0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
131
Okunma
Zaman zaman rüyalarıma giren Koca Yüzbaşı’nın kerpiç evinde dünyaya gelmişim. Annemle babam evlendiğinde, babam Almanya’da işçiymiş. Birkaç yıl çalıştıktan sonra yurda kesin dönüş yapmış ve Mucur’da ilk evlerini kiralamışlar. İki küçük oda bir aralıktan ibaret bu evi annem, “Benim de bir evim var artık!” diye çok sevmiş. Saray gibi gelmiş ona. Aynı çatı altında; bizim evi bir duvarla ayıran tek bir odada, dört çocuğuyla kalan boyacı Muhlis Amca ile karısı Nazife Yenge de komşumuzdu.
Annemden dinlemiştim, bizim evin önü kayalıkmış. Belediye bu kayalığın önünden bir yol açmış. Tam bizim evin hizasının biraz aşağısında, grayderin kenara yığdığı toprağın üzerinde Mucur’un çok sevilen Kara doktoru Cemil Attar’ın oğullarından biri oynamaktadır. Annem de çocuğu izlemekte. Çocuk ayağıyla toprağı kazarken birden bir çukur açılır. Annem oraya doğru yönelir. Bir mağara olduğunu anlar. Belediyeye haber verilir.
M.S 3-4.yüzyılda yapıldığı tahmin edilen yeraltı şehri böylece ortaya çıkarılır. İlk Hıristiyanların, Romalılar’ın saldırılarından korunmak için yaptıkları söylenen mağaralar, bizim mahallenin çocuklarının zaman zaman oyun alanı olur.
En yakın komşularımızdan biri de İhsan Amca’yla karısı Güler Teyze’ydi. Oğulları İrfan’la aynı sınıftaydık. İlkokul dördüncü sınıfı bitirdiğimiz yazdı. İrfan kardeşi İlhan’la ben, giriş kapısı kilitli olan ama girişin yan tarafında bulunan, camı kırılmış küçük pencereden, boyumuzun iki-üç katı yüksekten yere atlayıp mağaraya girdik. Elektrik panosundan Yeraltı Şehri’nin ışıklarını açtık. Biraz oynadıktan sonra mağaranın sonuna kadar gitmeye karar verdik. Çocuk olduğumuz halde yer yer eğilerek ilerlediğimiz tünellerden, odalardan geçtik. Saldırı anında dışarıdan açılmayan, girişi engelleyen kapı taşlarıyla oynuyor, yerinden hareket ettirmeye çalışıyorduk. Ama gücümüz yetmiyordu. Nihayet şehrin son odasına gelmiştik. Zafer kazanmış gibi coşkuyla odada oturuyorduk ki lambalar söndü. Zifiri karanlıkta öylece kaldık. Şaşkınlıktan ve tedirginlikten belki elektrikler gelir düşüncesiyle biraz bekledik, ama nafile bir türlü yanmamıştı lambalar. Annem mağaraya girmemem için sürekli tembihliyordu zaten. Kimse burada olduğumuzu da bilmiyordu. Sessizliği İrfan bozdu. “Bana tutunun, çıkarız merak etmeyin!” dedi. İrfan önde aramızda kardeşi İlhan, arkada ben ilerlemeye başladık. Bir elimizle birbirimizi tutarken diğer elimizle duvarlara dokunuyorduk. Bazı odalarda su kuyuları vardı. Bu kuyulara düşmemek için İrfan önde küçük adımlarla zemini yokluyordu. Elimizin yettiği yerlerde de tavandaki elektrik kablolarını takip ediyorduk. Ne kadardır içerdeydik bilmiyordum ama korkmuyordum da. Sanki bu da bir oyundu. Demir merdivenlerin olduğu bölüme gelince, çıkışa iyice yaklaştığımızı anlamıştım. Nihayet mağaranın girişine ulaşmıştık. Girdiğimiz pencerenin duvarından tırmanıp dışarı çıktık. Üzerimizdeki tozları temizleyip evlerimize doğru koştuk.
*
Kış mevsimiydi. İlkokul 5. sınıftaydım. Okuldan çıktım hızlıca eve gittim. Cebimdeki anahtarı çıkarıp kapıyı açtım. Evde kimse yoktu. Oturduğumuz odadan duman çıkıyordu. Odanın kapısını açtığımda halı tutuşmuş yanıyordu. Elimdeki çantayı fırlatıp dışarıya çıktım. Nazife Yenge de evde yoktu. Biraz aşağıda, Almanya’da işçi olan oğlunun çocuklarıyla oturan Behiye Teyze’nin kapısını çaldım. Kapıyı açan Behiye Teyze’ye, “Evimiz yanıyor!” dedim. Aklıma İrfan’ın babası İhsan Amca geldi. Evlerine doğru koşup onlara da haber verdim. Tekrar eve koştum. Açık kapıdan içeri girdiğimde Behiye Teyze: ”Korkma! Yangın söndü, bi’şey yok!” deyip başımı tutmuştu. Az sonra da kapıda elinde kazmayla İhsan Amca belirmişti. Herkes derin bir oh çekiyordu. Sobadan sıçrayan ateş parçası halıyı tutuşturmuş, evimiz yanıp kül olmaktan son anda kurtulmuştu.
Günlerce evimizden is kokusu çıkmadı. Annem evdeki tüm yıkanabilir eşyaları yıkamıştı. Ortasından yanan halının yanık yerlerini kesip, kenarlarına yama yaparak yine kullanmaya devam ettik.
Bugün ne Koca Yüzbaşı’nın evi, ne İrfanlar’ın evi, ne de diğer komşularımızın evleri yok artık. Hepsi yıkıldı. Ama binlerce yıl önce yapılan Yeraltı Şehri duruyor.
Binlerce yıl öncesinde birbirinin zulmünden kaçan insan soyu, yerin altına şehir inşa edip saklandı. Ne yazık ki yeryüzünün aydınlığında bir türlü barış yurdunu inşa edemedi. Uzaya çıktı kendine başka karanlıklarda yurt aramaya koyuldu ama dünyayı da ateşe atmaktan geri durmadı.
Dünya o zamanlar insan için çok büyüktü. Şimdi çok küçük gelmeye başladı.
Tamamen yok etmek istemiyorsak, yapmamız gereken; birbirimize tutunmaktır, yapmamız gereken; birbirimizin ateşini söndürmektir ve yapmamız gereken şey; yaralarımızı sarıp onarmaktır.
Aydeniz Yücesan
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.