0
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
187
Okunma

İnsanoğlunun varoluşu ayrılık üzerine. Fani olarak yaratıldığından, ayrılık illâ ki oluyor. İki ayrılık arasında geçiyor hayat. Doğumla anne karnından, ölümle dünyanın karnından ayrılıyor insan. Her kavuşmanın içinde o saklı. ‘’İçimiz hep bir hoşça kal ülkesi’’ diyor Cahit Zarifoğlu.
Ayrılık, her şeyden önce bir eşik meselesidir. Kapının koluna dokunan el, sadece bir metale değil, bir yaşanmışlığın son noktasına değer. O an, odadaki eşyalar bile yabancılaşır; koltuklar anılarını yitirir, duvarlar rengini soldurur. Gidenin ayak sesleri, koridorda yankılanan birer veda bestesi gibi boşlukta asılı kalır.
Mekânın sustuğu yerde, zamanın dikişleri sökülür. Artık saatler o tanıdık ritmiyle değil, bir sarkaç gibi boşluğa vurarak ilerler. Ayrılık vakti, akreple yelkovanın birbirine küstüğü o kederli andır. Gelecek, bir sis perdesinin ardında silinirken; geçmiş, mürekkebi dağılmış bir mektup gibi okunmaz hale gelir.
Zihin, gidenin bıraktığı boşluğu imgelerle doldurmaya çalışır. Bir fincanın kenarındaki dudak payı, bir ceket cebinde unutulmuş sinema bileti... Her nesne, artık ulaşılamayan bir kıtanın haritasına dönüşür. Hatırlamak, açık bir yaraya rüzgârın değmesi gibidir; hem taze bir sızı verir hem de varlığın ispatı olur.
Bazı vedalar vardır ki, sözlükler onları karşılamaya yetmez. "Hoşça kal" demek, aslında kalacak olanın yükünü gidenin omuzlarına yüklemektir. Dil, bu ağır yükün altında ezilirken, suskunluk en gürültülü çığlık olur. En derin edebi metinler bile, iki gözün son kez birbirine değdiği o saniyedeki trajediyi betimlemekte aciz kalır.
Ayrılıkla birlikte insan, kendi içinde bir gurbete düşer. Tanıdık sokaklar artık birer labirent, gökyüzü ise yabancı bir tavan gibidir. İçsel coğrafyamızın sınırları değişir; sevincin nehirleri kurur, hüznün dağları ise ufku kaplar. İnsan, kendi teninin içinde bile mülteci gibi hissetmeye başlar.
Güneş battığında, ayrılığın rengi koyulaşır. Gece, eksik olanın yokluğunu bir mühür gibi basar yüreğe. Yıldızlar, ulaşılmaz bir tesellinin uzak ışıklarıdır sadece. Karanlıkta yankılanan her ses, gidenin geri döndüğüne dair kurulan o nafile hayalin bir parçasıdır. Ama gece, sadece gerçeğin çıplaklığını örter, acısını değil.
Her bitiş, içinde bir başlangıcın tohumunu taşır derler; ancak o tohumun çatlaması için önce toprağın gözyaşıyla ıslanması gerekir. Ayrılık, bir yıkım olduğu kadar bir arınmadır da. Fazlalıklardan, sahte kalabalıklardan ve başkasının aynasında kendini görme alışkanlığından kurtuluştur. Küllerin arasından süzülen ışık, henüz zayıftır ama oradadır.
Belki de insan, ancak yarım kaldığında tam anlamıyla bir sanat eserine dönüşür. Kırık bir vazo gibi, yapıştırılan her parça hayatın yaşanmışlığını simgeler. Mükemmellik sıkıcıdır; oysa ayrılığın bıraktığı o derin çentik, ruhun karakterini belirleyen asıl çizgidir. Yarım kalan her hikâye, anlatılmaya değer tek gerçektir.
Nihayetinde ayrılık, yaşamın kucağımıza bıraktığı en ağır ama en sahici hediyedir. Kapı kapanmış, perde inmiş ve ışıklar sönmüştür. Geriye kalan, boş bir sahne ve avuçlarımızda biriken hatıra tozlarıdır. Yolculuk devam eder, ancak artık yürünen yolun her adımında o sessiz vedanın yankısı gizlidir.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.