6
Yorum
16
Beğeni
0,0
Puan
215
Okunma

Bir zamanlar çay içerken bardağın yüzeyine çıkan küçücük tortular bile bir işaret sayılırdı. O ince parçacıklara bakar, yaklaşan bir misafirin hayalini kurardık. Uzunsa uzun boylu, kısaysa kısa boylu biri gelecekti sanki. Sertse erkek, yumuşaksa kadın… Çocukça bir inanıştı belki, ama içinde tatlı bir bekleyiş, içten bir umut vardı. Ve çoğu zaman gerçekten o gün bir kapı çalınırdı.
Hamur yoğururken sıçrayan bir parça da aynı müjdeyi taşırdı.
“Bugün misafir var,” denirdi.
Bu sözde telaş değil, sevinç saklıydı. Çünkü misafir yük değil, bereketti. Eve gelen her insan, beraberinde bir parça neşe, biraz sohbet ve görünmeyen bir huzur getirirdi.
O zamanlar misafirlik randevuyla olmazdı. Kapı çalındığında kimse şaşırmazdı. Gelen de bilirdi ki o evde kendisine ayrılmış bir yer, hazır bir gönül vardır. Çünkü kapılar yalnız anahtarla değil, muhabbetle açılırdı.
Hemen bir çay konurdu ocağa. Bardaklar çoğaltılır, tabaklar genişletilirdi. Çayın tadı kalabalıkla derinleşirdi. Çünkü çay yalnız içilmezdi. Çay; hal hatır sormaktı, dert bölüşmekti, bazen de hiçbir şey söylemeden aynı sessizliği paylaşabilmekti.
Şimdi çay hala var. Ama sanki eski anlamı yok. Bardaklar doluyor, fakat masalar eksik. Misafir gelmeden önce haber veriliyor, saat soruluyor, uygunluk konuşuluyor. Çoğu zaman akrabaya bile çat kapı gidilmiyor.
Eskiden insan gittiği yere kendini götürürdü.
Şimdi ise çoğu zaman yalnızlığını götürüyor.
O küçük çay tortuları da kayboldu sanki. Belki bardakların içinden değil, hayatın içinden silindiler. Çünkü onlar; bir umudun, bir bekleyişin, bir kapı sesine duyulan sevincin küçük işaretleriydi.
Bugün en çok özlenen şey belki bir mesaj değil, bir davet değil.
Kapının çalınması…
Ve içeriden gelen o tanıdık ses:
“Çay koydum, gel.”
Çünkü çay hala kalabalığı sever ve insan, en çok insana iyi gelir.
*
Mehmet Demir
21223
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.