0
Yorum
4
Beğeni
0,0
Puan
92
Okunma
Duvardaki saat tam üçü gösteriyordu. Samsun’lu Serkan öğretmen uyandı. Göz bebekleri gecenin karanlığına alışmak istiyorcasına büyümeye başladı. Serkan önce yatağında doğruldu. Sonra ayaklarını yataktan aşağı sarkıtarak oturdu. Sanki üç saat önce uyumamış da günlerdir uyuyordu gibi bir hisse kapılmıştı. Yatağının dibinde hazır olan terliklerini ayağına geçirdi. Önce tuvalete gitti. İhtiyacını giderdi. Ufacık lojmanın içinde bir tur attı. Lojman girişteki ufak bir hol, ancak ayakta durup yemek yapacak kadar ufak tezgahı olan bir mutfaktan ve lojmanın giriş kapısından girildiğinde küçük iki odadan oluşuyordu.
Tayini bu ücra köye çıkalı daha altı ay olmamıştı. Önce o göreve başlamış ondan hemen birkaç gün sonra da Antalya’lı Harun gelmişti. Memleketlerinden bir çanta elbiselerini almış yola düşmüşlerdi. Tayinleri çıktığına hem çok sevinmişler hemde doğu Anadolu’nun en ücra yerine çıktığı için buna çok üzülmüşlerdi. İlk zamanlar ilçe merkezinde kalıp servisle sabahları köye gidip gelmeyi düşünmüşlerdi. Tanıdıkları birçok öğretmen arkadaşları öyle yapıyordu. Onlarda aynı şekilde devam etmek istiyordu. Ama köyün uzak, sarp bir vadiden geçtikten sonra iki dağın arasında olduğunu düşünmemişlerdi. İlçe de tanıştıkları diğer arkadaşlarının çalıştıkları okulların ya yol üzeri sürekli araç geçişi olan bir yerde ya da ilçe merkezine çok yakın oldukları için gidiş geliş yaptıklarını biliyorlardı. Onlar ise kırk beş kilometrelik uzak ve ücra bir köye gitmek zorundaydılar.
Başta köy minibüsü ile hafta da iki üç gün gidip gelmeye çalışmışlardı. Bu şekilde bu işin yürünemeyeceğini anladıklarında lojmanda gerekli olan ihtiyaçlarını alıp köye yerleşmişlerdi. Bu ücra yer mecburi son sığınakları olacaktı. Tayinleri çıkıncaya kadar idare etmeyi ve burada yaşamayı öğreneceklerdi. Her ne kadar kızgınlık anında küfürler savurup “Allah’ın bile unuttuğu bu yer” diye başladıklarında bile içlerindeki o umudu hep saklı tutuyorlardı. Elbet bir gün bu dağ köyünden tayinleri çıkacak ve gideceklerdi. Alışmak çok zor olacaktı. Belki de hiç alışamayacaklardı. Yine de o güne kadar mecburen beklemek zorundaydılar. O gün geldiğinde ise arkalarına bakmadan kaçacaklardı. Öyle düşünüyordu iki genç öğretmen. Belki de öyle olmasını umuyorlardı yarının karşılarına ne çıkaracaklarını bilmeden.
Dört yıl kalacakları bu köyde zamanın bu kadar hızlı geçeceğini düşünmemişlerdi. İlk gün geldiklerinde nasıl bir gün bir yıl kadar uzamıştıysa ayrıldıklarında da geçirdikleri dört yılın çok hızlı yol aldığını düşünmüşlerdi. Bedenlerini getirip ruhlarını memleketlerinde bırakmışlardı. Oysa ki şimdi ruhlarını bırakıp bedenlerini sürükleyerek götürüyorlardı. Gelirken ağlamışlardı. Giderken yine ağlıyorlardı. Kaldıkları süre içinde her evin çocuğu olmuşlar, her eve kendi evleriymiş gibi girip çıkmışlar ve çok güzel dostluklar kurmuşlardı. Birçok memur gittiği zaman bir daha dönmek istemiyordu. Çoğu da haksız değildi. Mecburi hizmetlerini yerine getirmiş, görevlerini icra etmişlerdi. Arkalarına bakmadan gitmek ve kuş uçmaz kervan geçmez bu yerlerden uzaklaşmak en doğal haklarıydı. Kimse onlara bir şey diyemezdi. ‘Gitmediğin yer senin değildir’ demişti Serkan’a babası. O da öğretmen arkadaşı Harun’da büyük bir burukluk ve üzgünlükle geldikleri bu köyden yine aynı duygularla ayrılıyorlardı. Sofralarında kendilerini evlerinde hissettikleri bu insanlara karşı minnettarlık duyuyorlardı. Dört yıl boyunca ikisini kardeşleri, çocukları gibi görmüşler ve öyle davranmışlardı. Genç öğretmenlere saygısızlık etmemişlerdi. Arada bir sesi bozuk radyo gibi çıkan olursa da o sesi iyice kısıp kapatmasını bu köylüler çok iyi beceriyordu. Çocuklarını getirdiklerinde bile ‘eti de senin kemiği de senin öğretmen’ deyip arkalarına bakmadan gidiyorlardı.
Burda öğretmen demek bilgelik demekti. Bilgi demekti. Geçmişin kör kuyularında yaşanan yanlışların geleceğe aktarılmaması demekti. Aydınlık demekti. Cana can kana kan vermek demekti. Öğretmen güneşi doğururdu sabahın seherinde. Onun bilgeliği sükuta erdiğinde topraklardan başlarını nice filizler uzatırdı. Fidanlara dönüşürdü geleceğin kalbinde. Öğretmen demek devlet demekti. Resmiyet demekti. Varolmak ve tozlu sayfalarda kaybolmamak demekti.
İki öğretmen köy meydanında minibüse binmeden orada ki herkesle uzun uzun tokalaşmış ve sarılmıştı. Minibüsün kapısında onları bekleyen muhtar Serkan öğretmene ikinci sefer sarıldığında gözyaşlarını tutamamıştı. Serkan öğretmeni çığ altında kalıp ölen oğlunun yerine koymuş adeta bir daha evlat acısı yaşıyordu. Genç öğretmende babası yaşındaki muhtara sarıldı yine. Bu sefer tokalaşmadı. Elinden tuttu öptü ve alnına götürdü. ‘Hakkını helal et muhtar, çok ekmeğini yedik, seni çok rahatsız ettik’ dedi. Muhtar ‘helalı hoş olsun. Yolunuz açık olsun’ diyerek onları uğurladı.
Minibüs 1980 model ford transitti. Serkan öğretmen camın kenarına oturdu. Arkadaşı Harun’da yanına oturdu. Çocuklardan birinin eline bir bardak su tutuşturulmuştu. Arkalarından su dökülecek ‘su gibi gidin’ deyimini davranışsal olarak göstereceklerdi. Minibüsün motoru kırk yıldır sigaradan harap olan bir çift akciğerin çıkardığı hırıltılı sesle ortalığa siyah bir duman ve pis bir koku yaydı. Sonra da yeni ayaklanmış bir bebek gibi yavaş yavaş köyün toprak yolundan süzülerek köyün dışına doğru yol almaya başladı.
Minibüs köyden dışarı çıktığında Serkan öğretmen kafasını çevirip gittikçe uzaklaşan köye bakıyordu. Şuan hiçbir şey düşünmüyor ve hissedemiyordu. Aklında olan tek şey tayininin çıktığı ilk yıldı. Yeni alışmaya çalıştığı bu yerde, bir günün bir yıl gibi geçtiği o yılın ilk kışında o menfur olayı hatırlamıştı.
İki öğretmen minibüsün içinden etrafı sessizce süzerek yeni hayatlarına doğru buruk bir sevinçle yol almaya başladıklarında Serkan öğretmen yine o günü hatırladı. Tek derslikli olan okulda kendisi sabah sekiz de dersine başlıyor ve on iki buçukta bitiriyordu. Arkadaşı Harun ise öğlen birde başlayıp beş buçukta bitiriyordu. Birleştirilmiş sınıfların olduğu tek derslikli okullarında Serkan dört ve beşinci sınıflara ders veriyordu. Harun ise birinci,ikinci,üçüncü sınıflara ders veriyordu. İkisi de öğretmenliği seviyordu. İdealistlerdi. Çocukların gözlerindeki ışığı gördüklerinde mutlu oluyorlardı. Ruhları huzura eriyor sanki bütün dünya onların olmuş gibi seviniyorlardı.
O gün Harun öğretmen dersini bitirdi. Sınıfın kapısına anahtarı sokup iki defa çevirdikten sonra koşar adımlarla adeta lojman fırlamıştı. Lojman ile derslik birleşikti. Tek bina idi. Taştan yapılmıştı. Binanın bir köşesinde derslik diğer köşesinde lojman yer alıyordu. Harun derse girdiği öğle vaktinde hava sıcaklığı eksi yirmi bir dereceyi bulmuştu. Oysa şimdi akşam olmuştu. Muhtemelen hissedilen ile beraber sıcaklık çok daha düşmüş olmalıydı. Harun kendini soğuktan kurtarmak istercesine can havliyle lojmana atmıştı. Lojmana girdiğinde içerisi sıcacıktı. Arkadaşı Serkan sobayı yakmıştı. Sobanın üstündeki alüminyum tencere de çorba fokur fokur kaynıyordu. Lavabonun kenarında büyük bir su kovasından maşrafa ile eline su döktü. Elini yüzünü böylece yıkamaya çalıştı. Lojmanlarının su deposu vardı. Fakat kışın bütün borular donduğu için depo dolu olsa da bir işe yaramıyordu. Çeşmeden bir damla su akmıyordu.
O akşam iki öğretmen beraber yemek yediler. Uzunca da sohbet ettiler. Serkan Antalya’yı Harun ise Samsun’u bol bol anlattı. İkisi de daha önce birbirlerinin memleketlerine gitmemişlerdi. Ama kader onları burada bir araya getirmişti. Hemen hemen her akşam rutin olarak kesilen elektrik bu akşam kesilmemiş yemekten sonra rahatça çaylarını içme fırsatı da bulmuşlardı. Saat gecenin on birini vurduğunda ikisi de yorganlarının altına girip uykuya geçtiler. Ertesi gün haftanın son günüydü. Haftasonu iki gün tatildi. Kardan tipiden yollar açık olursa onlarda köy minibüsü ile ilçeye gider biraz vakit geçirir ihtiyaçlarını alır gelirdi. Ama yollar sık sık kapanır köyde mahsur kalırlardı. Kaldıkları dört yıl boyunca her yıl başlarına gelmişti. Hatta bir defa ilçeye giderken yarı yoldan tipiye yakalanmışlarda kendilerini zar zır köye geri atmışlardı. Allahtan köyden çok uzaklaşmamışlardı o zaman.
Şimdi öyle değildi işte. Uyuduklarında saat gecenin on birini gösteriyordu. Serkan gece vakti kalkıp lavaboya gittiğinde saate bakmıştı. Üçün üzerinde idi akrep yelkovan ise beşi gösteriyordu. Arkadaşı Harun’a bakmıştı. Harun kafasını görünmeyecek şekilde yorganın altına saklamış uyuyordu. O da yatağına girip tekrar uykuya daldı. Rüyasında Manavgat şelalesinin orada olduğunu görmüştü. Yanında annesi babası ve güzel bir kız vardı. Ama kızın yüzünü tam olarak seçemiyordu. Varla yok arası birşeydi. Baktıkça daha da silikleşiyor sonra da birden yok oluyordu. Ama ne tesadüf ki kızın bedeni orada duruyordu. Baktığı yere doğru o da bakıyor ve orada kendini görüyordu. Sonra kendinin yanına geliyor kendinden iki kişi olduğunu görünce şaşkın şaşkın anne ve babasına bakıyor aniden uyanıyordu. Uyandığından başucuna yatmadan önce bıraktığı bir bardak sudan bir yudum aldı. Kalkıp tekrar arkadaşı Harun’a baktı. Harun’un kafası bütün bedeniyle halen yorganın altındaydı. İçinde Beko yazan duvar saatine başını kaldırıp baktı. Akrep bu sefer denize yaklaşmıştı. Yelkovan ise beşin üzerinde ruhsuzca durmuş gibiydi. Her yer karanlıktı. Evin içi de öyle. Halbuki şimdiye kadar günün aydınlanması gerekiyordu. Işıklar kesilse dahi dışarının aydınlığı içeriyi aydınlatırdı. Ama kapkara bir zifir vardı. ‘Muhtemelen yanılıyorumdur, saatin yine pili bitmiş ve durmuştur’ diye düşündü. Yine balını yastığa koydu. Koyduğu gibi uyumuştu.
Bu sefer rüyasında bir seyahate çıkıyordu. Yanında yine o yüzünü göremediği kız vardı. İyice bakmasına rağmen yüzünü bir türlü seçemiyordu. ‘Herhalde kör oldum’ diye düşündü rüyasında. Ama kör olsaydı diğer insanları nasıl görebiliyordu. Annesi ve babasının uzaktan ona el salladığını gördü. Bu kadar uzak olmasına rağmen onları net bir şekilde görüyordu. Yanındaki kıza baktı yüzü yine silikti. Tam belli olmuyordu. Sadece sarı saçlarının omuzlarından aşağı iki örükle düştüğünü gördü. Aniden Harun’un el salladığını gördü. Şimdi de deniz kenarındaydı. Su cam gibiydi. Ne kadar gidersen git altındaki kum tanelerini tek tek görebiliyordu. Bu kadar berrak suyu hiç görmemişti daha önce. Çok iyi yüzme bilirdi. Antalya’nın bir çok yerinde yüzmüştü. Çok güzel ve berrak yerler vardı. Ama bunu ilk defa görüyordu. Yüzdükçe Harun ondan uzaklaşıyor denizin derinliklerine doğru gidiyordu. Sürekli el sallıyor ona ‘gel’ diyordu. Kıyı da ise yüzünü halen seçemediği kız onu bekliyordu. Birden Harun’a doğru gitmeyi bırakmak istediği esnada bağırışlar duydu. Yüzünü çevirdi kıyıya doğru baktı. Tam o esna da kızın yüzü netleşti. Nişanlısı Ayla idi. Önce ki yaz mevsiminde nişanlanmış bir yıl sonra tayin istedikten sonra düğün için karar kılmışlardı. Antalya’ya tayini çıkmazsa dahi ilçe merkezine tayinini istedikten sonra düğünü yapmak istiyordu.
Ayla’nın yüzünü net bir şekilde artık gördüğünde bağırışlar iyice artmaya başlamıştı. Harun’un peşinden suya çok açılmış sanki sesler denizin derinliklerinden geliyordu. Birden suyun içinden muhtarın ve birkaç köylünün kafasını çıkardığını gördü. Ani bir refleksle kıyıya doğru kendini atmaya çalışırken aslında yüzmeyi hiç bilmediğini fark etti. ‘Peki ama bilmiyorsam denizin ortasına kadar nasıl yüzdüm’ dedi kendi kendine. Bu arada can havliyle suya batıp çıkmaya başladı. Suya her girdiğinde ağzına girip boğazını yakan o tuzlu suyun tadını midesinde hissediyordu. Ayla’nın yüzü yine silikleşmeye ve kaybolmaya başlıyordu. Uzaktan el sallayan annesi ise buğulu camın ardında bir sis gibi görünüyordu.
Tam o esnada muhtarın suyun altına dalıp onu havaya kaldırdığını ve suyun yüzeyine çıkardığını hissetti. Muhtar bir yunus balığı olmuştu. Onu sırtına almıştı. Harun ise kuyruğundan tutuyordu. ‘İyi ama Harun denizin ortasındaydı hangi ara balığın kuyruğundan tutup geldi’ diye düşündü. Balık onları kıyıya doğru çekerken Ayla’nın yüzünü, mavi gözlerini, beyaz tenini, incecik zarif bedenini net olarak gördü. Camdaki bunu yok olmuş annesinin aydınlık yüzünü farketmişti.
Serkan öğretmenin ter içinde aniden yatağından fırlamasıyla kaldıkları odanın camının kırılıp odanın içine düşmesi bir oldu. Odanın içi cam parçaları ve kar ile dolmuştu. Muhtar başını camdan uzattı ‘öğretmenler, öğretmenler’ diye iki defa seslendi. Serkan halen uykuda gibiydi. Yorgan Harun’un başının üzerindeydi. Halen bu vadide okulun tamamen çöp altında kaldıklarını bilmiyorlardı. Birçok defa uyuyup uyanmışlar. Özel ihtiyaçlarını görmüşler, susamışlar, su içmişler ve saatin bozuk olduğunu düşünüp tekrar yatağa girmişlerdi.
Köylüler tam otuz altı saat sonra onlara ulaşmışlardı. Öldürmeyen Allah öldürmemişti. Muhtarın oğlu çığ altında üç saat kalmış olmasına rağmen kurtarılamamıştı. ‘Her şey vaktini bekler’ demişti babası ona birgün. Hatırlamıyordu bile çoktan unutmuştu.
Köyden ayrılırken başını ford minibüsün camına dayayıp derin düşüncelere dalarken denizde yüzdüğü anı, yunus balığını ve Harun’un balığın kuyruğundan nasılda sıkı sıkı tuttuğunu gözlerinin önüne getirdi.
Hiç unutmamıştı. Hiç unutmayacaktı.