0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
27
Okunma
Yine AVM önü…Yine kalabalık.
Yine aynı yüzler, aynı telaş, aynı mendil.
Bakma diyorum kendime.
İşine bak, arabayı sür, ekmeğinin peşinden git.
Ama göz işte… Takılıyor.
Dün yürüyordu bu adam. Bugün sandalyede.
Dün sesi gürdü, bugün titrek.
Ben mi yanlış hatırlıyorum, yoksa bu şehir mi her gün yeni tipler üretiyor.
“Allah rızası için…”
Vermekle vermemek arasında kalmak ne tuhaf bir yorgunluk.
Gerçekten aç olanın, ihtiyaç olanın sessizliğini biliyorum. Gerçek ihtiyaç sahibi flim çevirir gibi kendine rol biçip isteyebilir mi.Gözünü kaçırır, elini uzatmaz, hatta utancından uzaklaşır. Ben zamanında metro başlarında az mı mendil sattım. Hem de kartallar gibi tek gözü kapalı zabıtaları takip ederek.
Buradakiler ise gözümün içine bakıyor;
sanki borçlu olan benmişim gibi.
" Abi bu mendil alır mısın, çocuğuma ilaç alacam da ..."
Arabayı itiyorum.
Tekerlekler dönüyor ama kafam aynı yerde:
Merhamet mi bu,
yoksa iyi niyetin istismarı mı?
Yorgunum.
Sadece bedenim değil, şüphe duymaktan da yorgunum.
Birine yardım ederken kandırılma ihtimali,
yardım etmezken vicdan azabı…
İkisi de ağır.
Sonra kendime fısıldıyorum:
Bu şehirde dilenmek kolay, çalışmak zor ama en zoru, kalbini sertleştirmeden aklını koruyabilmek.
Arabayı bırakıp yürürken kendi kendime diyorum ki:
Bu memlekette alınteriyle çalışmak mı yoksa yan gelip yatıp dilenci olmak mı en kârlı iş.
Hangisi?