1
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
57
Okunma
Geceden beri belime bir ağrı saplanıp durdu. İlaç dolabından geçen yıl aldığım kremi çıkarıp parmağımla sürdüm. Kramp gibi gelen ağrılar beni hoşnutsuz ediyordu. Umursamamaya çalışıyordum. Her zaman güçlü olma düşüncelerim vardı ya. Ayaklarım sahile gidip yürümek istiyordu. Biraz yürüdüğümde geçmişin çöreklenmiş anıları yine beynimde karınca gibi cirit atıyordu. Hatırlamak istemediğin şeyler daha çok gelip zihni meşgul ederdi. Biri gitmeden diğeri gelirdi.
Ninem “Güneş her derde devadır, sen güneşin sayesinde yaşadın” deyişi aklıma gedi. Havanın açık ve güneşli olması insanları dışarıya teşvik ediyordu. Başımı göğe kaldırdım, derin derin nefes alıp verdim. Bu işi bir kaç defa tekrarladım.
Güneş yükselmiş, ışınlarını ok gibi yeryüzüne göndermişti. Beni iyi hissettirmenin formülünü nasıl bilirdi bu güneş. O an zihni kemiren düşünceler nereye gitmişti anlamıyordum. Dinginleşip ve huzura kavuşmuştum.
“Güneşim seni ve yaradanını seviyorum” diye en az üç defa tekrarlardım. Bu cümle benim güneşle motivasyonum olmuştu. Dudaklarım yarım ay şekli, teşekkür gülümsemeyle tamamlanır, bunu bir alışkanlık haline getirmiştim. Kişisel gelişimcilerin 21 gün de bağır bağır anlattıkları uygulama buydu zannediyordum.
Uçsuz bucaksız deniz kenarına meditasyonumu yaparak gelmiştim. Yere eğilip sıcak kumların üzerine oturdum. Denize giren bir kadın sahilde oturan oğluna bir şey anlatmak istercesine bağırıyordu. Çocuğun tepki vermeyişinden duymadığını anladım. Yanına gidip yardımcı olayım derken kadın öfkeyle gelip beni iteledi. İnsan ne zaman bu kadar duyarsız olmuştu. Anlayıp dinlemeden bağırıp kızmaya öfkelenmeye bomba gibi hazır bir millet olmuştuk.
Hiç kimse bugün benim yükselen modumu düşüremezdi. Uçan martılar, sürüler halinde şenlikteydi.
Elimi denize soktum. Bakışlarım sonsuz mavinin içinde kaybolmuştu. Su ılıktı. Parmaklarımı yumuşak huylu kedi gibi okşuyordu. Ekim ayının sıcaklığı normalin üzerindeydi. Uzaktan büyük bir yolcu gemisi Kıbrıs’a doğru gidiyordu. Kulağımı dalgaların sesine verdim. Suyun sesi, geçmişte gittiğim psikolog doktorumu şıp diye hatırlattı. O an eski günlere gittim.
Doktorun annesi alman babası türk olduğundan Türkçeyi benden iyi konuşuyordu. On üç yaşına kadar çocukluğunun İstanbul ve Amasya’da geçirdiğini sohbette anlatmıştı. Türkçe bilmesine rahat konuşacağım için sevinmiştim. Büyükçe bir villaydı evi. Yazı hanesi evinin içindeydi. Kapıdan girince saksıda iki büyük çiçek vardı. İri yapraklısı deve tabanıydı. Tavana yaklaşmış olanda Benjamindi. Kare şeklinde odası sade ve düzenliydi. Uzak doğunun çay kokusu odaya sinmişti. “Çay içer misin hazır” deyip iki büyük antik porselen fincanı doldurdu. “Rahatlatır bu bizi” dedi. Kısa tanışmadan sonra teybe bir kaset koydu. Gözlerimi yumup, bedenimi rahat bir koltuğa yasladım. Kasette şırıl şırıl dereden akan su sesi vardı. Kuş seslerini duyuyordum. O derenin kenarında gezindiğimi hissettim. Derenin kendine has ot kokusuyla içime akıyor, damarlarımda geziniyordu sanki.
Deniz olan, göl olan, akar sulu yerleşim yerlerini oldum olası çok severdim. Denizin tuzu, iyot kokusu ve mineralleri varisli ayaklarıma iyi geldiğine her zaman şahit olmuştum. Ayaklarımı denizin suyuna bıraktım. Su hayattı. Yaşamın ta kendisiydi. Bilim insanları iki su dolu bardağını test etmişler. Birine güzel dua ve sevgi dolu cümleler söylemişler. Diğerini normal doldurup getirmişler. İçince sudaki farkı anlamışlar. Suyunda bir enerjisi olduğunu bir yerde okumuştum.
Sonraki gittiğimde konu, yavaş yavaş sorunları anlatmama gelmişti. Nereden başlıyacaktım. Ölümden döndüğümü, yalanları, güvensizliği, adaletsizliği, haksızlığı anlatayım. Dili serbest bırakınca yağ gibi aktı geldi. Anlattıkça konu konuyu açtı. Seans seans sorunlar kısım kısım masaya döküldü. Anlatmak rahatlatıyordu. Yargılamadan dinlerdi doktorum. Hasta için çok önemliydi bu. Ben anlattıkça doktorumda eşinden ayrıldığını, ikiz kızları olduğunu, yeni Hollandalı bir müzisyenle aşka yelken açtığını anlattı. “Kadının bacak arası sorunu hep olacak” sözünü deyince beraber utanmış bir şekilde gülmüştük.
Dalgaların sesi beni nereye götürdü. Bir gün Google amcaya o doktorun adını yazmıştım. Şaşırdım. 2011 de Frankfurt’ta öldüğü yazıyordu. İçimde cam kırıklarının sesi geliyor gibiydi. Üzgündüm. Bu dünyada misafirdik. Vakti dolan gizemli kara deliğe doğru gidiyordu. Işıklar içinde uyu doktorum M. Ö.
O gün sahil gezim, doktorumu hayal ederek, evin yolunu tutmuştum. Belimin ağrıdığını da unutarak dönmüştüm.
Feride
5.0
100% (2)