0
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
178
Okunma

ELİF’İN İNTİKAMI
Kasabanın üzerini örten sis, sabah ezanıyla birlikte daha da yoğunlaşmıştı. Bir adım ötesini görmek mümkün değildi.
Elif, babasının tabutunun başında dimdik duruyordu. Herkes feryat figan ağlarken o ağlamıyordu. Çünkü Elif için gözyaşı bir zayıflıktı. Babası öyle öğretmişti Elif’e.
Babası bir öğretmendi. Ama Elif için o sadece bir öğretmen değil; doğruyu konuşturan, yanlışı susturan, kasabanın vicdanı haline gelmiş bir adamdı. Belediyedeki yolsuzluğu ortaya çıkarmış, bazı isimleri açıkça söyledikten sadece bir hafta sonra arabası uçurumdan aşağı yuvarlanmıştı.
Söylenenlere göre “fren patlamıştı”.
Zaten kasabada bütün kötülüklerin freni patlıyordu. Ama ne hikmetse gerçeklerin freni hiçbir zaman ve asla patlamazdı.
Elif’in Annesi Zeynep Hanım, cenazeden hemen sonra oldukça sessizleşti. Bir müddet sonra da “Hayat devam ediyor, kızım.” diyerek belediye başkanının karısıyla çay içmeye gitti.
Elif, annesinin söylediği o cümlede bir ihanet olduğunu sezmişti. Çünkü Elif için hayat devam etmiyordu artık. Çünkü babasıyla birlikte hayat donmuştu.
Kasabanın orta yerinde bir kahvehane vardı. Orada oturan Sabri, eski bir edebiyatçı, yazardı ama artık yazmıyordu. Herkes ona “Hoca” diye hitap ederdi ama kimse anlattıklarını dinlemezdi.
Birkaç gün sonra Elif, Sabri Hoca’yla sahilde karşılaşmış birlikte yürüyüş yapmışlardı. Sabri Hoca, Elif’in gözlerindeki intikam ateşini ilk fark eden kişiydi.
“Yas başka bir şeydir.” dedi sahil yolunda yürürlerken.
“Yas, insanı içe çeker. Oysa seni içe çekmeyi başaramamış.”
Elif durdu.
“Adalet içe bakarak tecelli etmez, hocam.” dedi.
Sabri gülümsedi.
“Adalet bazen değil, böyle bir ülkede hiç tecelli etmez zaten.”
O cümle Elif’i yaraladı. “Sabri Hoca nasıl böyle bir şey düşünebilirdi? Böylesi entelektüel bir adam nasıl olur da adaletin tecellisinden umudunu kesebilir,” diye geçirdi içinden.
Çünkü Elif, adaletin tecelli etmesini bekliyordu. Bir savcıyı. Bir mahkemeyi. Bir itirafı. Yani bir mucizeyi… bekliyordu.
Hiçbiri gelmedi.
Olup bitenleri kasabada herkes biliyordu aslında. Ama herkes üç maymunu oynuyor, bilmiyormuş gibi yapıyor ve susuyordu.
Bir akşam Elif, annesini belediye başkanıyla aynı masada gördü. Şen şakrak, kahkahalarla gülüyorlardı. O an annesi, Elif’in gözünde küçülmüş, kocaman bir hiç olmuştu.
Elif, “Sen nasıl oturursun o adamla aynı masada?” diye bağırdı annesi eve döndüğünde.
“Babamın katiliyle nasıl aynı masada çay içersin?”
O an, annesi ilk kez sert baktı Elif’e.
Sesi titreyerek, “Hayatta kalıyorum ben.” dedi.
“Sen ne yapıyorsun he? Söyle sen ne yapıyorsun”?
Bu soru Elif’i durdurmuştu. Gerçekten ne yapıyordu? Yas mı tutuyordu, yoksa babasının yarım bıraktığı savaşı mı sürdürüyordu?
Bir akşam Sabri Hoca ona eski bir defter uzattı.
Elif; “Bu ne?” dedi.
Sabri hoca; “Yaz,” dedi. “İntikamı değil, gerçeği yaz. Çirkin olan her şeyi; ahlaksızı, arsızı, hırsızı, katili yaz. Belgesiz olan hiçbir şey kanıt değildir.”
“Elimde kanıt yok.” dedi Elif.
“Yanılıyorsun,” dedi Sabri. “Kalem bazen kanıttan daha güçlüdür. Ayrıca kanıt sana gelmez. Sen kanıta gidecek, araştıracak bulacaksın”
Elif ertesi gün yazmaya başladı. Babasının bıraktığı belgeleri topladı. İsimler yazdı, tarihler koydu, tanıkları konuşturdu. Yazdıkları bir cinayet dosyasından çok, bir vicdan manifestosuna dönüştü.
Elif’in yazdıkları bir cinayet dosyasından ziyade bir vicdan manifestosu gibiydi.
Elif’in yazdıklarıyla kasaba halkı, “Ucu bize de mi dokunur?” diye oldukça huzursuzlandı. Belediye başkanı ilk kez açıklama yapmak zorunda kaldı.
Annesi, “Bizi yakacaksın, kızım.” dedi ve ağladı.
Elif bir gece aynaya baktığında yüz ifadesinde babasının sertliğini gördü. Ama gözlerinde annesinin korkusu vardı. O an anladı; Adalet ile intikam arasındaki ince çizgi, insanın beyni ile kalbi arasında bir yerlerdedir. Ya beyninin hükmüne uyacak babasının intikamını alacak ya da yüreği ile beyninin hükmünü birlikte sentezleyerek, adalete başvuracaktı.
Ne şekilde olur ise olsun, babasının intikamını almak için yüreği alev alev yanıyordu. Ama annesini yok ederek özgür bir birey olamayacağını da biliyordu.
Elif, aylarca yazıp hazırladığı dosyayı savcılığa verdi. Sonrasında isimsiz mektuplarla, telefonlarla tehditler almaya başladı. Sabri Hoca’nın kapısı, penceresi gecenin bir yarısı taşlandı.
Artık kasaba eskisi gibi değildi. İnsanlar ilk kez farklı davranışlar sergiliyordu; artık fısıltıyla değil, sesli konuşmaya başlamışlardı.
Elif, birilerini öldürerek intikam almayı değil, insanı yaşatarak intikam almaya karar verdi. Ama o günden sonra hiçbir zaman susmadı. Çünkü intikamın bazen öldürerek değil, yaşatarak alındığını keşfetmişti.
Sabri Hoca bir gün ona şöyle dedi:
“Biliyor musun Elif, sen benim yazamadığım tragedya oldun.”
Elif’in cevabı nettir;
“Ben tragedya değilim, hocam. Ben hem davacı hem davalının ta kendisiyim.”
Elif’in babası öldüğünden beri bir şey değişmişti. İnsanlar artık Elif’ten kaçıyordu. Çünkü babası Elif’e, belediyenin ihale dosyalarını incelediğini, kayıp paraları hesapladığını, imzaları karşılaştırdığını anlatmıştı.
“Bu memleketin sahipsiz olmadığını” demişti.
Ve bir hafta sonra freni patlayan arabasıyla uçurumdan aşağı yuvarlanarak hayatını kaybetmişti.
Sabri Hoca, gençliğinde yasaklı kitaplar okumuş, gözaltına alınmış, üniversiteden atılmıştı. Şimdi sahil kenarındaki bankta oturur, martılara simit atardı. Elif ona hâlâ “Hocam” diyordu.
Yine bir gün bir araya gelmiş sohbet etmişlerdi. Her zaman olduğu gibi laf dönüp dolanıp Elifin babasının ölümü ve adaletin tecellisine gelmişti.
“Adalet devletin işidir.” dedi Sabri Hoca.
“Bizim işimiz hayatta kalmak.”
“Hayatta kalmak mı, hocam?” diye sordu bir Elif.
“Yoksa sürünmek mi?”
Sabri susmuştu. Sabri’nin suskunluğu bir ideolojiye dönüşmüştü.
“Bekle.” diyordu.
“Zamanla olur.” diyordu.
“Bu düzenle savaşılmaz.” diyordu.
Sabri, korkunun kültürel vücut bulmuş haliydi. Okumuş olmasına rağmen teslim olmuş bir kuşağın son temsilcisi gibiydi.
Elif beklemeyi bıraktı.
Babası ölmeden önce bazı dosyaları eve getirmişti. USB bellekte kayıtlar, belediye iç yazışmaları, banka dekontları vardı. Ama bunlar yetmezdi.
Kasabada her yıl “Şeffaflık ve Kalkınma Festivali” yapılırdı. Belediye başkanı sahneye çıkar, projeleri anlatırdı. Televizyon kanalları gelirdi. Her şey pırıl pırıl görünürdü.
Elif o günü seçmişti. Sabırsızlıkla beklediği o gün gelip çatmıştı artık.
“Kasaba halkı babasının katili dahil olmak üzere kimin ne olduğunu herkese gösterecekti. Planı basitti ama sarsıcıydı: Festival sırasında sahneye çıkacak, projeksiyon ekranına babasının bulduğu belgeleri yansıtacak, mikrofonu alıp isim isim konuşacaktı.
Bu bir suç duyurusu değil, kamusal bir ifşaydı.
Sabri Hoca’ya planını anlattı.
“Yapamazsın.” dedi Sabri Hoca.
“Seni ezerler.”
“Elimde gerçek var,” dedi Elif.
“Gerçek tek başına güç değildir.”
“Susmak mı güç?”
Sabri gözlerini kaçırdı.
“Ben gençken çok bağırdım.” dedi.
“Sonuç? Hiç.”
Elif’in cevabı keskin oldu;
“Bağırdınız ama yarım bıraktınız, hocam. Ben yarım bırakmayacağım.”
O gün aralarındaki bağ koptu.
Nihayet festival başlamış, Kasaba halkı Festival alanını hınca hınç doldurmuştu. Belediye başkanı Kasaba halkını selamlayarak kürsüde konuşmaya başladı;
“Kasabamız yörede bulunan en şeffaf Belediye yönetimin örneğidir!” diye devam etti.
Islık ve alkışlar kasabanın her bir yanından duyuluyordu.
Elif kalabalığın arasından yürüdü. Elinde babasının verdiği USB belleği vardı. Kalbi bir serçe gibi çırpınıyordu.
Sahne arkasındaki teknik çadıra girdi. Babası yıllarca o sahnede konuşmuştu. Her şeyi biliyordu. Bir görevliyi ikna etti.
“Sunum dosyasını güncellemem gerekiyor.” dedi.
Ekran karardı. Sonra açıldı.
Başkanın arkasındaki slayt panosunda; İhale listeleri, kayıp bütçeler, aynı soyadları taşıyan şirket sahipleri…
Slayt akışında yazılanları okuyan halk arasında, bir anda sığırcık uğultusu gibi bir uğultu başladı.
Elif sahneye çıktı. Belediye başkanına yaklaştı ve mikrofonu başkanın alinden aldı.
“Babam öldürüldü.” dedi.
Belediye başkanının yüzü gerildi.
“Elinizdeki projeler değil,” dedi Elif, “bu slaytta gördükleriniz kasabanın gerçek bilançosudur,” dedi.
Kalabalık ikiye bölündü. Bazıları “İndir onu!” diye bağırırken bazıları sustu. Bazıları yuhlamaya başladı.
Sabri Hoca kalabalığın arkasında duruyordu. Yerinden kıpırdamadı.
Belediye güvenlik görevlisi sahneye çıktı. Mikrofon kesildi. Ama slayt ekranı hâlâ açıktı ve herşey okunuyordu.
Elif bağırdı:
“İntikam istemiyorum!” diye bağırdı. “Yargı istiyorum. Adil bir yargı!”
Tam o anda kalabalık arasından bir taş sahneye fırlatıldı. Elif’in başının yanından geçip sahnenin perdesini dalgalandırdı.
İçinde bir anlık başka bir düşünce belirdi. Belediye başkanının aracı sahnenin arkasındaydı. Planın ikinci kısmı vardı. Araca zarar vermek. Korku yaratmak. “Onlar” gibi olmak.
Elif’in çantasında küçük bir pet şişe benzin vardı. Çantasından pet şişedeki benzini çıkarıp halka göstererek; “Şu an benzini sahneye döküp Elektra olabilirdim…”
Belli ki Elif, bir anda kendisini Yunan mitolojisindeki Elektra yerine koymuş, çözümü Kan, ateş, yıkımda bulmuştu.
Sonra Sabri Hocaya baktı. Sabri Hoca hâlâ aynı noktada duruyordu.
O an Elif şunu fark etti; Asıl düşman sadece yolsuzluk değildi. Pasiflikti. Korkunun normalleşmesiydi.
Benzin dolu pet şişeyi yere bıraktı. “Çünkü yakarsam, tıpkı onların dilini konuşmuş olacaktım.” Dedi.
Video sanal medyada yayıldı. Soruşturma açıldı. Elif’e de seçilmiş belediye başkanına mukavemetten dava açıldı.
Kasaba değişmişti artık.
Birkaç gün sonra, Sabri Hoca Elif’in kapısını çaldı.
“Cesaret bulaşıcıymış,” dedi.
“Geç kalınmış cesaret hocam,” dedi Elif.
“Bir an Elektra gibi yakıp yıkıp öldürmek istedim ama yaşatarak öldürmenin en güzel intikam olduğunu anladım. Çünkü intikam kolaydı”.
Adil olmak zor.
Ve bazen en büyük eylem, ateşi yakmamaktı.
O günden sonra sis kasabanın üzerinden kalktı. Güneş ilk defa kasabanın üzerinde gerçek yüzünü gösterdi.
Efkan ÖTGÜN
"SON NOKTA" adlı kitabımdan
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.