0
Yorum
6
Beğeni
5,0
Puan
109
Okunma
NÖBET
Bu metin bir tarih anlatısı değildir,
bir zaferin ya da yenilginin tozlu raflara kaldırılmış hikâyesi hiç değildir,
bu metin, devletlerin hangi anlarda zayıfladığını,
ve o zayıflığın tam ortasında bireyin nerede durması gerektiğini hatırlatan uzun bir uyarıdır.
Çünkü burada tehlike yalnızca sınır kapılarında beklemez,
tehlike bazen makam odalarında,
bazen alışılmış sessizliklerde,
bazen “benden sonra ne olursa olsun” diyen yorgun vicdanlarda büyür,
ve bir devlet, çoğu zaman dışarıdan vurulmadan önce içeriden çözülür.
Atatürk bunu romantik bir korku olarak değil,
soğukkanlı bir gerçeklik olarak söyler,
iktidarın gaflete düşebileceğini,
yanlışa sapabileceğini,
hatta ihanete varabilecek bir körlüğe sürüklenebileceğini açıkça yazar,
çünkü devlet dediğin şey yalnızca güçle değil,
ahlâkla, bilinçle ve sorumlulukla ayakta durur.
Ve işte tam bu noktada,
yük gençliğin omzuna bırakılır,
ama bu yük süslü bir idealle değil,
en ağır ihtimaller sıralanarak verilir,
orduların dağıtıldığı,
tersanelerin işgal edildiği,
iktidarın yönünü kaybettiği bir tablo çizilir,
çünkü gerçek sorumluluk,
ancak şartlar ağırlaştığında anlam kazanır.
Bu bir umutsuzluk resmi değildir,
bu bir kaçış çağrısı hiç değildir,
bu, “her şey kötü olabilir ama sen uyanık kalmak zorundasın” diyen açık bir hatırlatmadır.
Devletin devamlılığı,
kurumların sağlamlığı kadar,
bireyin bilincine bağlıdır,
çünkü bağımsızlık,
bir kez kazanılıp kenara bırakılan bir kazanım değil,
her gün yeniden korunması gereken kırılgan bir değerdir.
Bu koruma yalnızca cephede olmaz,
düşüncede olur,
eğitimde olur,
hukuka saygıda olur,
yanlışı kabullenmemekte olur,
toplumsal duyarlılığın diri tutulmasında olur.
Bayrak burada bir semboldür,
bir kumaş parçasından fazlasıdır,
devlet fikrinin görünür hâlidir,
ve ona gösterilen saygı,
aslında ortak geleceğe duyulan saygının ifadesidir,
bu yüzden bayrağa yönelen her saygısızlık,
bireysel bir davranış değil,
toplumsal bilinçteki bir aşınmanın işaretidir.
Gençliğe verilen görev,
sadece devleti kurtarmak değildir,
devleti doğru temeller üzerinde yaşatmaktır,
hukuka bağlı kalarak,
aklı rehber alarak,
sorumluluk duygusunu diri tutarak.
“Muhtaç olduğun kudret” denildiğinde,
orada bir üstünlük iddiası yoktur,
orada bir hatırlatma vardır,
özgüvenin, bilincin ve kararlılığın insanda zaten mevcut olduğu söylenir,
ama o kudret,
bilgiyle beslenmediğinde ham kalır,
sorumlulukla taşınmadığında anlamını yitirir.
Bu metin,
pasif vatandaşlığı reddeder,
sessizliği erdem saymaz,
“nasıl olsa birileri çözer” rahatlığını affetmez,
çünkü her birey,
bulunduğu yerde devletin bir parçasıdır,
ve o parça işlevini yitirdiğinde,
bütün zarar görür.
Sonuçta bu hitabe,
geçmişte kalmış bir söylev değil,
bugüne ve yarına bırakılmış bir nöbettir,
devletin varlığı yalnızca kurumlara değil,
bilinçli bireylere emanet edilmiştir,
ve bağımsızlık,
ancak bu bilinç sürdüğü sürece anlamını korur.
Çünkü unutma,
bağımsızlık bir miras değildir,
elden ele devredilen bir hatıra hiç değildir,
bağımsızlık,
her neslin yeniden omuzladığı uzun ve ağır bir nöbettir.
5.0
100% (1)