0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
33
Okunma
Memleketin bu kadar taşlaşmamış, benim bu kadar yaşlanmamış, insanların bu denli yozlaşmamış olduğu bir an var içimde. Dün kadar yakın, dün kadar uzak. Ne tam anlatabiliyorum ne de geçiştirebiliyorum. İzaha da mizaha da öyle muhtacım ki…
Çünkü bu özlem, kelimenin tam anlamıyla içimi deşecek cinsten.
O zamanlar memleket daha az betondu, daha çok nefesti. Sokaklar aceleye gelmezdi. İnsanlar birbirine çarpa çarpa değil, selam vererek yürürdü. Taş binalar değil, yüzler yaşlanırdı; ama yüzlerdeki yaşlanma bile bir vakar taşırdı.
Sokak çeşmeleri vardı. Akan su sadece susuzluğu değil, kalabalığın yorgunluğunu da alırdı. Avucunu dayayıp kana kana içtiğin o su, bugünkü plastik şişelerde satılan hiçbir şeye benzemezdi. Suyun bir hatırası; çeşmenin bir hikâyesi vardı.
Mahalle bakkalları vardı. Herkesin borcu defterde, gönlü bakkalın rafındaydı. Çocuklar tek tek değil, bir mahalle halinde büyürdü. Bakkal sadece ekmek satmazdı; nasihat verirdi, hâl hatır sorardı, bazen babadan önce azar çekerdi çocuğa.
Sütçüler geçerdi sokaktan. Cam şişelerin birbirine değen sesiyle uyanırdı mahalle. Sütün kaymağını anneler, sabahın bereketini evler paylaşırdı. Kapı pervazlarında kurşun kalem ucuyla işaretli olurdu süt bedeli. Herkes duru her şey tazeydi; Satanın da alanın da sütü bozuk değildi.
Ayı oynatılırdı Ayı… Bugün anlatınca masal gibi gelen, o günün sıradan sevinci. Çocukluğun korkuyla karışık merakı, bir sesle sokağa dökülürdü. Eğlence basit, ama sahiciydi.
Sarı telefon kulübeleri vardı. Akordiyon kapılarının arasından sızan mahremiyet… Büyük, orta, küçük jetonlar… Her birinin üzerinde başka bir parmak izi, başka bir telaş. Sevgiliye açılan telefonlar, gurbetten sılaya, sıladan gurbete hasret kokulu, özlem yüklü birkaç cümle… Konuşmalar kısa ama anlamlıydı; çünkü jeton bitmeden söylenecek çok şey vardı.
Aşklar vardı. Masumdu, tertemizdi. Göz göze gelmek yetiyordu bazen. Bir mendil, bir bakış, bir tesadüf… Aşk henüz kirlenmemişti; çünkü insanlar henüz bu kadar hesaplı değildi.
Aynı evde yaşayanlar yabancılar değil, aile vardı. Hayata hatalarıyla el ele yürek yüreğe tutunan aileler.Kapı çalınmadan girilen, çorbası taşınca paylaşılan aileler.
Ölüm de vardı, taziyede; acı yalnız bırakılmazdı. Bayram vardı; küsler barışır, çocuklar harçlıkla zengin olurdu. Düğün vardı, dernek vardı; bir arada olmanın hem adı hem de tadı vardı.
Akşamlar vardı… Lambalar bir bir yanınca sokaklar aydınlanır, insan ısınırdı. Pencerelerden sızan yemek kokuları birbirine karışır, hangi evde ne piştiği mahallece bilinirdi. Kimsenin sofrası tek başına kurulmazdı; eksik olan mutlaka bir yerden tamamlanırdı.
Çocuk sesleri vardı. Saklambaçta saklanılan yerler, köşe başlarında tutulan ebe, dizleri yara bere içinde ama gülmekten yorgun çocuklar…
Akşam ezanı ya da bir annenin "geç oldu gir içeri" sesi bitirirdi oyunu. Eve girildiğinde azarlanırdın belki ama bilirdin; o sesin içinde merhamet vardı.
Arkasında insan yoktu ama arkası yarınlar ile meşhur radyolar vardı. Televizyon tek kanaldı, hayat da öyle. Haberler herkes için aynıydı, yalan yayılmazdı.
Bir türkü çalınca sokak susardı. Ses, bir evden diğerine duvarları aşarak yüreklere giderdi yüreklere.
Beklemek vardı. Sabır vardı. Cevap hemen gelmezdi ama gelirdi. Mektup vardı. Her zarfın içindeki yazı, gönderenin kalbini taşırdı kalbini!
İsimle, lakapla, hikâyeyle tanımak vardı… Kim kimin çocuğu, kim kimin emaneti bilinirdi. Yanlış yapan yalnız kalmaz; doğru yapan alkış beklemezdi.
Ve insan vardı… Çırılçıplak olan tek şey insandı. Maskesiz, filtresiz, rol kesmeden. Olduğu gibiydi. Yanlış yapardı ama utanırdı. Doğruyu söylerdi ama kibirlenmezdi.
Bugün her şey var gibi ama hiçbir şey yok gibi. Herkes çok şey biliyor ama kimse kimseyi tanımıyor. Memleket büyüdü belki ama insan küçüldü.
Sadece bir zamana değil; bir hâle, bir ahlâka, bir insanlık biçimine özlemim.
Bir sokak çeşmesinin başına, bir mahalle bakkalının önüne, bir telefon kulübesinin içine... yemin ederim ki özlemim var.
Ya sizin?
Ramak Kaldı / Samim İğde