2
Yorum
10
Beğeni
5,0
Puan
431
Okunma
Beyefendi, "ögsürüyan"diye derdini anlatan yaşlı hastasını dinlerken dudağının hemen üstünde tesadüfen bölünen çizgilerin dizginlerini büzülmesin diye iyice sıktı. Kırsalda, başıboş kalan kelimeleri seslendirenler, şive denilen kakafoniye mahkum ediyorlardı. Vizite bitince, küçücük doktor odasına döndü. Öksürmek fiilinin düştüğü durumu ve mesleğinin gereğince katlanması gerekenleri düşünmeye devam etti. Kollarını arkaya atıp gerinince ofis sandalyesi onunla birlikte esnedi.
Her sabah koridoru açan adımları onca hastayı, doğum kanalına giren bebekler gibi yoğum bakım servisine çekiyor, ambulanslar beri ya da öte tarafa geçecekleri nizami biçimde usanmadan taşıyordu.
Oda, hasta yakınlarından hediye gelen saksı çiçeklerinin azmanlığı ile istila edilmiş, arta kalan alanda, ufacık sandalyesinde birazdan beyaz önlüğüne dökülecek sandviçinden kocaman bir parça koparmak üzereyken kapısından ses duyuldu;
Tık tık.
Beyefendi diğer adıyla sarkaçlı tepenin şefi, ilkin kapıdan girenlere, ardından önlüğünün üzerinde onu kasap gibi gösteren ketçap lekesine baktı.
Odaya girdiğim an, onun bir canı göğertecek birine benzemediğini anladım. Şehirli halimi belli eden deri ceketim ve şivesizliğimi ekleyince bizden bu düşüncesi ile önce masasında peçeteye bakındı, ardından kibarca buyrun dedi.
Buyrun tekrarlanınca küçücük odanın içinde bulunması mucize olan bir sandalyeye oturdum.
Ona hastamın durumunu en şehirli kelimelerimi kullanarak sordum.
Beyaz önlüğünü silerken konuşmaya başladı;
Sarkaçlı tepenin şefi, her zaman yaptığı gibi hastasının şanssız olduğu yalanını söylemişti. Verilen ilaç herkese iyi gelirken ona kötü gelmişti ve bizlere düşen, tahmin edilemez sonuçları kabullenmekti. Oysa yosunların gölgelere olan düşkünlüğünü bilen güneşi onlara çevirmezdi.
Yllar yıllar önce çamlarına el değmemiş bir köyde doğmuş çocuk, yıllar sonra göçeceği şehirde bir yoğun bakım odasında ona bir eşyaymış gibi dokunan ruhsuz ellerin içine düşmüştü. Halbuki onu sevenler, onu bilmeliydi. Aylar sonra nihayet şefkatli eller onu hastaneden alıp evine götürdü. Başkasına sıradan gelen bir gün yirmi gün ederinde yaşandı. Üzüntünün zirvesinde o gün, o tepede batık bir gemi gibi yan yatmıştım. Zihnimdeki karmaşanın ucu neredeyse göğe dokunuyordu.
Üç yıl dört ay sonra güneşli bir günde bir başka hastanenin önünde elle sarılmış bir sigara ve iki çay içtim, iki gün sonra da öldü.
Anlaşılan bir GSM operatörü gibi herkese aynı tarifeyi uyguluyorlardı. Bin dakika yapay solunum, on dakika kalp mesajı. İyileşemesizlerin sağlıklıykan karar verebileceği canlandırılmama hakkı bu topraklarda ancak elli yıl kadar sonra tartışılabilirdi.
Ve ölen kişi sistem dışına çıkmıştı.
alın ve gömün.
gömün ve ağlayın
ağlayın ve unutun
unutun ve hatırlayın
karşılayın ve seyredin
seyrelin ve yoğunlaşın
İşi bitmişe, ilgisiz, duygusuz, huysuzca giderek kaybolan gölgeleriyle bir kapııyı gösterenlerin acelesini bu sefer de gömecek olanlar devraldı.
Tabutunun başındaydım, kalabalığa alışık değilidim, ötekiler giderek çoğalıyor ve o zamanlar onları bu tanım yerine daha içten biçimde tanıdıklarım olarak görüyordum. Elimi tabutunun üzerinde gezdirdim. Olanı anlamam imkansızdı, olagelen boşluk hava kaçıran balon gibi istemsizce beni oradan oraya savurmuş sonunda yerde biçimsizce duran plastik parçasına çevirmişti. Yüzümü ağlamak ve ağlamamak için öyle kasmıştım ki burnum sızlıyordu.. Bir süre sonra ne yapacağımı bilemedim. Hemen yanımda genç birine ait tabuta yakarışlar içinde sarıldıklarını gördüm. Yapmam gereken buydu. Komşu acıdan kopya çekip aynısını yaptım. Sarıldım ve o anın peşinden dönmemek üzere gittim.
Bazı şeyleri bize iyi gelmediği gerekçesiyle bırakırız. Tahmin edilemez sonuçları kabul etmek gerektiğini öğütleyen tepenin şefini emekli olduğunu umarak bir gün araştırdım. Yüzünde hala sandviç yerken önlüğüne ketçap dökecekmis birine benzeyen bir ifade vardı.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.