3
Yorum
6
Beğeni
5,0
Puan
117
Okunma

“Klink.”
Bu sesi seviyorum. Her şeye rağmen bir şeylerin yolunda gittiğini fısıldıyor.
Otomattan yükselen mekanik ses “Tostunuz yedi dakika kırk üç saniye içerisinde hazır olacaktır.” diyor. Hemen arkamdan bir metro dolusu insan geçiyor. Bıyıklı, bıyıksız, uzun, traşlı, gözlüklü, takım elbiseli, sırt çantalı, koca göbekli envai çeşit kadın, adam, yaşlı, çocuk... Her sabah bunca insan sert bir lodosun peşi sıra savrulur gibi ısrarla nereye gidiyor anlamıyorum.
Kısa süre sonra Nur geliyor. Sağ elini omzuma atıyor. Sonra yanıma gelip mavi mavi bakıyor. “Benim gözlerim yeşil ama” diyor. Fakat bence gözleri mavi. Su mavisi. Cam göbeği. Petrol dişlisi gibi bir şey.
“Adamlar ne tuhaf” diyor. “Tost yapmak için makine icat etmişler.” Omuz silkiyorum. Ama içten içe ona hak vermiyor değilim.
Süre dolunca bir “Klink” sesi daha yükseliyor. Kese kağıdına sarılı halde tostum hazneden başını uzatıveriyor. Avuçlarıma alıyorum, sıcacık. Isırıyorum, uzuyor da uzuyor.
Yürüyen merdivenlerden Şule iniyor. Nur’a ne kadar benziyor. İsimlerinin çağrıştırdığı dahi aynı. Ardından bir başka köşeden Esra çıkıp geliyor. Adım attığı yerlerde bin çiçek. Bakıyorum çiçek tozları saçılıyor sanki eteklerinden. Derken Sümeyye tüm zarafetiyle köşe başında beliriyor. Nereden aklına gelmiş bilmiyorum ama elbisesinin sağ omzundan zarafet akıyor. Sonra aynı incelik çantasının sapına dolanıyor. Biz sonra bu nasıl da güzel bir şalmış diye tekrarlayıp duruyoruz. İstanbul İstanbul olalı böylesini görmemiş. Bense yine sırt çantamı yüklenmişim. İçine gençliğimi, arzularımı, umutlarımı, yalnızlığımı, hamlığımı doldurmuş gelmişim.
Bir “Klink” sesi daha yükseliyor makineden. Bizden sonra bir başkası daha tost yaptırmaya niyetlenmiş.
“Aaa ne güzel şey,” diyor Sümeyye. “Demek tostları artık böyle yapıyorlar.”
Sonra sanki az önce yaptıranlar biz değilmişiz gibi Nur ve ben de geçiyoruz makinenin karşısına.
Artarda “Klink, klink” sesleri yükseliyor.
“Makine yağı kokuyordur şimdi bunlar,” diye söyleniyor Esra. Hak veriyoruz. Ancak öyle ilginç ki alamıyoruz gözlerimizi otomattan.
Klink klink...
Tostunuz 4 dakika 32 saniye içerisinde hazır olacak.
Klink.
Klink klink...
Tostunuza avokado da ister misiniz?
Klink.
Parmesan peynirinin oranı yüzde on yedi olarak belirleniyor.
Klink.
Şule, “Bakın” diyor. “Derste yazacağımız hikayeyi buldum.”
“Bence” diyor Nur. “Bu otomatı yazmalıyız.”
Şule büyük bir sırrı açığa çıkarır gibi bizi etrafına topluyor. Sesi varla yok arası.
“Biliyor muydunuz,” diyor. “Aslında hepimiz Matrix’in içindeyiz. Robotlar da bunun ilk gösterimi.”
Her zaman en ilginç şeyleri Şule söylüyor. Otomat bir kez daha “Klink,” ediyor. Buharı üstünde tostlar insanların avuçlarını ısıtıyor. Metrodan insan seli durmaksızın akıyor. Ve biz beş kadın yürüyen merdivenlerle aşıyoruz yamaçları. Birbirimize daha da sıkı sarılıyoruz.
Otomat tekrar tekrar “Klink,” ediyor. İnsan yığınları devasa İstanbul seline takılıp gidiyor. Oysa biz duruyoruz. Bizim söyleyeceklerimiz var. Biz Matrix’e kafa tutuyoruz.
|Ayşe Gubar
5.0
100% (1)