3
Yorum
13
Beğeni
5,0
Puan
195
Okunma
Sevgilim, öteki kanadım…
Güneş, her sabah hiç batmayacakmış gibi o muazzam endamıyla doğuyor; yeryüzünü ısıtıp umut tohumlarını toprağın göğsüne ekiyor. Biz de o ışığa inanıyoruz. Ama sonra akşam oluyor; güneş eteklerini toplayıp bizi karanlıkların ve üşümelerin koynunda bırakarak çekip gidiyor. Biliyorum; başlamak aslında sona atılan ilk adımdır. Yine de sevmekten, o çocuksu inanmaktan alıkoyamıyorum kendimi. Dünya buna "saflık" diyor, ben ise akıllanmayı "kirlenmişlik" sayıyorum.
Delal sevdam, sen benim son güzergâhım, sabrımın sarsılmaz kalesi ol. Senle biteyim; toprağa atılan tohum nasıl yeşerirse, işte öyle kök salayım göğsünde. Karın altında can bulan nâr bekleyişi soylu kardelenin, güneşe uzattığı kıldan ince boynu kadar itaatkâr sarılayım boynuna. Cümle acıdan, şifalı sıcaklığına sığınayım. Yaranın kabuğa durması gibi, tutulayım varlığına.
Bizim sevdamız, Cizre surlarında yankılanan Mem û Zîn’in o bitmeyen klamı gibidir şimdi. Onlar gibi, tenimizden önce ruhlarımızın o büyük ateşte yanıp saflaşması gerek.
Ateşte yürüyen derviş, kırmızının ihlali gecede;
Kora dönüşünün izlerini taşıyor tek hecede...
Bu bekleyiş, bu aradaki sızı; aslında bizi o "kutsal bir olmaya" hazırlayan tecellidir. Ruhlarımız mutlak yansın, hasretin keskisiyle yontulsun ki; On Gözlü Köprü’nün altında nazlı nazlı akan Dicle gibi sana akarken, eşik eşiğe geldiğimizde birbirimize sunacak tertemiz küllerimizden başka bir şeyimiz kalmasın.
İnsanların bitmek bilmeyen oyunlarından, sevgiyi pazar yerine çevirmelerinden çok yoruldum. Ben Dersim’in o sarp görkemli dağıyım; sen yer gök bakır diyarı, kanatlarımı saran rüzgârın arzuhâlimi tutuşturan. Sadakatimiz, fırtınalara göğüs geren Dört Ayaklı Minare gibi vakur ve dimdik dursun bu kirli dünyada. Biz aynı coğrafyanın iki yaralı kanadıyız; acılarımız Dengbejlerin dilinde keski, sessiz çığlık göğsümüzde büyüyen sevdamız.
Bu bir "nevbahar sürgünü" ise, ben o sürgünü senin göğsünde onurumla taşımaya hazırım. Mem’in Zîn’e duyduğu o ilahi sadakatle, içimdeki çocuk bayram arifesinde bekliyor vaktini. Adımız Ben u Sen sokaklarında yankılanacak; "Ben u Sen çağırdı surlara, beni sen dahil ettin aşka..." "Ben" ve "sen" olmaktan çıkıp "bir" olduğumuz o dar ve kadim yollarda, o kutsal gün geldiğinde; ne bu yorgun beden ne de dünyanın kirlenmişliği kalacak aramızda.
Dersim’in göğsünde kıvrılarak akan Munzur’un köpüren asi sevdasıdır sana merhabam. İkimizin de bir kanadı kırık, uçmak "bir olmaya" kalmış. İki uçurumun birbirine yanan kanatlarıyız. Vuslata çırpınışlarımız büyütüyor yangınları. Ben sana cehennem cehennem yanıyorum. Hem yara hem kabuğuz birbirimize. Vuslatımız iki dünyada şifa…
O kutsal vakit geldiğinde, atıp üzerimdeki dünyevi yükleri; Saray Kapı’dan süzülüp Diyarbakır surlarından sana iki dünya hakikatiyle, en saf halimle, Mem gibi, Zîn gibi cennet cennet bakacağım. Işıldayarak selamlayacak yıldızlar Hevsel bahçelerini…
Kalenden içeri geçip, onurlu aşkın saltanatını gönül gönüle sürececeğiz.
Dengbejlerin dilinde keski acımız,
vuslatın elinde elmas bir taçtır artık...
Vaha Sahra
5.0
100% (7)