0
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
38
Okunma
Çocuktum. Yaz ayı. Ramazanın ilk günleri.
Annem, sabah üç kardeş uyuduğumuz odaya girmiş, pencereden dışarı bakarak konuşuyor.
Mahalledeki komşu çocuklarından birinin kolunun altında Kur’an’la camiye gittiğini söylüyor.
Ara sıra sokakta oynadığım çocuklardan biri. Annesi, o’nun çoktan Kur’an’a geçtiğini söylemiş anneme.
Tepe Camii’ne gidip Kur’an okumayı öğrenmemi isteyen annemin, birkaç gün boyunca sırası değişmeden tekrarladığı sözlerine daha fazla dayanamayıp kabul ettim.
İlk orucumu, Kur’an kursuna başlayacağım gün tutacak olmam da heyecanıma heyecan katmıştı.
Arkadaşlarla akşama kadar sokakta oyunsuz geçmeyen bir günümüz yok.
Oruç tutan bazı arkadaşlarım, çok susadıklarını söylüyordu.
Oyuna öyle kaptırıyorduk ki kendimizi, açlık bir tarafa, susuzluğa dayanabilecek miyim endişesi vardı. Açlığı aklıma getirmemeliydim.
İftar vakti gelince, evimizin biraz ilerisine Mucur Belediyesi’nin koyduğu topu ateşleyen görevliyi dikkatle takip eder, kulakları sağır eden o sesle bir birlikte mahallenin neredeyse tüm çocukları, "Top patladı, top patladı." diye bağırarak evlerimize koşardık. Yere kurulan mütevazi iftar sofrasına oturup hızla yemeği yedikten sonra doğru oyuna, sokağa fırlardım.
Otobüs şoförü babamın sağlığını kaybedene kadar orucunu aksattğını hiç hatırlamıyorum.
O sıcaklarda kliması dahi olmayan 302 otobüsüyle gün boyu direksiyon sallamak kolay değildi.
Halen aklım almıyor o zorlayıcı sıcaklarda ve yollarda nasıl dayandığına...
Gerçi babam her konuda çok sabırlı biriydi...
Yokluk görmüş, zorluk çekmiş insanlar daha dayanıklı oluyor sanırım...
Gece sefere gitmeyip evde kaldığı zamanlar teravih namazını farklı camilerde kılmanın daha sevap olduğuna inanan babamla annem, evimize en yakın Tepe Camii’ne giderdiler.
Dönüşte de uslu durmuşsak, annem, ödül olarak çok sevdiğim leblebi şekeri verirdi.
O kadar çok seviyordum ki,
annemin ’yavaş ye!’ uyarısına aldırış etmeden bir çırpıda bitirir, ablam yemese de bana verse diye dua etmeye başlardım.
Ablam yemeyip bana vermeye razı olduğunda, yine annemin ’oğlum fazla yeme karnın ağrır’ demesi de bir kulağımdan girer öbüründen çıkardı.
Kasabalar, efsanelerin sıkça anlatıldığı ve inanıldığı yerlerdir.
Aklımda kalanlardan ilki
sabaha kadar ibadet eden bir kadının, "Caminin bir duvarını meleklerin yaptığı gördüm." diye komşularına anlatmış olduğuydu.
O kadın kimdi, annem söylediyse de hatırlamıyorum ama, meleklerle ilgili çok hikâye dinlemiş olmalı. Bilinçaltında daha neler vardı başka, kim bilir...
Anlatılan diğer efsane de, okul yapımı için kazılan eski mezarlıkta, dozerin çalışamaması, devamlı arıza yapması, halk arasında Ebceloğlu olarak bilinen bir dervişin mezarına ait olabileceğinin ileri sürülmesiyle, mezarının koruma altına alınmış olmasıydı.
Annemin, Tepe Camii ve hemen karşısındaki Ebceloğlu’nun mezarına ait anlattıklarını gözümde canlanır, o bölgeye pek gitmek istemezdim.
Yine de evdeki Elifba kitapçığını alıp, caminin yolunu tutuyorum.
Camiden içeri girdiğimde mahalleden birkaç arkadaş ve başka çocuklar yan yana dizilip, oturmuş.
Dizlerimi kırıp ben de oturdum. Hocayı bekliyoruz. Dizlerim ağrımaya başladı. Ben yerde kurbağa gibi oturmaya alışmışım. Öyle otursam ayıp olur düşüncesiyle kendimi zorluyorum.
Hoca bir an önce gelse de şu ders bitsin istiyorum.
Az sonra gelen hoca, kim nerde kalmışsa orayı çocuklara okutuyor. Sıra bana gelince, adımı bile sormadan, "Harfleri say bakalım." diyor.
Ders bitince kısa bir vaaz veriyor.
Aklımda kalan; iyi bir Müslüman olursak, cennete gidince istediğimizin hemen olacağıydı.
O an aklıma, "Ben şeker leblebisi isterim, anında avucumda şeker leblebisi olacak." geliyor.
Annem sahurda tok tutsun diye çığırtma (pişi) yapmış. Aç değilim ama canım şeker leblebisi çekiyor. Akşama daha çok var...
Ertesi gün zorlandığımı gören annem sahura uyandırmasada "Camiye geç kalıyorsun uyan!" demesiyle uyanıyorum.
"Bacaklarım çok ağrıdı, dizüstü oturamıyorum, gitmem." diyorum.
Yıllar sonra, annemin, Kur’an’a geçmiş dediği çocuğun, dolandırıcılıktan cezaevine girdiğini duydum.
Annemin bizlere verdiği bir öğüt vardı: "Konu komşuya bizi mahçup etmeyin."
Mahçup olmak hayatımızdan çıkan bir duygu artık...
Arı bal, yılan zehir kusar. Tersi mümkün olmayan, her hayvanın değişmeyen bir doğası var.
Çünkü para nedir bilmiyor.
Ya insanın doğası değişmez mi?
İstisnalar hariç, bence değişir.
Çünkü paranın neleri satın alabileceğini biliyor.
Bertrand Russell’ın, "İnsanlar bilgisiz doğar, sadece eğitilerek aptallaştırılır." Sözünü de yabana atmamak lazım.
Eğitim, coğrafi şartlar, travmalar da insan doğasını değiştirir.
Bir hekim, beynine çip takılan birinin düşüncelerinin okunabilmesi ile ilgili çalışmalar olduğunu, kısmen başarıldığını söylemişti.
Gelecekte insanı nasıl bir dünya bekliyor kestirmek güç.
Belki geçmişlerini hatırlamayacakları bir yaşam sürecekler.
Geçmişte yaşanan duyguları hatırlamayıp zamanın farkına varamayacaklar.
Zaman çözemediğimiz bir bilmece.
Ve zamanla insan; fikirlerinden, inançlarından, arkadaşlarından, yaşadığı yerlerden vazgeçip kopuyor da anılarından kopamıyor.
Bir de çocukluğunda sevdiği yiyeceklerden...
Aydeniz Yücesan