0
Yorum
10
Beğeni
5,0
Puan
228
Okunma

O kalabalıkta gördü beni… O kör eden ışığında insanların… Daha doğrusu bir araya geldiklerinde oluşan o garip tılsımın; her birinin toplamından çok ötede, kendilerinin de anlayamadıkları, onlara hiç benzemeyen ama bir parçası olmaktan hiç de şikayet etmedikleri; ürkütücü, her şeyi hükmü altına alan, istediği yönde eğip büken o tehlikeli bileşimin ışığında…
O da o parçalardan biri miydi? Sahte gülüşleri ve içlerini aksettirmeyen duvarlarlarla örülü yüzleriyle; bu salonun kapısında bıraktıkları kendilerinden fersah fersah ötelerde; kalabalığın içinde bir yer bulabilmek için onun parçalarından herhangi biri olmaktan başka bir dertleri olmayan o gölgelerden biri..?
İşte bu soruyu sormama bile fırsat kalmadan, cevabı veren o şeyi yaptı ve çekip çıkarttı beni kalabalığın içinden, gözleriyle… Sanki bir çay bahçesinde çaylarımızı yudumlayıp az ötedeki denizin sonsuza dair fısıltılarını dinlerken bir yandan da hayatımıza ilişkin her zamanki şeylerden söz ediyorduk.
Az önce içeri girdiğimde anında beni gören gözleri ve ardından yüzünü çiçek bahçesine döndüren o sıcacık gülüşüyle; kapıdan girerken geride kendine dair en küçük bir şey bırakmadığını; kalabalıkta kaybolmadan, tek başına, kendisi olarak var olabildiğini ve en önemlisi de o her zamanki hâliyle muhafaza ettiği kendine dair şeyler arasında benim de bulunduğumu haykırıyordu.
“Gel, seni Selin’le tanıştırayım.” diye bağırdı, arkadaşlarının arasında bulunduğu yerden.
Doğum günü için geldiğimiz en yakın dostundan söz ediyordu. “Hoş geldin.” dedi, birkaç adımda yanıma vararak; yanağıma kondurduğu küçücük bir öpücük eşliğinde. “Sıralama yanlış oldu. Önce hoş geldin demeliydim!” dercesine özür dileyen bir ifade vardı sesinde…
“Sonra tanıştırırsın.” dedim. “Bırak, biraz seni soluyayım. Burası çok havasız. Fazla kalabalık… Biraz oksijene ihtiyacım var.”
“Mehmet’ti, değil mi?” dedi, sarışın, güzel bir kadın; az önce buradaki insanlar hakkında vardığım yargıyı yalanlamak istercesine çok sahici bir gülüşle… Ne zaman yanımıza gelmişti, fark etmemiştim bile.
“Evet…” dedim mahçup bir gülüşle, muhatabımın Selin olduğunu tahmin ederek. "Bu arada doğum gününüz kutlu olsun."
“Teşekkürler... Gelmenize çok sevindim. Şeyda öyle çok bahsetti ki sizden, siz gelmeseydiniz tanışmak için ‘üçümüz bir yerde buluşalım’ diyecektim nerdeyse Selin’e.”
Bu ihtişam, bu parıltıya hiç uymayan bir sadelik vardı üzerindeki giysi gibi bakışı, duruşu, her şeyinde de… Bu lüks mobilyalar, tablolar; salonu dolduran şık giysili, kahkahalar atıp duran erkekler ve kadınlar evin sahibesinden çok daha fazla buraya ait görünüyorlardı. Yoksa o insanlar da yaklaşsalardı aynı şey mi olurdu Selin’deki gibi? Kalabalığın parçası olmaktan çıkıp ete kemiğe bürünürler miydi yani?
Selin’le Şeyda koyu bir muhabbete dalmışlardı. Ben de biraz uzaklaşıp önümdeki duvarda asılı tablolardan birini seyretmeye başladım.
“Sıkılıyorsunuz, değil mi?” dedi, az önce birkaç adım ötemde yüksek sesle bir şeyler anlatıp duran ve sözleriyle etrafındakileri gülme krizine sokan 30’larındaki, yakışıklı adam… Uzaktan ne züppeliğini bırakmıştım, ne de saygısızlığını… Ama yanıbaşımdayken kafamdaki resimden çıkmış, baştan ayağa ruhla dolmuştu sanki. Benim düşündüğüm gibi olmayacak kadar etrafıyla ilgili, gerçekten gören ve yolunda gitmeyen bir şey gördüğünde de yoluna koymayı görev edinecek kadar duyarlı biri olmalıydı. Benim bir köşede ne yapacağını bilemez bir hâlde ordan oraya sürüklenişimde bulduğu şey her neyse; onu birlikte çok eğlendiği arkadaşlarının yanından uzaklaştırıp yanıma getirmişti.
“Yoo, sıkılmak değil de… Kimseyi tanımadığımdan oyalanmaya çalışıyorum.”
Adam onlara katılmamı teklif etti. Bu içten, hesapsız hareket karşısında ne yapacağımı bilemedim ve zerre istemesem de teklifi kabul etmek zorunda kaldım. Ne konuşacaktım ki onlarla şimdi? Giyimlerine, tavırlarına bakılırsa mevki sahibi, üst düzey gelir tabakasından insanlardı. Zaten buraya gelirken ayaklarımın geri geri gitmesine neden olan da aynı şey değil miydi aslında? Buradaki herkesi bir kalabalığın parçası gibi görmeme neden olan..? Kör eden bir ışık yaydıklarını düşünmeme…
O adam bozmuştu oyunu… Kendimi kandırmama izin vermemişti. Kör eden bir ışık varsa ben yayıyordum onu, böyle yerlerde… Yani beni güçsüz, eksik, zavallı hissettiren; bir lisede edebiyat öğretmeni olmaktan utandıracak kadar gerçeği çarpıtmama yol açan yerler… Onur duyduğum mesleğimi sırf yetersiz kazancı nedeniyle beni küçük düşüren bir yere oturtuyordum; böyle paranın nelere kadir olduğunu, bir yaşama değdiğinde nasıl bir büyü yaptığını gözüme gözüme sokan yerlerde… O yüzden de tüm dikkatimi boca ediyordum bulunduğum o ortama… Göremeyecek kadar çiğ bir ışığa boğuyordum oradaki her şeyi. Çünkü gerçeği görmekten korkuyordum. Oradakilerin de ince şeylerden hoşlanabildiğini, gülüşlerinin ve sözcüklerinin içlerinde bir karşılığı olduğunu, ruhlarını kapıda bırakmadıklarını görmek istemiyordum.
“Canım, kusura bakma, yalnız bıraktım seni.” Şeyda tatlı tatlı gülümsüyordu. O gelmeden az evvel tam da bu adamla arkadaşlarının yanından nasıl sıvışabilirim diye düşünüyordum. Ve birden sevgilim iyilik perisi gibi yanımda bitivermişti. “Gerçi yalnız da kalmış sayılmazsın ya. Bakıyorum, arkadaş edinmişsin.”
Adama teşekkür edip vedalaştıktan sonra “Tam zamanında geldin.” dedim. “Öyle çok konuşuyorlar ki kafam kazan oldu.”
“Çok da rahatsız olmuşa benzemiyorsun. Hatta zenginlere duyduğun nefret hesaba katılırsa gayet de iyi idare etmişsin durumu bile diyebilirim. Ben burada herhangi biriyle iki dakika bir arada olmaya tahammül edemeyeceğini düşünmüştüm oysa. O yüzden tablolarla ilgilendiğini görünce rahatladım ya… Seni ille de birileriyle tanıştırmak için çekiştirip durmaktansa yalnız kalmayı yeğleyeceğini düşündüm. Ama bir baktım buradaki en gözleri üzerine çeken, en popüler grubun ortasında durmuş, bir şeyler söylüyorsun onlara. Sahi ne diyordun öyle hararetli hararetli?”
“Mesleklerden söz açıldı da… Beni o gruba dahil eden adam üst düzey şirket yöneticisiymiş. Ben de ona kendi mesleğimi söyledim.”
Bunu zorlu bir savaştan galip çıkmışçasına, büyük bir gururla söylediğimden sevgilim kahkahalara boğuldu… Nihayet gülmesi bitip de konuşabilecek kıvama geldiğinde “Bravo sana Mehmet!” dedi bir yandan da gözlerini silerken. “Dünyanın en çetrefil işini başarmışsın. Bir şirket yöneticisine öğretmen olduğunu söylemişsin. E, bu da zenginlere bakışında olumlu yönde bir değişim sayılır sonuçta. En azından öğretmen olmanın ne anlama geldiğini bilecek bir mertebeye koymuşsun onları. Önceki yerlerinden çok daha yükseğe…”
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.