...yine de en iyi şey, sevilen bir kadının yanında, konuşmadan, yalnız onun beraberliği duygusu ile tamamen mutlu bir gece geçirmektir. fazlasını aramamalıyız; çünkü iki varlık hiçbir vakit tek olmaz. maupassant
Halil GÜLEL
Halil GÜLEL

Ada ve Bora

Yorum

Ada ve Bora

( 1 kişi )

1

Yorum

2

Beğeni

5,0

Puan

35

Okunma

Ada ve Bora

Ada ve Bora

ADA VE BORA

Ada, sabahları erken kalkmayı severdi. O gün de güneş daha doğmadan, uzun kızıl kahverengi saçlarını tarayıp aynada kendine baktı. İçinde bir telaş vardı. Çünkü o gün akademideki ilk sunumunu yapacaktı. Konusu: “Sanatta Yüzün Dili ve Sessiz Anlatım.”

Ancak Ada’nın heyecanı sadece sunum değildi. Bir haftadır atölyeye gizlice giren birini fark etmişti. Her sabah eserlerini kontrol ettiğinde, bir fırça dokunuşu yer değiştirmiş ya da renk paleti bozulmuş olurdu. Biri, onun tablolarıyla oynuyordu. Bu durum onu öfkelendirmiş ama aynı zamanda tedirgin etmişti.
Sunumdan sonra, gece yarısı akademiye geri dönmeye karar verdi. Sessizce atölyeye girdi. Fırçaların arasında bir hışırtı… ve sonra bir gölge…
“Sen misin?” dedi fısıltıyla.

Gölge, bir öğrenci çıktı: Bora. Son sınıf öğrencisi, sessiz, içine kapanık bir gençti. Ada’nın yaptığı portrelere hayrandı ama bunu hiç dile getirememişti. Kendi fırçası sustuğu için, başkasının tablosunda konuşmak istemişti. Ama bu bir hırsızlık değildi; bir yardım çağrısıydı. Ada ilk an şaşkına dönse de, sonra gülümsedi.

“Kendini anlatmanın yolu bu değil,” dedi.

Sonraki haftalarda Ada ve Bora, birlikte resim yapmaya başladılar. Ada ona rengin cesaretini, Bora ise gölgenin derinliğini öğretti. Birlikte yaptıkları sergide bir tablo vardı: Kızıl saçlı bir genç kadın, gözleriyle bir sır anlatıyordu. Tablonun adı neydi dersiniz?

“Anlatmadan Anlamak”

Ada, Bora’yla çalışmaya başladığından beri renklerin başka türlü aktığını fark etmişti. Özellikle de koyu tonlar… Siyah artık karanlığı değil, bir başlangıcın derinliğini taşıyordu onun için. Ancak Bora’nın gözlerinde hâlâ açıklanmamış bir karanlık vardı. Sanki resmettiği her şeyin ardında görünmeyen bir yara gizleniydi.

Bir gün Ada, onun çizdiği bir portreye baktı. Kadın yüzüydü. Ama gözleri yoktu. Sadece gölgeler… Dudakları da mühürlü gibiydi.

“Kim bu?” diye sordu Ada.

Bora bir süre sustu. Sonra başını eğip sadece “Annem,” dedi. Ada, ilk kez onunla gerçek anlamda konuştuğunu hissetti. Bora’nın annesi, o küçükken bir yangında hayatını kaybetmişti. Yangını çıkartan kibriti ise, bir çocuk merakıyla kendisi çakmıştı. Bu suçluluk duygusu, yıllardır fırçasının ucundan dökülmemiştir. Ada, ellerini onun ellerinin üstüne koydu.

“Sanat, yalnızca hatırlamak için değil,” dedi. “Bazen affetmek için de yapılır.”

O gece, birlikte resim yapmadılar. Sadece konuştular. Ve ertesi gün, Bora ilk kez tuvalin ortasına bir çift göz çizdi. Korkusuz, açık ve yaşanmışlık dolu… Bu, onun yeniden doğuşu oluyordu. Gölgeden gelen çocuk, artık ışıkla resmediyordu.

Ada’nın Bora ile birlikte geçirdiği aylar, akademi koridorlarında artık konuşuluyordu. “Yeni dönem umutları”, “farklı iki doku” diye fısıldayanlar oluyordu. Fakat yaklaşan ulusal genç sanatçılar yarışması, bu dostane birlikteliği sınayacak bir dönemeç gibiydi.
Yarışmaya bireysel başvurmaları gerekiyordu. Her biri bir tablo ile temsil edilecektir. Kurallar netti: iş birliği yasaktı.

Ada’nın içi ilk defa karma karışıktı. Hem Bora’nın yanında olmak istiyordu hem de yıllardır hayalini kurduğu bu yarışma için tüm varlığını ortaya koymak. Bora ise sessizdi, ama tuvaline gece gündüz kapanmıştı. Onun fırça darbeleri Ada’nınkinden daha sert, daha savruktu artık.

Bir gün, atölyeye geç gelen Ada, Bora’nın tuvaline göz ucuyla baktı. Gördüğü tablo onu sarstı. Tabloda bir kadın vardı; o tablo ta kendisiydi. Ama yüzü yarım kalmış, ağzı suskundu. Gözleri karanlık bir çerçevenin içinde kaybolmuştu. Ada, kendi içini ilk defa bir başkasının gözünden görmüş gibi hissetti.

“Beni böyle mi görüyorsun?” dedi, sesi kırık.
Bora döndü. “Seni böyle hissettiğim zamanlar oldu,” dedi dürüstçe. “Sana ulaşamadığım, seninle yarıştığım, seni kıskandığım… ama bu resmi yaparken seni anlamaya başladım. Belki de seni ilk kez gerçek bir insan olarak gördüm, bir idol değil.”

Ada sustu. O gece yarışma öncesi birbirlerinden uzaklaşmış gibi oldular. Yarışma günü geldi. Herkes tablolarını teslim etti. Sonuçlar açıklandı: Ne Ada kazandı, ne Bora. Fakat jüri üyelerinden biri yanlarına gelip şöyle dedi:

“Sizinki bir yarış değil, bir diyalogtu. Birbirinizi resmetmişsiniz. Sanat bu değil mi zaten? Konuşamadığımızı göstermek.”

O gün, Ada ve Bora birlikte bir çay içtiler. Sessizce. Ama göz göze geldiklerinde, fırçadan daha güçlü bir şeyle anlaştılar: Affetmekle.

Ada ve Bora, yarışmadan sonra davet edildikleri bir sanat kampı için Ege kıyısındaki bir kasabaya gittiler. Kamp, farklı ülkelerden gelen genç sanatçılarla doluydu. Her biri başka bir dünya, başka bir acı, başka bir umut taşır gibiydi.

Gün boyu resim yapıyor, akşamları kamp ateşi başında birbirlerine hikâyeler anlatıyorlardı. Ada, doğayı çizdi bu kez; dalgaların içindeki kıvrımları, rüzgârla dans eden zeytin ağaçlarını. Bora ise kampın yaşlı rehberi olan Yusuf Usta’yı resmetmişti, yüzündeki her kırışık bir fırça izi gibi görünüyordu.

Fakat kampın üçüncü gününde, onları bekleyen haber geldi: Berlin Sanat Akademisi’nden bir yetkili, Ada’nın yaptığı doğa serisini görmüş ve ona burs teklif etmişti. Altı aylık eğitim. Yurtdışında.
Bora haberin verildiği gece hiç konuşmadı. Kamp ateşi başında otururken, yalnızca göz ucuyla Ada’ya bakıyordu.

“Gitmelisin,” dedi sonunda, boğuk bir sesle.

“Sence biz ne olacağız?” diye sordu Ada.

“Biz, renklerin arasında tanıştık. Ama belki de her fırçanın ayrı bir yolu vardır.”

Ertesi sabah Ada, eşyalarını toplarken Bora bir defter bıraktı yatağının ucuna. İçinde sadece bir cümle vardı:

“Gidersen, seni çizmeye devam ederim.”

Ada gitti. Berlin’in soğuk sokaklarında yürürken aklı hep güneşli atölyede, Ege rüzgârında ve gözleriyle konuşan o çocuğun sessizliğinde kaldı. Ama o da biliyordu ki, bazı yollar uzaklıkla başlar, özlemle devam eder, anlayışla kavuşur.

Berlin’de sonbahar Ada’ya yalnızlığı öğretti. Sokaklar sessiz, galeri duvarları geniş ve soğuktu, ama hiçbir bakış Bora’nınkine benzemiyordu. Böylesi yalnızlık içinde Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna romanını üç ay içinde üç kez okudu. Madonna ile kendini özdeşleştirdi.

İlk haftalarda yaptığı resimlerde hep bir içe kapanıklık vardı, griler, sisler, silik figürler… Hocası bir gün şöyle dedi:

“Senin fırçan uzakta birini özlüyor.”

Ada bunu inkâr edemedi. Ama zamanla Berlin ona başka bir şey daha öğretti: Özlemek, sanatı beslerdi; ama sanat, insanı sadece geçmişte tutmamalıydı.
Bu yüzden bir akşam, büyük bir tuvaller dizisi başlattı. Adı: “Sessiz Tanıklıklar”. Her tabloda bir çift göz vardı; bazıları konuşur gibi, bazıları yalnızca bakar. Ama hepsi birini bekler gibi…

Aynı günlerde Türkiye’de Bora, Yusuf Usta’nın önerisiyle bir ilçe okulunda sanat dersleri vermeye başlamıştı. Çocukların çizgileri önce kırık, sonra canlıydı. Onların neşesi, Bora’nın içini rahatlattı. Fırçası ilk defa sadece kendi acısını değil, başkalarının umudunu da taşımaya başladı. Bir sabah Ada’dan bir mektup geldi:

“Burada bir sergi açıyorum. Seni de bekliyorum. Belki gelmeniz gerekmeyebilir: Çünkü, senin gözlerin zaten buradaki her tablonun içinde.”

Bora gelmedi. Ama bir tablo gönderdi: Ege kıyısında bir atölye. Önünde, saçları rüzgârda savrulan bir kadın. Tablo Ada’nın sergisinin ortasına asıldı. Altında küçük bir not vardı:

“Renkler değişir, ama yürek aynı kalır.”

Üç yıl sonra, İzmir’in kıyısında terk edilmiş bir taş bina yeniden hayata döndü. Pencereleri yenilendi, duvarlarına sıva değil, resimler yapıldı. Tabelasında sade bir yazı vardı:

“Atölye Ada & Bora”

Bora, binayı bulduğunda içi boştu. Ama her köşesi, geçmişin yankıları ile doluydu. Ada Berlin’den döndüğünde birlikte karar verdiler: Ne yalnız eğitim, ne yalnız sergi… Bu atölye hem üretim, hem de iyileşme alanı olacaktı. Özellikle travma yaşamış gençler için bir sanat evi.

İlk yıl ücretsiz atölye çalışmaları başlattılar. Sessiz çocuklar geldi, korkak bakışlar, kekeme fırçalar… Ama zamanla her biri, Ada’nın yumuşak rehberliği ve Bora’nın sabırlı desteğiyle renk buldu. Bir çocuk ilk kez annesini çizdi, bir kız ilk defa kendi yüzünü.
Atölyenin en sessiz köşesinde ise yıllardır çizilmeyen bir tuval duruyordu. Ada ve Bora hep o tuvali boş bıraktılar. Bir gün, sessizce karar verdiler:

“Artık birlikte bir tablo yapalım.”

O tuvale ne mi yaptılar? Bir kıyı çizdiler önce, biri sağdan, biri soldan. Sonra ortada birleşen bir ağaç. Ağacın dalları birbirine dolanmıştı ama her biri farklı renklerde çiçekler taşıyordu. Arka planda iki figür yoktu, çünkü bu tablo onlar değildi ama onların yolu, onların hayali, onların bıraktığı bir izdi. Altına birlikte şu cümleyi yazdılar:

“Sanat, iki yalnız kalbin birlikte çizebildiği (yazabildiği) en uzun cümledir.”

Bu hikâye burda bitmedi, sadece durdu. Çünkü gerçek sanat gibi bazı hikâyeler sonsuza kadar sürer.

Yıllar geçti. Atölye büyüdü, duvarlar yeni resimlerle doldu, her tablo başka bir hayata dokundu. Ada ve Bora yaş aldı, ama fırçaları hâlâ gençti. Bir gün, çocuklardan biri sordu:

“Peki sizin ilk tablonuz hangisiydi?”

Ada gülümsedi. Bora cevap vermedi, sadece arka odaya yürüdü. Dakikalar sonra elinde bir rulo tuval ile döndü. Tuvali açtığında eski, çatlamış bir tablo ortaya çıktı. Üzerinde yalnızca bir sandalye resmi vardı. Boştu.

“Bu bizim ilk tablomuz,” dedi Bora. “Çünkü o gün birbirimizi anlamaya başlamıştık ama yan yana oturmaya cesaret edememiştik.”

O gece Ada, bir mektup bıraktı atölyedeki uzun masanın üstüne. Sabah Bora geldiğinde buldu:

“Bazen hayat bizi bekletir, bazen biz onu. Ama birlikte geçirdiğimiz anlar, beklemekten çok daha büyüktü. Sana son bir tablo bıraktım.”

Duvara asılıydı. Ada, son eserini sessizce çizmişti.
İki sandalye. Bu kez biri dolu. Diğeri de yeni doldurulmuş gibi, fırça izleri hâlâ tazeydi.
Tablonun altına küçük bir cümle yazılmıştı:

“Geldim.”

Bora o gün fırçayı elinden bıraktı. Çünkü artık renklerin konuşmasına gerek kalmamıştı.

Halil GÜLEL
Düsseldorf / 09.02.2026
(Uzun Hikaye)

Paylaş:
2 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (1)

5.0

100% (1)

Ada ve bora Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Ada ve bora yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Ada ve Bora yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
neneh.
neneh., @neneh-
10.2.2026 07:22:28
Derin içerikli bir sanat eseri.Muhteşem bir yazı.Ada ve Bora sanatla terapi ediyorlardı yüreklerini.Sanat kalp gözünü açan bir olgu olmalı.Kimi zaman göze , kimi zaman kulağa hitabeder.Yürekten alır kuvvetini, hafızayla kanatlandırır ve yeteneğe dönüştürür.Zira sanat hayat damarıdır der Üstad.

Üstadı selamlıyorum.Sağlıcakla.Saygıyla.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
ÜYELİK GİRİŞİ

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL