabıyla girilmeyen eski bir ev gibidir. İçeri giren, biraz hatıra kokusu, biraz türkü sesi, biraz da kendi çocukluğunu bulur. Şimdi sözü uzatmadan kapıyı aralıyoruz; buyurun, Anadolu içeri girsin.
Bazı yazılar okunmak için değil, hatırlamak içindir. Anadolu da böyledir. İnsan onu öğrenmez; bir gün fark eder ki zaten içinde taşımaktadır. Bir köy kokusunda, bir türküde, bir kapı eşiğinde ya da hiç tanımadığı birinin selamında ansızın karşısına çıkar. İşte bu defter, haritayı değil hatırayı açmak içindir. Çünkü Anadolu anlatıldıkça büyüyen değil, hatırlandıkça derinleşen bir sırdır.
İstersen aynı ruhu koruyan biraz daha mizah dokunuşlu alternatif de bırakayım
Anadolu’yu anlatmaya kalkmak biraz çorbayı kaşıkla ölçmeye benzer; ne kadar alsan eksik kalır. Haritacılar çizmiş, tarihçiler yazmış, şairler ağlamış ama mesele hâlâ bitmemiştir. Çünkü Anadolu kitapta değil, insanın huyunda saklıdır. Bu yüzden defteri açtık; bakalım kelime mi bizi anlatacak, yoksa biz mi kelimelere yetişeceğiz.
Her memleket anlatılır, bazı memleketler yaşanır; ama Anadolu hem yaşanır hem anlatanı yeniden yoğurur. Bu yüzden Anadolu üzerine söz söylemek, aslında insanın kendi gönlünü yoklamasıdır. Kalburabastı Efendi bugün defterini açarken haritaya değil, hafızaya baktı. Çünkü Anadolu’yu anlamak için yol yürümek yetmez; biraz da gönül eskimesi gerekir. İşte bu satırlar, bir coğrafyanın değil, bir ruhun kaydıdır.
Anadolu öyle bir memlekettir ki, adına şiir yazılır, destan söylenir, türküler yakılır, ama yine de tam anlatılamaz. Çünkü Anadolu sadece toprak değildir, coğrafya değildir; Anadolu gönüldür, ocaktır, sırdır.
Bakınız efendim…
Dünyanın başka hiçbir yerinde aynı sofraya bu kadar çok kültür oturmamıştır. Herkes kaşığını aynı tencereye daldırmış, aynı türküyü mırıldanmış, aynı göğe bakmıştır. Anadolu’nun bağrında nice kavimler geçti, nice imparatorluk çöktü; ama kalan, hep bu toprakların kokusu, bu insanların mayası oldu.
Derler ki: Anadolu, tarih boyunca orduların geçtiği, kavimlerin göçtüğü köprü oldu. Doğrudur. Ama Anadolu sadece köprü değil, aynı zamanda menzildir. Gelene de yol verir, gidene de iz bırakır. Onun için Anadolu’ya gelen, Anadolu’da kalır; kalmasa da ruhu burada asılı kalır.
Kalburabastı Efendi der ki:
Anadolu bir coğrafya değildir; bir milletin kalbidir. Kalbi çıkarırsanız, beden ayakta durmaz.
Velhasıl efendim…
Anadolu’nun dağında keçi meleşir, ovasında buğday başak verir, bağında üzüm salkım salkım ağlar. Ama en büyük mahsulü insandır. Çünkü bu toprak insanı yoğurur, sabırla pişirir, gönül ile kabartır.
Bir de şunu söyleyeyim:
Anadolu, mazlumun sığınağı, garibin ocağıdır. Kimi zaman bir köy evinde “Tanrı misafiri” diye aç kapıdan girer, kimi zaman bir şehirde farklı inançlar yan yana ezanla çan arasında kardeş olur. İşte budur Anadolu’nun sırrı.
Vecize de iliştireyim:
Anadolu’da taşın bile hatırası vardır; bu topraklarda yürüyen, ister istemez tarih taşır ayağında.
Ve şunu da unutmayınız efendim:
Anadolu, gönül ehlinin harman yeridir. Yunus’un diliyle yoğrulmuş, Mevlana’nın hoşgörüsüyle genişlemiş, Hacı Bektaş’ın sevgisiyle yücelmiştir. Bir de bu topraklarda söylenen türküler vardır ki, her biri başka bir kıtanın ansiklopedisi olsa bile Anadolu’nun bir hoyratına denk düşmez.
Kalburabastı Efendi son söz olarak der ki:
Anadolu bir defterdir, sayfaları kanla, gözyaşıyla, aşkla yazılmıştır. Bu defteri okumadan insanlık denen dersi geçmek mümkün değildir.
Efendim…
Şimdi gelelim işin meddah kepçesiyle karıştırılan tarafına. Anadolu’yu anlatmak için haritaya bakmaya gerek yoktur; çünkü Anadolu haritada değil, gönüllerde yaşar.
Bakınız efendim…
Anadolu öyle bir yerdir ki, sabah ezanı köyün camisinden okunur, öğlene doğru kilisenin çanı çalar, akşamüstü bir zurnacı köy meydanında düğün yapar. Aynı sofrada hem pekmez, hem helva, hem de hüzün vardır. Bu toprakların bereketi sadece buğdayından değil, gönüllerinin genişliğindendir.
Bir gün kahvede oturuyordum; biri dedi ki: Efendi, bu Anadolu’nun sırrı nedir?
Dedim ki: Evladım, sırrı hamurundadır. Çünkü Anadolu, yoğrulmuş bir mayadır. İçine sabır katmışlar, gözyaşı serpmişler, dua ile kabartmışlar. Onun için ne zaman çöker gibi olsa, yeniden kabarır.
Kalburabastı Efendi der ki:
Anadolu, yenildi sanılsa da tekrar ayağa kalkan yoğurt çömleğidir; kapağını kapatmaya kalkarsan taşar.
Velhasıl efendim…
Anadolu’da köprüler sadece nehirlerin üstünde değildir; gönüller arasında da köprüler vardır. Bir köyde misafir olsan, sofranın ortasına bulguru, yanına yoğurdu koyarlar. Hesap sorulmaz, çünkü Anadolu’da misafirin rızkı Allah’tandır. İşte bu yüzden derler ki: Misafir on kısmetle gelir, birini yer, dokuzunu bırakır.
Bir de türküler var efendim… Anadolu’nun her dağının, her taşının türküsü vardır. Karacaoğlan yandadır, Pir Sultan saz çalar, Neşet Ertaş içli bir bozlak söyler. Ama her biri aslında aynı şeyi anlatır: Gönül kırma, çünkü gönül Kâbe’dir.
Meddah kepçesiyle de bir hiciv koyayım:
Anadolu’nun kaderi kervan gibidir; önüne düşen deve hızıyla giderse arkadakiler yetişemez, arkadakiler oturursa öndekiler aç kalır. En iyisi, hep beraber aynı tempoda yürümektir.
Ve felsefesi de budur efendim:
Anadolu, insanlığa sabrı öğretir, hoşgörüyü öğretir, ama en çok da umudu öğretir. Çünkü bu topraklarda aç mezarı yoktur; ama genç mezarı çoktur. Açlıktan ölmez insan, umutsuzluktan ölür. İşte Anadolu’nun en büyük duası budur: Umut yaşasın, ocak tütmeye devam etsin.
Kalburabastı Efendi son sözünü de düşürsün:
Anadolu’nun taşına, toprağına, türküsüne, duasına bak; hepsi aynı şeyi fısıldar: İnsan kalırsa, Anadolu da kalır.
Ve efendim…
Defteri kapatmadan şunu da yazayım ki yarına not düşülsün: Anadolu’yu kurtaran ne kılıçtır ne siyaset; onu yaşatan, hâlâ birbirine selâm veren insanıdır. Eğer bir gün bu topraklarda selâm susarsa, türkü yetim kalır, ocak üşür, yol kimsesizleşir.
Kalburabastı Efendi der ki:
Anadolu’yu korumak sınır beklemekle değil, gönül incitmemekle olur. Çünkü haritayı asker çizer, vatanı insan yaşatır.
Defter burada kapanır efendim…
Ama Anadolu’nun hikâyesi bitmez; çünkü her doğan çocuk, bu deftere yeni bir sayfa açar.
Bu metin, Anadolu’yu anlatmak için değil; Anadolu’nun insan üzerindeki izini hatırlatmak için kaleme alınmıştır. Kalburabastı Efendi’nin defteri bir hatıra defteri değil, bir gönül aynasıdır. Okuyan kendini bulursa şaşırmasın; çünkü Anadolu en çok insanı kendine benzetmesiyle meşhurdur.
Ve efendim…
Defter kapanır ama söz bitmez. Çünkü Anadolu yazıyla değil, insanla devam eder. Bir çocuk annesine ana dediği sürece, bir yolcu kapı çaldığında buyur edildiği sürece, bir türkü geceye karıştığı sürece Anadolu yeniden yazılır.
Kalburabastı Efendi son bir not düşer: Anadolu’yu anlamak isteyen tarih okumadan önce insan okusun. Çünkü bu memlekette en eski eser taştır sanılır ama asıl kadim olan gönüldür.
Defter kapandı…
Ama hatıra açık kaldı.
Anadolu’yu anlamak isteyen yol sormasın; bir gönle misafir olsun yeter.
5.0
100% (3)