1
Yorum
7
Beğeni
5,0
Puan
60
Okunma

Kervan yollarından uzak, taşları zamanın dişleriyle aşınmış bir medresenin gölgeli köşesinde, Müderris İdris oturuyordu. Pencereden sızan soluk ışık, önündeki boş parşömeni aydınlatıyor, ama kelimeler gelmiyordu. Kitaplar, raflarda sessiz bekleyişlerini sürdürüyor; mürekkep hokkası, kurumuş bir kuyu gibi açılıyordu önünde. Bu sessizlik, sıradan bir sessizlik değildi. İçinde, kemiren bir ’hiçlik’ vardı. Yılların ilmi, binlerce satırın ezberi, sanki bu boş parşömene bakarken buharlaşıyor, geriye sadece boşluk, bir anlamsızlık bırakıyordu. "Nerede yanlış yaptım?" diye mırıldandı, sesi taş duvarlarda kayboldu. Boşluk, işte buydu: İçindeki ilmin suskunluğu...
Kapı, gıcırtılı bir iniltiyle aralandı. Gelen, yüzü rüzgar ve güneşle çizilmiş, gözleri derin kuyulara benzeyen genç bir dervişti. Sırtında yamalı hırkası, elinde sadece bir boş ahşap kutu. Selam verdi, sessizce. İdris, içindeki kasvetle başını salladı. "Hoş geldin ey yolcu. Buldun mu aradığını bu viranede?"
Derviş, boş kutuyu müderrisin önüne koydu. "Sana bir şey getirdim, Üstat."
İdris, kutuyu inceledi. İçi bomboş, sade, cilasız. "Bu nedir? İçinde hiçbir şey yok."
Derviş’in dudaklarında ince bir tebessüm belirdi. "İşte yanılıyorsun. Bu kutu, dolu. Sen onun ’boş’ olduğuna inanıyorsun sadece. İnanç, bazen en büyük perdedir hakikate."
İdris, kaşlarını çatarak baktı. Bu basit oyun neydi? "Felsefe mi yapıyorsun derviş? Boşluk, boşluktur. Yokluktur."
Derviş, parmağını kutunun içinde dolaştırdı. "Peki bu ’yokluk’ dediğin şey neyin yokluğu? İçinde altın olmadığı için mi boş? Su olmadığı için mi? Yoksa... Senin ona yüklediğin anlam eksik olduğu için mi?" Derviş, gözlerini İdris’in derinliklerine dikti. "Boşluk dediğin, Hak Teâlâ’nın ’Kün!’ emriyle dolduracağı bekleyişin ta kendisidir. O, ’ol’ demeden önce, her şey böyle bir kutunun içindeydi aslında. Görünmeyen bir doluluk."
Müderris, içine bir sızı oturmuş gibi hissetti. Zihni, gençliğinde okuduğu İbn Arabi’nin satırlarına gitti: "Vücut (varlık) bir denizdir; kesret (çokluk) ise onun dalgalarıdır." Dalgaları görüyordu hep, ama denizin kendisini unutmuştu. Bu medrese, bu kitaplar, bu parşömen... Hepsi dalgaydı. Ama deniz neredeydi? Kendi içinde hissettiği o uçsuz bucaksız eksiklik, belki de denizin ta kendisiydi? "Peki ya," diye sesi titreyerek sordu, "kalpteki o korkunç boşluk? Sevginin, inancın, anlamın çekildiği yer? O da mı doludur?"
Derviş, elini kutudan çekip kalbinin üzerine koydu. "O boşluk, senin ’dolması gereken’ diye beklediğin şeyin rengine boyanmış bir aynadır sadece. Beklediğin gelmeyince, aynayı ’boş’ zannedersin. Halbuki ayna hep doludur; senin bakışınla, senin inancınla, senin korkunla..."
Akşam oldu. Medresenin pencerelerinden, turuncu, mor, lacivert boyalar dökülüyordu içeri. Derviş, boş kutuya dikkatle baktı. "Bak," dedi yumuşak bir sesle, "şimdi bu ’boş’ kutu ne renk?"
İdris baktı: Kutunun içi, pencereden sızan akşamın son ışıklarıyla dolmuş, adeta erimiş altınla kaplanmıştı. Toz zerrecikleri, ışık demetlerinde dans ediyordu. "Görüyor musun?" dedi derviş. "Boş sandığın yer, şu an ışıkla, hareketle, renkle dolu. Varoluş, kendini ’boş’ zanneden her yere sızar. Sana kalan, sadece görebilmek."
İdris, nefesi kesilerek izledi. Kutunun içindeki ışık oyunları, tozun havada süzülüşü... Bu basit ahşap kabın içinde bir kâinat vardı! Gözleri, raflardaki kitaplara kaydı. Onlar da sadece kağıt ve mürekkepten ibaret değil miydi? Ama içlerinde dünyalar vardı. Doluluk, maddenin çokluğu değil, mananın tecellisiydi.
Derviş, ayağa kalktı. "Zamanım doldu Üstat. Hatırla: Allah, ’Biz insana şah damarından daha yakınız’ buyurur. O yakınlık, sen ’boş’ sandığın o en derin yerde gizlidir. O boşluk, O’nun sana açılan kapısıdır. Sen kapıyı ’hiçlik’ zannedip korkarken, O, zaten içeridedir."
Genç derviş, kapıya yöneldi. Arkasında, sadece o boş kutu ve donakalmış müderris kaldı. Medrese, derin bir sessizliğe gömüldü. Ama bu sessizlik artık başkaydı. Eskisi gibi kemirici bir yokluk değil, dolu bir dinginlikti.
İdris, yavaşça boş parşömene uzandı. Mürekkep hokkasına daldırdığı kalemin ucu, titriyordu. İlk damla, beyaz deri üzerine düştü. Yayıldı. Siyah, beyazın üzerinde bir leke gibiydi ilk bakışta. Ama o lekenin içinde ne vardı? Sonsuz ihtimal... Kalemi, damlanın yanına götürdü. Bir çizgi çekti. Sonra bir daire. Dairenin içine bir nokta. Hiçlikten doğan bir başlangıç. Sonra, kalem kendiliğinden hareket etmeye başladı. Ayetler, şiirler, hikmetli sözler değildi dökülenler. Sadece çizgilerdi. Dalgalar, girdaplar, sonsuzluğa uzanan yollar... Parşömen, bir an önce ’boş’ zannedilen yer, şimdi bir kâinatın taslağıydı.
Gecenin koyu mavisinde, medresenin tek mumu yanıyordu. İdris, dervişin getirdiği boş ahşap kutuya baktı. Mumun ışığı, bu sefer kutunun dışına vuruyor, duvarda devasa, dans eden bir gölge oluşturuyordu. Kutu küçüktü, ama gölgesi bütün duvarı kaplamıştı. İdris, kalbinin derinliklerindeki o eski boşluğa döndü zihniyle. Bu sefer korkmadı. O karanlık dehlize, dervişin sözleriyle baktı:
"Senin ’hiç’ dediğin yerde, ben ’Hû’ diyen bir deniz görüyorum."
Ve o an anladı ki ;
Boşluk, asla bir yokluk değildi.
O, henüz isim veremediğin sonsuzluğun ta kendisiydi.
Ve insan, o sonsuzluğun tam ortasında, bir damlaydı. Varlığını, tüm kâinatı kuşatan bir denize borçlu bir damla ...
Mum söndü. Kutu, artık ne boştu ne dolu. Sadece vardı. Tıpkı kalbindeki sevgi gibi ...
Boşluk hiç bir şeyin olmadığını düşündüğün yer değil , senin orada hiç bir şey olmadığına inandığın yerdir ki o boşlukta bile sana şah damarından yakın yaratıcın vardır.
Çağdaş DURMAZ
5.0
100% (1)