3
Yorum
8
Beğeni
0,0
Puan
182
Okunma
Güneş, ceviz ağaçlarının yaprakları arasından sızarken, saklanmayı henüz öğrenememiş bir çocuk gibi kendini ele veriyordu.
Hayalet gibi terk edilmiş bu şehirde, birazdan sokaklar ve caddeler insan seliyle dolup taşacaktı.
İnsan… insan… insan…
Yeryüzünde kum taneleri kadar çoktular.
Metropolde yaşamanın en büyük dezavantajı kalabalık ve bitmeyen stresti.
Biraz abartsak, kaldırımda birbirlerini farkına bile varmadan ezip geçecek gibiydiler.
Ali, çok uzun zaman önce konuşmayı bırakmıştı.
Eski bir mengene gibi kapamıştı ağzını; ağzını açıp içinden bir harf almak neredeyse imkânsızdı.
Bu tercih, alınmış en isabetli karar gibi görünüyordu.
Çünkü onun durduğu noktada ve baktığı dünyada insan, konuştukça biraz daha eksiliyor, yavaş yavaş kayboluyordu.
Ali, insanlarla sosyalleşmeyi, kalabalıkların içinde bulunmayı kendisine yönelmiş bir tehdit gibi algılıyordu.
Zamanla kelimeleri de azalmıştı; bilgi dağarcığı daralıyor, dili yavaş yavaş konuşma yetisini yitiriyordu.
Günlük hayatını sürdürebilmek için artık belirli bir kelime sayısı yeterliydi ona. Fazlası gereksizdi, hatta tehlikeli.
Bazı zamanlar kendinden öyle çok korkardı ki…
Kendi üzerine gitmeyi, kendine soru sormayı, aklını kurcalamayı tehlikeli bulurdu.
Çünkü bazen insan en çok kendine düşmandı; insanın kendine yapacağı kötülüğün ne bir sınırı vardı ne de bir izahı.
Kelimeler eskir miydi?
Bir zamanlar Ali’nin içinde bulunduğu durumu anlatan kelimeler,
başı sıkıştığında imdadına yetişen kelimeler…
Yıllar geçince anlamını yitirir miydi?
Aynı kelimeler, modern insanın gözle görülmeyen,
ama bedeninde ve zihninde her gün büyüyen acılarını
gerçekten anlatmaya yeter miydi?
Belki de yeni bir dil bulmalıydı;
çağımız insanının içine düştüğü boşluğu,
yaşadığı çaresizliği ifade edip anlamlandıracak bir dil.
Ali için yaşamak, cam kırıkları üzerinde yürümek kadar sancılıydı.
Dünyaya geldiğine memnun ve mutlu değildi; her şey onun isteğinin ve iradesinin dışında gerçekleşmişti.
Hiç olmamak, var olmakla kıyaslandığında ona daha cazip geliyordu. Her türlü canlının hakkı yenirken, adaletsizliğe uğrayanları görürken,aklı ve vicdanı arasında sıkışıp kalmaktansa,
bulunduğu pozisyonu kaybetmemek adına bin türlü çirkinliğe göz yuman insanlar grubundan biri olmayacaktı.
Herkes yaşadığı hayatın kötülüğünden şikâyet eder.
Ama çoğu, o hayatın başrolünde kendisinin olduğunu hatırlamak istemez.
Öyleyse kötü olan hayat değil, biziz;
kötü oyuncularız.
Biz, bize dayatılan rolleri mi oynuyoruz,
yoksa kendimize uygun rolü seçmekten mi aciziz?
Ali, evden çıkarken bu sorularla yürüyordu.
Hayat sahnede cazı alkışlarken,
aslında içten içe arabeski severdi.
Bir gece kuzeyden esen rüzgâr, evlerde kapı, pencere, cam ne varsa indirmişti.
O gece kimine göre soğuktan, kimine göre yoksulluktan Ali ölmüştü.
Asıl sebep bunlardan hiçbiri değildi; insan umudunu kaybettiğinde başlıyordu kırılma noktası.
Ali’yi öldüren sevgisizlikti desem, acı bir gerçeğin karşısında bir ölünün ruhu incinir miydi?
Bu sefer susan yalnızca dili değildi.
Tüm organları birlikte katılmışlardı bu isyana;
sessizlik bile artık bir çığlıktı.
Artık onun da dikili bir taşı vardı…
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.