2
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
45
Okunma

"Bazen masum bir pikniğin, bazen zamansız bir sevdanın kurbanıdır karabaş otu..."
Tabiat beyazın muhteşemliğini yeşile devretmişti. Tatlı sert esen batı rüzgarları, yamaçlara yağacak bereket yağmurlarının müjdeleyicisiydi bu sabah. Doğa kıpır kıpır tomurcuklanırken yabani çiçekler çoktan rengarenk açmışlardı. Ağaçların yeni filizlenmeye başlaması ile yeşilin her tonunu barındırıyordu bu dağ yamacı. Hayvanlar tatlı bir telaş içinde bir o yana bir bu yana koşturuyorlardı.
Dile gelmişti fıstıki, körpe çiçekler; üzerlerine konan hayvanlardan, onlarla olan alışverişlerinden bahsederken araya karabaş otunun da durumunu sıkıştırmayı ihmal etmiyorlardı. İç içe yaşayan birçok bitki komşuları karabaş otu yüzünden anlaşmazlığa düşerlerdi. Kuğu misali ince uzun dalların etrafına dolanmış mor çiçekleriyle her daim göz alırdı. Kimisi kıskanır, kimisi vakurlukla sıcaklığı yakıştırırdı. Gıptayla bahsedenler onun son günlerdeki haline hayıflanır olmuşlardı. Ara ara dalıp gitmesine bir anlam veremezler, bişiy demeden kendi aralarında çare arayışına girerlerdi.
Neydi acaba onun neşeli sohbetlerini bölen, sıcaklığına gölge düşüren?
Her daim vakur lakin bir o kadar da naif ve kırılgandı. Bu yamaçta ondan güzeli yoktu, bunu bilir ama böbürlenmezdi; fakat için için kendini buraya kısılmış hisseder ve hayal kurardı. Güzel, süslü bir bahçede birbirinden ünlü nadide çiçeklerle olmayı düşlerdi. Büyüklerinden kulak dolgunluğu vardı insanlara dair. Kimisi korku ile bahseder kimisi ise onların çiçekleri çok sevdiklerini, sabır ile yetiştirdiklerini söylerdi. Bu yamacın görülmeyen ama kulaktan kulağa geçen efsanesi idi insanlar. Tecessüs hali dur durak bilmezdi.
Karabaş otu tüm dedikodulara kulağını tıkar, hiç biriyle muhatap olmazdı. İnsanlardan bahsedildiğini duyduğu gün kopmuştu etrafından. Kendi türleri içinde bu kadar beğeniliyor ise kim bilir insan denilen o varlıklar görünce nasıl büyülenecek, değer verip baş tacı yapacaktı. Köklerinden ayrılmanın ne demek olduğunu bilmeden, onları sonsuz bir sevgi ile sarıp sarmalayacaklarını hayal ediyordu. Emindi, bunu hücrelerine kadar hissediyordu.
İki gün boyunca aralıksız yağan yağmurdan sonra Güneş tüm ihtişamı ile yine pırıl pırıldı. Rehavet içindeki acarlar uzaktan çığlık çığlığa duyulan sesle irkildi, bu yaramaz kelebeğin sesi idi:
“Geliyorrrr, geliyorrrrrr elinde bir dal parçasıyla insan geliyorrrr!”
Diye avaz avaz bağırıp hızla uçuyordu. Karabaş otunu bir heyecan sardı, işte o gün bu gündü! Lakin tam o an, her insan adımında can veren komşularının iniltisini duyduğunda içinde ilk kez bir ikilem baş gösterdi. Kökleri toprağa daha sıkı sarılmak için yalvarırken, kibri dallarını silkeleyip daha dik durması için onu zorluyordu. Toprağın o kadim "Gitme!" uyarısını, insanın "Aman Allah’ım, ne kadar güzel!" diyen bencil nidasına kurban etti.
İnsan, elindeki o soğuk metali karabaş otunun boynuna dayadığında, ot yaşadığı sızıyı hala "sevgiye giden bir bedel" sanıyordu. Küçük ıslak bir beze sarıldı solmasın diye. Gürültülü ve sarsıntılı bir yolculuğun sonunda, gökyüzünün olmadığı kapalı bir yere taşındı. İnsan onu içi su dolu, saydam ve soğuk bir nesneye yerleştirdi. Karabaş otu bir an için tahta çıktığını sandı; ama vazo, toprağın o karanlık ve sıcak şefkatinden yoksundu. Suyun içindeki o berraklık aslında bir maskeydi; ruhu çekilmiş bir sıvının içinde asılı kalmıştı.
İnsan karşısına geçip mutlu gülen yüzle ona bakarken, karabaş otu aslında bir canlı olarak değil, sadece bir "dekor" olarak görüldüğünü fark etti. Bir iki gün suyu değişti, sonra insanın ilgisi başka yerlere kaydı. Karabaş otu o saydam hapishanenin içinde unutuldu. Yaprakları diriliğini kaybetti, mor çiçekleri çürümeye başladı. Kendi isteğiyle hazırladığı bu hazin sonun ortasında, insanın onu gerçekten sevmediğini, sadece o anlık neşesi için onu köklerinden ettiğini anladı.
Son saatleriydi, çürük kokusu geliyordu yosun bağlamış sudan. İnsan geldi, yüzünü buruşturup bir hamlede onu ve o kirli suyu poşete döküverdi. Karabaş otu, hayallerinin bir çöp poşetinde biteceğini anladığı o son saniyede, pişmanlığını toprağa ulaştıramadan ruhunu teslim etti.
Seyide Doyran
5.0
100% (2)