0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
210
Okunma

ÖLÜME AÇILAN KAPI
Kimileri buna kader der, kimileri tesadüf. Ama aslında o gerçeğin ta kendisidir.
İnsan çoğu zaman o gerçeği kendisine yakıştıramaz ya da kabullenmez. O gerçekle karşı karşıya geldiğinde ise artık çok geç kalmış olur.
10 Mart 2021 gecesi saat 03: 00 suları gecenin sessizliği Mihri’nin çığlığıyla bölündü. “Leyla!… Leyla! … Nefes al Leyla!”
Mihri’nin çığlığı, derin bir uykunun içinden çekip çıkarmıştı beni. Bir insanın sesi, meğer uykunun en derin yerlerine kadar ulaşabiliyormuş, bunu o gece öğrendim. Yataktan doğruldum. O güne kadar, böylesi bir korkuyla yüzleştiğim olmamıştı hiç. Merdivenlerden aşağı inerken herşey hâlâ normal seyrinde gibiydi.
Merdivenlerden inip oturma odasına vardığımda zaman bir anda durmuştu sanki.
Leyla yerde uzanmış boylu boyunca yatıyordu. Ağzının kenarından salya ve kan birlikte akıyordu. Yüzü kireç gibi beyaz ve hareketsizdi. Mihri dizlerinin üzerine çökmüş, iki eliyle Leyla’nın göğsüne, ritmik ve umutsuz bir inatla kalp masajı yapıyordu.
“Leyla nefes al! Lütfen nefes al.”
Ama Leyla nefes almıyordu. Nabzı yoktu.
O an içimdeki bütün düşünceler içiçe geçmiş ve ne yapmam gerektiğini bilmez bir halde donup kalmıştım. Çünkü mantığım, korkunun hakimiyeti altına girmişti. Nasıl olduysa, telefonu buldum ve 112’yi aradım.
Telefonun ucundaki adam oldukça sakindi. Sanki ölüm, onun için sıradan bir meseleydi.
“Dakikada altmış bası uygulayın,” dedi.
“Sonra ağızdan suni teneffüs yapın. Kaburgalar kırılabilir. Önemli değil," dedi.
Bir insan, birinin ağzında kan ve salya varken ona suni teneffüs nasıl yapar diye düşünür. Ama söz konusu evlat olunca ne iğrenme kalır ne de bir tiksinti. Çünkü o anda evladını kaybetme korkusuyla karşı karşıyasın. Biz de o korkuyla, tuhaf bir kararlılıkla, ne yaptığımızı bilmeden bası uygulamaya ve suni solunum yapmaya devam ettik.
Zaman artık ölçülemiyordu.
Sonra siren sesi duyuldu.
Ambulans ve acil doktor. Yabancı eller. Profesyonel hareketler. Kablolar. Komutlar. İlaçlar.
Doktorun yüz ifadesi gerçeği saklamıyordu. Önce Mihri’yle konuştu. Sonra bana dondü; "Tanrıdan umut kesilmez. Leyla geri dönse bile, artık eskisi gibi olmayabilir," dedi.
Bir insanın yaşarken ölmesi, geride kalanlar için, ölmesinden daha ağır bir imtihandır.
Kalbini yeniden çalıştırdılar ve Leyla’yı hastaneye götürdüler.
Mihri’yle ben de arkalarından gittik.
Şehir hastanesinin girişinde durduğumuzda, dünya garip bir sessizliğe bürünmüştü. Korona salgınından dolayı insanlar kolay kolay içeri alınmıyordu.
Ama resepsiyondaki kadın ismimizi duyduğunda hiçbir şey sormadan bizi içeri aldı.
İşte o anda anladık ki, Bazı kapılar yalnızca ölüm için açılır.
Nöbetçi doktorun dudakları titreyerek Leyla...
“Leyla öldü,” dedi.
Bu kadar basitti. Bu kadar sessiz. Bu kadar geri alınamaz. Bu kadar sinsi.
Onu görmemize izin verdiler.
Yüzü kül rengi gibi griydi. Ama o hâlâ bizim kızımız, bizim Leyla’mızdı. Alnına dokunduğumda, teni hâlâ sıcaktı. Ölüm bile bazen acele etmiyormuş.
Onu alnından öptüm. Bu, bir veda öpücüğüydü. Aynı zamanda, Mihri ve benim de eksilmemizdi.
Leyla yirmi iki yaşında, dünyalar tatlısı güzel bir kızdı.
Şimdi Ankara Karşıyaka mezarlığında selvi ağaçlarının gölgesinde huzur içinde uyuyor.
Toprak onu bizden aldı.
Geride sadece biz kaldık Ama bizim hikâyemiz burada bitmemişti. Çünkü ecel, bazen yanlış kapıyı çalabiliyor.
6 Ocak 2025 gecesi, Evimizde, uykunun içinden gelen başka bir çağrıyla uyandım.
Göğsümün ortasında ağır bir baskı vardı. Nefes almak zorlaşmıştı. Ağrı kollarıma kadar yayılıyordu.
İnsan, ölümü kendisine yakıştıramıyor. Kalbime saplanan ağrıyı önce inkâr ettim. Geçer, dedim. Ama nafile.
Aradan dakikalar geçti. Kararsızlık, korkunun en ağır hâlidir. Sonunda Mihri’yi uyandırdım.
Gözlerini açtığında, Leyla’nın öldüğü geceyi hatırladığını gördüm gözlerinde.
Korku, bir kez yerleşti mi, insanın beynine, bir türlü terk etmiyor.
Hemen ambulansı aradı.
Ben koltukta oturdum. Sigara içmeyi düşündüm. Sonra vazgeçtim.
Ambulans çok hızlı geldi. İlk yardım ambulans merkezi evimize yakındı zaten.
Kablolar bağlandı. İğneler. Morfin. Sonrasında teşhis; Kalp krizi.
Ambulans hastahaneye doğru ilerlerken, dünya yavaşça benden uzaklaşmaya başladı. Ve sonra hiçlik.
Acı yoktu. Korku yoktu. Zaman yoktu. Ben yoktum.
Sonradan söylediklerine göre kalbim durmuştu. Üç dakika boyunca, bu dünyaya ait değildim.
Ama beni beğenmemiş olacaklar ki, geri döndüm. İnsan bazen istemeden geri döner. Ve sonrasında; Ameliyat masası. Işıklar. Metal. Üç stent.
Kalbim yeniden çalışıyordu artık. Hayat, bana ne istiyorsun, diye sormadan beni geri almıştı. Şimdi hâlâ buradayım.
Ve bazen sela okunduğunda kendime şu soruyu soruyorum; sela benim için mi okunuyor?
Ve daha korkunç olan; sela okumayı ne zaman bırakacaklar?
Not; bir dostumun yaşamış olduğu gerçek olaydan uyarlanmıştır.
Efkan ÖTGÜN
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.