0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
24
Okunma
SEMENİ
Toprak, insanın ilk öğretmenidir. Ona bakan, sabretmeyi öğrenir. Onu işleyen, umut etmeyi… Türk halk kültüründe ise toprağın en zarif dili, çoğu zaman bir avuç tohumun sessiz mucizesinde saklıdır. İşte semeni, bu mucizenin adıdır. Sadece bir bitki değil; bir inancın, bir sürekliliğin ve yaşamın yeniden doğuşuna duyulan kadim güvenin sembolüdür.
Semeni, en yalın hâliyle filizlendirilmiş buğdaydır. Fakat kültürel anlamı, botanik tanımının çok ötesindedir. Orta Asya bozkırlarında göçebe yaşam süren eski Türk toplulukları için doğa, yalnızca bir yaşam alanı değil, aynı zamanda kutsal bir döngünün kendisiydi. Kışın sertliği, ölümün sessizliğini temsil ederken, baharın gelişi, yeniden dirilişin habercisiydi. Bu yüzden baharın ilk filizi, sadece bir bitkinin değil, varoluşun yeniden başladığının işareti sayılırdı.
Türklerin bahar bayramı olan Nevruz, bu diriliş düşüncesinin en güçlü ifadesidir. Nevruz gecesi hazırlanan semeni, toprağın ana rahmi gibi görülen karanlıktan çıkan yaşamın simgesidir. Bir avuç buğdayın suyla buluşup filiz vermesi, insanın kendi kaderine dair en eski duasını fısıldar. Devam etmek. Çünkü insan, toprağın kendisidir. Onun gibi susar, onun gibi bekler ve onun gibi yeniden doğar.
Semeni geleneğinin kökenleri, Türklerin eski inanç sistemi olan Tengricilik dönemine kadar uzanır. Tengricilikte doğa, canlı ve kutsaldır. Dağların ruhu, suların hafızası, rüzgârın dili vardır. Bu anlayışta her filiz, Tanrı’nın yeryüzündeki nefesinin bir tezahürü olarak görülürdü. Bu nedenle semeni, sadece bereket için değil, aynı zamanda doğayla kurulan manevi bağın korunması için hazırlanırdı.
Anadolu’ya göç eden Türkler, bu geleneği yeni coğrafyalarına da taşıdılar. Zamanla semeni, yalnızca bir inanç nesnesi değil, aynı zamanda bir toplumsal dayanışma ritüeline dönüştü. Özellikle Kosa törenlerinin son gününde yapılan semeni merasimi, topluluğun ortak hafızasını tazelerdi. Semeninin hazırlanmasına çocuklu bir kadının önderlik etmesi ise tesadüf değildir. Çünkü çocuk, geleceğin, anne ise yaşamın taşıyıcısıdır. Bu törende kadın, yalnızca bir uygulayıcı değil, yaşamın sürekliliğinin sembolüdür.
Bazı yörelerde semeni bir tür helva hâline getirilir. Bu helvadan bir kısmının suya bırakılması ise derin bir sembolizm taşır. Su, hayatın kaynağıdır. Semeninin suya bırakılması, bereketin doğaya geri sunulması, yani alınanın iade edilmesidir. Bu, insanın doğayla kurduğu karşılıklı saygının ritüel hâline gelmiş ifadesidir.
Semeni, aslında insanın kendisini anlatır. Çünkü insan da bir tohumdur. Karanlık zamanların içinde bekler, sabreder ve bir gün yeniden filizlenir. Bu yüzden semeni, yalnızca geçmişin bir hatırası değil; aynı zamanda geleceğe duyulan inancın canlı bir simgesidir.
Modern çağın hızla akan zamanında, insan çoğu zaman köklerini unutma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Betonun gri yüzeyi, toprağın sabırlı dilini bastırmaya çalışır. Fakat semeni, hâlâ sessizce büyür. Bir tabakta, bir pencere önünde, bir annenin ellerinde… Ve insana şunu hatırlatır; yaşam, her zaman yeniden başlar.
Belki de semeni, insanın kendine verdiği en eski sözdür.
Ne kadar karanlık olursa olsun, filiz yine de yolunu bularak döngüyü başlatır.