3
Yorum
9
Beğeni
5,0
Puan
166
Okunma

Evlerimiz mabetlerimizdir.
Mahalle, kapı numarası ya da eşyalar bir evi yuva yapmaya yetmez. Bir kapı aralandığında sizi karşılayan o ilk sıcaklık; taze reçelin buğusu, fırındaki kekin davetkar kokusu, ocakta kaynayan yemeğin ve hatta o en tanıdık emeğin, kavrulan soğanın kokusu... Ve hepsinin üzerinde, tüm bu kokuları bir ruha dönüştüren kadının varlığı... İşte ev o zaman evdir, o zaman yuvadır.
Kadın, aileyi huzura ve dış dünyaya bağlayan o en güçlü köprüdür; yol gösteren, yol açan, usul öğretendir. Onun dokunuşu sihirli bir toparlayıcıdır: Eşyaya değer, tertip olur; eşe değer, aşk olur; evlada değer, şefkat olur; çevreye değer, merhamet olur. Bunca hayata ve kalbe dokunabilen kadın, aslında evin içine sinmiş o unutulmaz kokunun ta kendisidir.
Yaşınız ne olursa olsun, o kapıyı yine o kadının açmasını istersiniz. Aşina olduğunuz kokuları arzu eder, gözleriniz dünyayı saran o hiç eskimeyen gülümsemeyi tekrar görmek ister. Elleriyle saçlarınıza dokunmasını, şifa olmasını beklersiniz. O kapı eşiği artık, hayatın tek karşılıksız sevgisini kaybetmişliğin eşiğidir. Acıdır o an hissedilen, dindiremediğiniz bir hasrettir; ta ki siz de gözlerinizi o sonsuz uykuya kapatana dek.
Kadının doğasında vardır unutulmamak isteği; daimi olmak, bulunduğu her alana imzasını atmak... Mabedinizde sizinle var olan o davetkar yemeklerin buğusu, gözlerinizdeki ışıltı, çocuklarınızdaki merhamet, eşinizdeki aşk ve yastığınızdaki sabun kokusu; aslında sizin bu dünyaya bıraktığınız en büyük mirasınızdır.
Siz gitseniz de mabediniz kalır, kokunuz kalır, izleriniz kalır. Çünkü ev; taştan, tuğladan, dört duvardan ibaret değildir. Bir kadının nefesidir, tutkusudur, sevgisidir. Ve bu koku; cennetin dünyadaki provasıdır.
Seyide Doyran
21.01.2026
5.0
100% (4)