1
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
49
Okunma
İSKENDERUN-1
İskenderun’un sabahına kadar uyumadım. Dağ üzerinden Suriye’ye gitmeye karar verdim. Spor çantama yiyecek ve içecek kattım. Sabahın erken saatlerinde yola koyuldum.
Akçaya ırmağının geçtim. Portakal bahçelerinde ilerledim. Bir kaç tane bahçelerin çitinden geçtim dağa tırmanmaya başladım.
Dağın sol tarafından kıyı olan bölgeden-Hz. Ali’nin yardığı yerden-tırmanıyordum. Çam ağaçları arasından çıkıyordum.
Zirveye vardım. Orada portakal ağaçları gördüm. Dağı dönünce bir kaç tane eve rastladım. Bir evin önünde iki kişi oturuyor. Biri yaşlı. Bana baktı, nereye gittiği sordu. "Suriye’ye gidiyorum. Belki gitmem. Yoluma devam edeyim. Eve geç kalmayayım." dedim. Yaşlı Adam "Bu gece burada kal." dedi. "Yok ben gideyim." dedim, yanlarından uzaklaştım. İleride dağ yeniden yükseliyor. Oraya yürümek aklıma geldi. Hem köpek olacağı, hem eve geç kalacağımdan vazgeçtim.
Küçük bir kayalığı tırmanırken, spor çantamdan değil de bez çantadan, bir kaç tane tabak döküldü. İnip alamazdım. Baya zamanımı alacaktı. Kayalık zirveye çıkınca oturdum. Denizde güneşin batışını sonuna kadar izledim.
Geri dönüşe geçtim. Dağın araba yolunu tercih etmedim. Kestirmeden direkt inişe geçtim. İnerken çantalarımı bir ağacın dibinde sakladım. Yeniden inişe geçtim. Bir iki kayalık hendekten arkamı dönerek indim. En sonuncusu-olduğunu bilmiyorum-aynı yöntemle inerken birden boşluğa kafa üstü kayalık zemine düştüm. Hemen doğrulup "Ne olursun Allah’ın ölmeyelim" diye bir kaç defa Allah’a yalvardım. Ne acı ne yaralanma vardı. O uçurum 10 metreydi. Çantalarım hala o dağda. Arasam da bulunmaz. Karanlıkta iyi şekilde saklamıştım. Üzerini yapraklarda örtmüştüm.
İSKENDERUN-2
İskenderun’un çarşı durağındayım. Yanımda kısa boylu bir adam var. Bana işimi sordu. Çalışmadığımı söyledim. Kendisinin kamyonculuk yaptığı, yanında muavin bulunmadığını, yanında çalışıp çalışmayacağımı sordu. Kamyonun nerede olduğunu sordum. Kamyon garajda durduğunu söyledi. Beraberce oraya gittik.
Tedirgindim. İki kişi oturmuş çay içiyor. Şoförle ben de oturdum. Az sonra "Kamyon nerede bakabilir miyim." dedim. Adam bir sürü kamyonun arasında ileriyi tarif etti. Adamların bakış açısından çıkınca kaçmaya karar verdim. Hemen garajı terk ettim. Alanın duvarı yoktu. Kaçmak kolay oldu.
Bir gün yine çarşı durağındayım. Otobüs bekliyorum. O adam geldi. Bana niye kaçtığımı sordu. Hiç cevap vermeden durağı terk ettim.
İSKENDERUN-3
İskenderun’da akşam binaların arasında pavyon keşfettim. İçeriye geçip yukarıya çıktım. Müşteriler var. Bir gence soru sordum. İki turistmiş. Sorumu bir kaç kişiye daha sordum. Bodygard gelip beni dışarıya çıkardı. Az sonra o iki turistte dışarıya çıktı.
Turistlerin peşinden gidiyorum. Bana ingilizce büfe yeri sordular. İngilizce yerini tarif edip belli bir yere kadar peşime taktım. Sahile yaklaşırken o turistlere nereden geldiklerini İngilizce bir kaç defa sordum. Biri bana "No sex." dedi. Turistler çay bahçesini geçip deniz kıyısına geldiler.
Sahil çay bahçeleri kalabalıktı. İki turist çırılçıplak soyundu. Denize girdi. Onlardan cesaret alıp bende girdim. Denizde fazla durmadık, giyindik. İki turist çay bahçesine doğru yürüdü.
Önümde bağrış sesleri geldi. Karanlıkta dikkat edince biri o iki turiste "Milletin içinde utanmanız yok mu. Çıplak denize mi girilir." diyordu. Kavgayı etraftakiler ayırdı.
O kavgayı başlatan beni görünce "Sende onlarla beraber denize girdin. Gel bakalım benimle." dedi. Hemen ilerideki tavla oynayanların yanına gittik. Biraz oturdum orada.
Tavla oynamasını bitiren o kişi tekrar bana "Gel bakalım. Seninle görülecek hesabım var." dedi, yürümeye başladık. Kent Sinemasının orada sağ yoldan uzun boylu biri geliyordu. Benimle yürüyen kişi onunla konuşmaya başladı. Fırsat bu diyerek "Gidebilir miyim." dedim. "Tamam git. Bir daha buralarda gözükme." dedi. Oradan uzaklaştım.
İSKENDERUN-4
Murat’a çarşıya bir düğün davetine gittik. İlerleyen dakikalarda bana mezeciye gitme daveti yaptı. Yürüyerek oraya vardık. Murat bana parasının az olduğunu söyle. Ben "Parayı ben öderim ama sonra senden alırım." dedim. İçeriye girip mezelerle rakı içtik.
Düğüne geri döndük, salona girdik. Küçük bir yerdi. En arkaya oturdum. Birden kustum masaya. Elimle atıkları aşağı döktüm. Lora’da o salondaydı. Yanıma bir adam geldi. "Her tarafı batırmışsın be. İçmesini bilmiyorsan içme." dedi. Ayağa kalktım. Yürüdüm. Lora dönüp bana baktı.
Gece eve Murat’ların arabası ile geldik. Murat babasına beni anlatıyor, gülüyorlar. Bir hafta sonrası Orhantepede ki Ülkü Ocağı’na gittim. Murat ve Hüseyin de orada. Hüseyin ve bir kaç arkadaş masada oturuyoruz. Bir şeyler söyleyeceğimi sezinlemiş bana "Ne oldu." dedi. "Abinin bana içki borcu var. Verdiğim parayı isteyecektim." dedim. Hüseyin ocağın içinde ki abisi Murat’a söyledi. Murat söylendi. Dışarıya çıktık. Murat’a tepik attım bir şey yapamadı. Oradan ayrıldım.
İSKENDERUN-5
Alibeyhüyüğü kursundan İskenderun Dumlupınar kursuna nakil olacağım gün Hüseyin hoca bana "Tuna baban çağırıyor. Gidebilirsin." dedi. Hakan Ağaç’ı yanıma refakatçi verdi.
Ben spor çantamı hazırladım. Aşağı indim. Hakan’a "Ben kendim giderim. Yorulmana gerek yok." dedim. Israr edince isteğini kabul ettim. Yürüyerek Hakan çantamı ana yola kadar taşıdı.
Babam İskenderun’daydı. Beni Kemal eniştem Konya’dan yolcu etti. İskenderun’a iki defa tatile gitmiştim. Bu üçüncüsüydü.
İskenderun’da kimse beni karşılamadı. Babam yolları bildiğimi, yolu da tarif ederek söylemişti.
İskenderun’a geldiğimde yağmurun altında biraz yürüdüm. Minibüs durdurdum. "Orhantepe’ye gidiyor mu." diye sordum. Minibüse bindim. "Yağmurda niye böyle ıslandın." dedi. Durağı bulamadığımı söyledim. Şoför "Sorsaydın sana yardımcı olurlardı." dedi.
Eve geldim, üzerimi değiştirdim. Babam akşam gelince iki gün sonra beni kursa götüreceğini söyledi. Babama "Bir kaç gün tatil yapayım ondan sonra kursa gideyim." dedim. Babam izin vermedi.
İSKENDERUN-6
İskenderun 1994’te çalışmıyordum. Kendime iş bakmak için evden çıktım. İskenderun Belen yolu üzerinde 500 Evler inşaatı vardı. Önceden biliyordum. Çarşıya gidince bir minibüse binip oraya kadar gittim.
Yönetim binasına girdim. Görevliye "Çalışmak istiyorum. Burada işe girebilir miyim." dedim. Adam dosya çıkardı. Adımı ve soyadımı, adresimi sordu, yazdı. Bana "Hemen karşıda çalışıyorlar. Oraya git-adamın adını söyledi çalışacağını şöyle." dedi.
Tarif edilen inşaat bölümüne gittim. Öğlene kadar çalıştım. Yemek paydosunda işçiler bina alanındaki markete akın etti. Yemeği düşündüğüm için, biriktirdiğim harçlığımı yanıma almıştım. Marketten helva ve ekmek aldım. Karnımı doyurdum. Şu ihtiyacımı alanda ki çeşmeden içerek karşıladım.
Akşam eve geldim. Yürüyerek iş yerine gitmek çok zordu. Minibüsle gitmeye param yetmezdi. İşten çıkmaya karar verdim.
Ertesi gün çarşıya otobüsle, yürüyerek de inşaat alanına gittim. Oraya geldiğimde usta başımızı gördüm. "İşten ayrılacağım. Çalıştığım parayı alabilir miyim." dedim. Adam yerden taş aldı. Bana "Sıktır git." diye taş attı. Karşılık vermeden oradan ayrıldım.
İSKENDERUN-7
Bir gün büyük kardeşim, ben, annem İskenderun’dan Çumra’ya geldim. Babam görevde. Hasan Hüseyin dayımın kamyonu ile, kardeşim, Ahmet Cevizci, ben Konya’ya gittik Nilüfer’in banka müdürü onu Mersin’e tayin etmiş. Taşınması gerekiyordu.
Nilüfer’in evinde ki eşyaları beraberce kamyona taşıdık. Nilüfer evli değildi. Ailecek taşınıyorlardı. Beş altı ay Mersin’de kalması gerekiyordu.
Yola çıktık. Dağları geçtik uzun bir süre. Kamyonda yer olmadığı için, kardeşim, ben Ahmet, Mustafa arkada yolculuk yaptık.
Mersin’e gelince yükü hemen indirmedik. Evde yemek hazırlayıp yedik. Ardından ev eşyalarını eve taşıdık.
Dayım bizi denize götüreceğini söyledi. Kamyonla hep birlikte Konyaaltı Plajına gittik. Dayım soyunup denize girdi. Yüz metreyi yüzerek kıyıya çıktı. Ben şortla yürüyerek dayımın yanına gittim. Oradan dayımın kat ettiği mesafeyi yüzerek ben de aştım. Kayalıkta bekleyen kuzen ve teyzemlerin durduğu noktada denizden çıktım. Üzerimi giydim.
Eve geldik. Dayım Ahmet, ben ve kardeşimi kamyona bindirip gezdireceğim diye Mersin’den Adana’daki getirip bıraktı. Sonra çekti gitti. Yanımızda kuruş yoktu.
Tren saatinde trene bindik. kardeşim ve Ahmet gizlenerek başka bir vagona geçti. Ben gerideki vagonda yolculuk yaptım. Kondüktör korkusu ile Çumra’ya kadar gelip indik.
İSKENDERUN-8
İskenderun’dan annem, kardeşim ve ben Çumra’ya gelmiştim. Ertesi gün İsmail dayım beni traş etmek istedi. "Traş olurum ama askere gitmeyeceğim." dedim bir kaç kere. Dayıma kabul ettirdim. Üç numaraya beni traş etti.
Çumra’da videolu bir kahve vardı. Üç numara saç traşı ile oraya gittim. Kalabalığın içinde oturdum. Videoda karete filmi vardı.
Bir süre sonra bir adam elinde kamera ile içeri girdi, herkesi filme aldı, beni de. Adam Almanya’da bir kültür derneğinin çalışanı olduğunu, Almanya ile Türkiye arasında bağ kurmak için çekim yaptığını söyledi. Bir süre daha durdu. Sonra kahveden ayrıldı.
İSKENDERUN-9
Babam Hasan Durmuş ile arkdaştı. Benim askerliği tecil için yardımları oluyordu. Askeri hastanede sekreterdi ve başhekimi tanıyordu. Daha fazla maaş almak için okul derslerine çalışıp iki yıllık üniversiteyi bitirdi.
Bir gün babam ben, annem, Hasan Durmuş’lara ziyarete gittik. Onlar İskenderun girişinde ki kışlada askeri barakalarda kalıyordu. O’nun gibi kalan ailelerde vardı. Arabamız Doğan SLX ile gitmiştik. Babamın ilk Doğan arabasıyla.
Babam, Hasan Durmuş ve bir misafiri ile gece sandalyelere oturmuş konuşuyorlar. Durmuş’un iki küçük kızı var. Emine ve Saliha. Saliha’nın adını Babam koymuş.
Ben yanlarından elimde kulplu, cam bardakta çay ile gezmek için yanlarından ayrıldım. Gezmeyi abartıp askeri kışlanın çıkışına kadar geldim.
Nöbetçi kulübesinde iki asker nöbet tutuyor. Yanlarına oturup sohbet ettim biraz. Elimde içtiğim boş çay bardağı, ayağımla, ile ana yolun kenarına gömdüm. Bardak biraz görünüyor. Sigara içip babamı beklemeye başladım.
Bir hayli sonra Babam ve annem araba ile çıkışa geldi. Arabaya bindim. Babam "Seni aradık bulamadık. Burada çıkıştadır dedim. Bizi bekledin mi baya." dedi. "Canım sıkılmadı. Sigara içtim. Kattığım çayı içerek çıkışa geldim. Çıkışta bardağı ayağımla toprağa gömdüm. Görmen gerekirdi. Arabanın farları bardağa yansımış olmalı. Cam bardak olduğu için ışığı yansıtmıştır." dedim. Cevap vermedi. Annemle konuşmaya başladı. Yola devam ettik.
İSDKENDERUN-10
Orhantepe’nin parkından gelmiştim. Akşamdı ve evde kimse yoktu. Balkona çıktım.
Karşı binadan babamın sesini duyar gibi oldum. Dikkat kesildim, emin olmak için defalarca dinledim. Ses üçüncü kattan geliyordu. Lora beşinci katta yaşıyordu. Üçüncü kat tam alt hizadaydı. Oraya gitmek için içeriye girdim. Ayakkabılarımı giyip kapıyı kilitledim.
Binaya geldiğimde bir kaç kadın ve kız kaldırımda çay sefası yapıyordu. Karanlıkta Lora’nın annesini seçer gibi oldum.
Babamın kaldığı binaya girdim. Kapıyı çaldım. Evin sahibi polis adam açtı. "Babam burada mı." dedim. "Geç dedi." Babam beni görünce "Beni nasıl buldun." dedi. "Balkonda otururken sesini duydum." dedim. "Sesim ta oraya kadar gidiyor mu. Ta oradan sesim duyuluyor mu. Baya sesli konuşuyorum o zaman." dedi.
Misafirlikte on beş dakika durduk. Sonra gitmek için ayağa kalktık. Kapı önündeyiz. Basamaklarını biri iniyor. Ayak sesleri geliyor. Babam kapının önünde. Tam o anda Lora elinde çay tepsisi ile göründü. Beni görünce heyecanlandı. Tepsideki bardaklar birbirine değdi.
Babam "Hanım kızım dikkat et, bardakları kıracaksın." dedi. Lora aşağı indi. Peşinden biz aşağı inmeye başladık. Evde babama oraya niye gittiğini sordum. O üçüncü kattaki polis taşınacakmış. Babamı diğerlerini veda misafirliğine çağırmış.
İSKENDERUN-11
1993 yılının kış ayında Yağmur Kafe’ye ilk kez takılıyorum ve Okan diye biriyle tanıştım. Kafe bir ay sonra kapandı.
Bir gün Emirgan Çay Bahçesi’ne gidiyorum. Sinema köşesinde Okan ile karşılaştım. Benden kendisine hamburger ısmarlamasını, aç olduğunu, eve kadar açlıktan yürüyemediğini söyledi. Beraberce Emirgan’a gittik.
Masada kafede tanıdığım iki kişi var. Biri marka kot dükkanının sahibi bir genç ve Okan’ın kız arkadaşı Canan.
Okan bira sipariş etmemi söyledi. Garson geldi. Beş bira istedi. Ardından kendine hamburger istedi. "Bana da hamburger almazsan binaların parasını vermem." dedim. Okan’da "İki tane hamburger beş bira getir." dedi. Siparişler gelince Okan ayrı para verdi, ben ayrı para verdim.
Biranın tekini az sonra gelen altı yedi öğrenci ve öğretmenin gelip yan masada oturduğu, bir erkek öğrenci gizlice içti. Öğrenciler o adama öğretmenim diyordu. Diğer birayla ben ikinci içişim oldu.
Yerimizden kalktık geziyoruz. Okan ve kotcu arkadaşı önden, ben Canan ile arkadan gidiyorum. Canan’a okuyup okumadığını sordum. Cevap vermedi. Okan arkasına bakıp "Canan’la iyi anlaşıyorlar." dedi. Biraz sonra kotcu "Biz başka yere gideceğiz. Sen git istersen." dedi. Cevap vermeden oradan ayrıldım.
İSKENDERUN-12
1994’te Tarkan’ın konseri var. Yağmur Kafe’de hep Elvis diye tanındım ama bir iki defa Okan dalga geçti benimle. Elvis tek iletişim seçeneğimdi. Okan’a "Ben Elvis’in reenkarnasyonu olduğuma inanıyorum. Sende kendinin Elvis olduğuna inanabilirsin." demiştim.
Üzerimden dalga geçme psikolojisini atma fırsatı yakaladım. Emniyet konağına giden yolda Okan ve arkadaşı ile karşılaştım. Bana "Sen Elvis’sin ben Elvis’im" demeye başladı.
"Ne saçmalıyorsun. O laf kafede kaldı gitti. Saçmalama." dedim. Okan bozulunca yanımdan ayrılmak için arkasını döndüler. Seslendim. "Bu gün Tarkan’ın konseri var. Giderseniz karşılaşalım." dedim. Okan "Tamam." dedi, gittiler.
İSKENDERUN-13
Yağmur Kafe’nin tahtadan yapılmış, çalışanların uyuduğu üst kat vardı. Oraya çıktım. Yanıma Filiz geldi. Benimle konuşmuyor ama kendi kendine hareketler yapıyor.
Filiz iki elini birleştirip ters yönden burktu. Nasıl yaptığını sordum. Elimi eline alarak tarif etti. Denedim, başardım.
Filiz bir gün bende bir miktar para istedi. "Param yok." dedim. Filiz hep Canan’la takılırdı. Tahta kısımda bir kaç kez yanıma gelip oturdular. O tahta kısımda gençleri küfürlü bir kavgasına da rastladım.
Yağmur Kafe’ye Orhantepe’den arkadaş Atilla’da takılırdı. Bir gün kafede Atilla ile Okan kavga etti. Atilla "O çocukla dalga geçmeyeceksin. Ondan uzak duracaksın." diye saldırdığını gördüm. Atilla benim için kafedekilere "O’na Elvis demeyin. Adı Tuna. O’na Tuna deyin." demişti.
Bir Kürt grup vardı. Okan’a "Ben Hristiyanım." dediğimi duymuşlar. Bana kafa tutup "Sen Müslümansın." demeye başladılar. Onlara hemen çay sipariş ettim. Dertlerini anlamaya çalıştım. Biri iki gün sonra yukarıda bana bıçak çekti. "Sen Müslümansın." demeye başladı. Karşılık verdim. Yerimden kalkıp O duysun diye aşağı kafe için küfürlerle indim.
Bir gün yine kürt biri ile karşılaştım. Bana saçımı kesmemi söyledi. "Sana ne lan. İster keserim ister kesmem. Sana ne." diyerek Yağmur Kafe’den çıktım.
İskenderun-14
1992’de kardeşim İstanbul Tütün Eksperliği Üniversitesinden gelmişti. Çarşıya gitti elinde Tanrıların Arabaları adlı kitap var. Bir kaç gün sonra bir hayli sonra kardeşim okuluna dönünce o kitap aklıma geldi.
Hazırlanıp İsmet bakkalı durağına gittim. Otobüs gelince binip çarşıya gittim. Kütüphaneye gidip kaydımı yaptırdım. Aynı kitabı Tanrıların Arabaları’nı bende aldım. O sıralarda ’kitap okursam eve huzur gelir’ dedim.
Kütüphane iki katlıydı. Üstte öğrenciler ve görevliler için odalar vardı. Aşağı kısım kataloglarda kitap seçme ve alma yeriydi. Fişlerde kitabı seçip pusulaya yazıyorsun ve görevli kitabı getirip kağıdı kartın içine, oradan, kutunun içine koyuyordu. O kutuda tarih ayracı hergün değişirdi. On beş gün sonra kimin kitap getirmediği belli olurdu.
Kütüphanede iki kadın görevli, girişte inzibat görevlisi vardı. Kütüphaneye ’Antik Ege’ konulu bir kitap vermiştim. O kitabın parasını satın aldığım fotoğraf makinesini seyyarcıya satarak elde etmiş, kente yeni gelen, küçük bir ofiste, birinci katta, fuardan almıştım. O kitabı sonraları, yukarı katta başkalarıyla sergilemişlerdi.
’Stephen Kıng Kitaplık Polisi’ adında kitapta bağışladım. Babamın ’Hadigatul Evliya’ adlı kitabını da bağışlamıştım. Bir tane de Dumlupınar Kursundan cüzi bir miktara satın aldığım ’Mehmet Zihni Efendi Nimetül İslam’ adlı Osmanlıca kitabı da bağışladım.
Bir ara yanlışlıkla pazar günü kütüphaneye gittim. İki adam kütüphanenin giriş kısmını süpürüyor. Kitabı vereceğimi söyledim. Kapalı olduğunu söylediler. İtiraz ettiğimde sertleştiler. Ben de sert karşılık verdim. Kitabı girişteki sağ duvara bırakarak oradan ayrıldım.
Bir iki gün sonra tekrar kütüphaneye gittim. Müdürün benimle görüşmek istediğini söylediler. Yandaki çocuk kütüphanesine girdim. Meğerse yeri süpürenlerden biri müdürmüş. Bana kitap veremeyeceğini, babamla görüşmek istediği söyledi. Çıktım oradan.
Evde babama durumu anlattım. "Müdür seninle görüşmek istiyor." dedim. Babam görüşeceğini söyledi. Ertesi gün kütüphaneye gittim. Sorunsuzca ödünç kitap aldım. Aldığım kitap ’Eric von Daniken Tanrıların Arabaları’ydı.
İskenderun-15
Kütüphaneye geç saatlerde gittim. Kapanmasına az bir şey vardı. Kadın görevliye alacağım kitabının pusulasını uzattım.
O an içeriye ortaokul yaşlarında bir kız girdi. Kadın görevliye "Anne ne olur bu gitsin." dedi. Beni kastediyordu. Orada okuyucu olan sadece bendim. Ses çıkarmadım.
Kızın annesi görevli "Ne kadar ayıp, hiç öyle şey denir mi." dedi, sonra kızı ile başka şeyler konuştu. Ben kitabımı alıp oradan çıktım.
İskenderun-16
İskenderun’da bir gün kütüphaneden kitap aldım ve eve gelene kadar kitabı kaybettiğimi fark edemedim. Kursta kaybedebileceğim aklıma geldi. Bir kaç gün ilgilenemedim.
Kitabımı gidip kursta aramaya karar verdim. Oraya vardığımda ikinci katta kursun çalışma odasında ki kütüphaneyi araştırdım. Bir tane halk kütüphanesi kayıtlı kitap buldum. Gizlice kurstan çıktım. Kütüphaneye gittim.
O an kütüphanede genç bir kız görev bölümünde içeri kısımdaydı. O’ndan başka görevli kimse yok. Kitabı verdim. Tam kartımı alıp bakacakken, kartı elinden alıp, içindeki pusulayı çektim. Kız söylendi. "Kitabı getirdim işte. Bakmayacaksın." dedim. Baksaydı kitabın adı ile pusulada ki ad birbirini tutmayacaktı. Sonra kütüphaneden çıktım.
Aradan iki hafta geçti. Çarşıdayım. Eve geleceğimde her zaman ķöprünün yanından geçiyorum. Köprünün altında üç dükkan var. Biri seslendi. Baktım bulamadım. Bir daha seslenme duydum. Baktım bir genç. "Bu kitabı sen bıraktın. Almayı unutmuşsun." dedi. Baktım kaybettiğim kütüphane Kitabı. Hemen geri dönüp kütüphaneye gittim.
Kitabı verirken "Bunu fiş yapılmadan aldım." dedim. Yalana uygun davranmıştım. Yeni bir kitap alıp dışarıya çıktım. Dumlupınar yurduna gittim. İnzibattaki talebeye kurstan yanlışlıkla aldığım kitabı anlattım. Sahibine kitabı kütüphaneye verdiğimi söylemesini istedim. Oradan eve geldim.
İskenderun-17
İskenderun’da bir gün sabaha kadar uyumamıştım. Ezan sesine benzemeyen bir ses duydum. Balkona çıkıp dikkat kesildim.
Ezan değildi. Adam hoparlörden çağrı yapıyordu. Anlamaya çalıştım. İnsanları çağırıyordu. "Halkımıza çağrıdır. Caminin yanına toplanma çağrısı. Ormanlık alanda yangın çıktı. Söndürmek için vatandaşlar gerekli olan, kazma, kürek gibi eşyaları alsın. Askeri minibüsle yangın yerine gideceğiz." dedi.
Az sonra çok uzakta yangını gördüm. Hazırlanıp dışarıya çıktım. Akçay mahallesine doğru inişe geçtim. Irmağı geçip telaşlı insan aradım. Buldum. Askeri bir minibüs vardı. İki askerden biri aşağıda. Bindim. Benim yanıma az sonra bir kaç kişi daha bindi. Hareket ettik.
Orman yolunu çıktık. Alana arabadan inip yürüyerek çıktık. Ben de kürekle bir kaç ateşi söndürdüm. Orada uzun süre kaldık. Sonra askeri minibüse bindik. İçlerinden biri bana "Hocanın oğlu da yardıma gelmiş. Diğerleri uyurken çıkmış gelmiş." diye bir iki övdü beni. Aşağı gelince arabadan indik. Ben eve gittim.
İskenderun-18
Mustafa Deniz üçüncü katta oturuyor. Bir gün bana bir işçiyle bodrumu temizlememi istedi. "Bir paket Maltepe alırsan temizlerim." dedim. "Tamam." dedi.
İşçi aşağı polis lojmanları önündeki gecekonduda yaşıyor. O gelince işe başladık. Apartmanın bir geniş on küçük kömürlüğü var. Baya pislik dolu. Tozlu eşyalar, giysiler, çuvallar, kartonlar dolu.
O işçi toplanan pisliği yandaki pencereden atıyor ben, el arabasına dolduruyorum. İşçiye nereye döneceğimi sordum. İleride apartmanların arası olan boş araziye dökmemi istedi. "Bir şey diyen olursa." dedim. "Bir şey olmaz. Dök." dedi.
Oraya bir kaç kez el arabası döktüm. Bir kadın gelip "Niye oraya dönüyorsun. Milleti gözünün önünde çöp olur mu." dedi. Resmi bir iki cevap verdim. "Ben dökerim." dedim. Sonraki gelişim de kadın gitmiş. Üç defa daha çöp dökünce iş bitti, bodrum tertemiz oldu.
Hemen Mustafa Deniz’in evine çıktım. "Sigarayı almaya geldim. Bodrum temizledik." dedim, bir tane elinde Maltepe sigarası ile gelip onu bana verdi.
İSKENDERUN-19
İskenderun’da Çumra’ya gelmiştik. Leyla babaannemlerde kalıyoruz. Arkadaşlarla kardeşim ve ben Ahmet Kürtmen’lerin evinde hep toplanıyoruz.
İskenderun’a döneceğimizde Ahmet Kürtmen, kardeşime, fişli iki hoparlörlü beyaz bir volkmen verdi. Çok hoşuma gitti.
İskenderun’a geldiğimizde bir süre sonra o volkmeni kardeşim sakladı. Kardeşim üniversiteye dönünce o volkmeni evde çok aradım bulamadım. Belki bodrum kata sandığımız saklamıştır dedim.
Ortak kullanılan büyük bodrumun anahtarını aldım, aşağı indim. Aşağı inip bodrumun kapısını açtım. Elektrik lambası bozuk. Plan yaptım. Bir derneğin ucuna çaput sardım, üzerine zeytinyağı döktüm, bodruma indim.
Meşaleyi çakmakla yakıp kolon direğine sapladım. Tahta eşya sandığımızı gördüm. Açınca Ahmet Kürtmen’in volkmeni orada. Alıp bodrumdan kapıyı kilitleyerek çıktım.
Az sonra telaşlıca sesler geliyor. Biri kapımızı çaldı, apartmanda yangın olduğunu söyledi. Baktım komşular bodrum kapısına birikmiş. "Bekleyin beni. Dumanın nereden geldiği biliyorum." dedim eve çıkıp anahtarı alıp aşağı indim.
Kapıyı açtığımda "Buranın lambası çalışmıyordu. Sandığımızda bir sey alacaktım. Meşale yakıp aydınlık olsun dedim, meşaleyi ilerde unutmuşum." dedim. Duman kaynağı meşaleyi alıp bodrumun çıkış kapısından, perdeli penceresinden dışarıya attım. Bir iki söylendiler. Ali Karbi’nin karısı Emine Karbi "Bir daha tehlikeli şeyler yapma. Binayı yakardın." filan dedi.
İSKENDERUN-20
Evimizi İskenderun’dan Çumra’ya taşıma günümüzdü. Babam araba ile Abacılı’daki Fatih yurduna gitti. Abacılı hemen Orhantepe’den sonra başlıyor. Yurt yakın.
Babam döndüğünde talebeleri ve hocayı beklemeye başladık. Balkonda etrafa bakıyorum. Talebeler araba ile gelince babama söyledim. Aşağı indik.
Babam, kardeşim, hoca, ben, annem, eşyaları aşağı kamyona taşıyoruz. Kamyon Hasan Durmuş’un kardeşinin. İki talebe aşağıda gelen eşyaları alıp yerleştiriyor. Yedi talebe vardı. Biraz evden ésya taşıdım.
Yorulmuşum. Doğan SLX’in yanında karşı binanın birinci katında oturan, Nüfuscunun oğlu Kubilay var. Yusuf ile yaşıt. O’na "Gel arabada oturalım. Sen şoför koltuğunda otur." dedim. Bana "Onlar çalışıyor, sen niye yardım etmiyorsun." dedi. "Yorulmuyorlar. Taşıyanlar baya çok. Yorulsalardı yardım ederdim." dedim.
Eşya taşıma bitince Babam hocaya söylediğinden daha fazla para verdi. "Bunlarda talebelerin harçlığı olsun." dedi. Doğan SLX ile yola koyulduk. Adana üzerinden otobanda yol aldık.
Çumra’ya öğlen saat 1’de geldik. Akşama doğru ailecek Yusuf amcadayız, telefon geldi. Kamyon gelmiş, evin adresini sordu. Hasan Durmuş’un kardeşi adresi bulamadığını söyledi. Araya girdim. Hükümet binasının oraya gelsin. Biz gider peşimizden gelir." dedim. Babam uygun buldu, öyle yaptık.
Ali ve Mustafa eşya indirmeniz yardım etti. O gün sadece küçük eşyaları yerleştirdik. Ev dağınık şekildeydi ama divanlarda uyuduk.
İSKENDERUN-21
Orhantepe’de Olcay, Okan ve iki arkadaş ile tepede geziyoruz. Kestirmeden Abacılı’yı çıkıyoruz.
Bir tel örğüye geldik. Oradan geçtik. Abacılı yoluna asfalttan dönüşe geçtik. Sohbet ederek ilerliyoruz. Onların konuşmalarını dinliyorum.
Bir süre böyle ilerledik. Geriden mobilet geliyor. Bize çarpacak diye sol tarafa geçtim. Aksilik bu ya mobilet geçmek için sol tarafı seçmiş.
Bodoslama bana çarptı. Mobiletli bizden daha genç. Çocuk ayağa kalktı. Motorunu kaldırıp oradan uzaklaştı. Ben de ayağa kalktım. Tam o anda yanımızdaki evden bir adam çıktı.
Durumuma baktı. Eli ile kolumu tuttu. Ben küçük, kalmış deriyi, sol üst bileğinden koparmaya çalışacakken adam "Dur koparma. Yara bandı getireyim. Sardık mı bir kaç güne kadar deri yapışır." dedi. Gitti yara bandı getirdi. Eli ile yarayı yapıştırdı.
Adama teşekkür ettim. Arkadaşlarla oradan ayrıldık. Abacılı’nın içinden geçip Orhantepe’ye vardık.
İSKENDERUN-22
Arkadaşlarla yukarı yolun, bir metre yükseklikteki apartman duvarına oturup sohbet ediyoruz.
Hayli sonra bizim yaşlarda, Abacılı tarafından bir genç geliyor. Yanımıza gelince bana mobiletle çarpanın tanıdığı olduğunu söyledi. Olayı çarpanın ağzıyla anlattı. "Onun adına senden özür dilerim. Sana çarpınca korkusundan hemen gitmiş." dedi.
Ona "Önemli değil. Pek bir şey olmadı. Küçük bir yara oldu." dedim. Sonra o ilerlediği istikamete doğru gitti.
Biraz zaman geçmişti yanımızdan, Murat Çokrak’ın kız kardeşi Hatice, Maviş ve Lora geçti. Ben Lora geçti diye heyecanlandım. Bunlar geri de gelir dedim.
Baktım uzaktan dönüş yaptılar geliyorlar. Lora ile karşılaşmaktan utandım. Okan’a "Lora Mustafa seni seviyor, de." dedim, arkamızda ki apartmanın gerisine saklandım.
Apartmanın bahçesi var, saklandığım mesafe uzak. O bahçenin duvarında oturuyoruz ve ben aşağı kısma geçmiştim. Lora ve Hatice geldi. Arkadaşlarla el sıkıştı. Biraz konuştular ve uzaklaştılar.
Ben saklandığım yerden arkadaşların yanına geldim. Okan’a " Lora’ya sevdiğimi söyledin mi." dedim. "Ne söyledin. Ben bir şey bilmiyorum ki." dedi. Üstelemedim.
İSKENDERUN-23
Bir gün çarşıdan otobüsle geldim. Yolun yukarısında ineceğim. Önümden Lora’nın kardeşi Can indi. Dalga geçmek istememiştim. Bilmiyordum.
Aşağıya indim. Can’a "Tanrı seni korusun." dedim elimle ona haç işareti yaptım. Bir şey demedi. Evlerimize gittik. İki gün sonra arkadaşlarla aynı mekanda geziyoruz. Mekan apartmanların arası.
Lora, Hatice ile oturmuş konuşuyor. Can bisikleti ile oralarda geziyor. Yanımda yavaşlayınca "Naber genç." diye hafifçe takıldım. Bana ters ters bakıyor. Aşağı doğru uzaklaştım. Arkamdan Can’ın sesini duydum. Bana küfrediyor.
Eğilip kocaman bir taş aldı, bana fırlattı. Bana değmedi. Taş yuvarlanarak yanımdan geçti. Yanımda top oynayan gençlerden biri. "Sana taş atıyor. Sen de karşılık ver. Niye bir şey yapmıyorsun." dedi. "Boş ver, atarsa atsın." Dedim.
Lora yerinden kalkıp Can’ın yanına geldi. Sesini duyuyorum. "Çabuk özür dile ondan. Özür dilediğini duyacağım " diyordu. Lora uzaklaşınca Can’a doğru yürüdüm. Can hemen "Özür dilerim." dedim. Ben de "O günkü hareketimden dolayı özür dilerim." dedim.
Bir kaç gün sonra Ramazan pidesi almak istedim. O günlerde Ramazan Bayramı yakındı. Apartmandan çıkınca Can ile karşılaştım. Benden kavga için özür diledi.
Can’a "Ablanı seviyorum. Böyle açıkça söylenmez ama bil." dedim. Can "Olur öyle şeyler. İnsanlar bazen birbirilerini sever." dedi. Nereye gittiğini sordum. Fırına gittiğini söyledi. Fırın sipariş üzerine pide yapıyordu. Son kalan hazır pide vardı. Onları aldı gitti. Sıra bana geldi. Bende bekledim. Pidelerim pişince parasını verip aldım, eve geldim.
İSKENDERUN-24
İskenderun’dan İstanbul’a babam, annem ve ben, Doğan SLX arabamızla ziyaret için yola çıktık. Bolu’da Kemal Coşkun’un evine misafir olduk. Sonra ayrıldık.
İstanbul’da polis otelinde bir gece kaldık. Ertesi gün araba ile ’Eyüp Sultan, Sultan Ahmet Cami’sini, Ayasofya Cami’sini gezdik. En son Karacaahmet Mezarlığı’na gidip Süleyman Hilmi Tunahan’ı ziyaret ettik.
Eyüp Sultan’da iken yolda atıştırırız diye annem pasta yapmıştı. Beş altı tane kalmıştı. Babama "Pasta İskenderun’a kadar dayanmaz. Sen de yemiyorsun, ben de. Pastaları şuradaki Çin’li turist aileye verecegim" dedim.
Turist aile, aba, eşi ve iki erkek gençten ibaretti. Pastayı verdim. Baba pastadan yemeye başladı. İki oğlu pastaya uzanıyor ama baba vermiyordu. Bir süre sonra verdi.
Dönüş yolu Bolu’da Kemal Çoskun’un yanına uğradık. Annem abinin evinde. Babam ve ben abinin çarşıdaki ofisine geldik.
Babamla abi konuşuyor. Bir ara abiden kalem istedim. Salondaki bir kitaptan yazı yazacağımı söyledim. Bu seferde kağıt yok. Kağıtta istedim. Abi bana boş bir dosya verdi. Fuzuli’nin Gorgeç adında gazelini baştan sona yazdım. Kalemi geri iade ettim.
Dönüş zamanı gelmişti. Babam ve Kemal abi ile evlerine gittik. Annemi alıp yola koyulduk.
Çumra’ya geldiğimizde annem annesinde kaldı. Babam ve ben babaannem Leyla’da kaldık. Uyumadan önce Fuzuli’nin Görgeç gazelini bir şey olmaz diye inceledikten sonra mabeyne bıraktım. Sabah yatağımdayım ve uyanığım. Ramazan’ın sesi geliyor. Benim gazel ile ilgili konuşuyor.
Babaannem "Mustafa’nın olmalı. Gece elinde bir kağıt vardı, bakıyordu." dedi. Ramazan gidince kalktım. Kağıdıma baktım yok. Babaanneme sordum. Bilmediğini söyledi.
Gazelin içindeki yazılanları unutmuştum. 1993’ten 2016’ya kadar ara ara hatırlamaya çalıştım ama aklıma gelmedi. Tesadüf eseri gazelin ’görgeç’ ile bittiğini hatırladım. Heyecanla internette araştırıp buldum.
Çumra’da bir kaç gün kaldık. Sonra İskenderun’a Gavur İmam yolundan gittik. Selma ablada bir saat kalıp İskenderun’a yola çıktık. Habersiz alınan gazelimi ne anneme söyledim ne babama ne başka birine. İnternette bulunca heyecanla anneme söyledim.
İSKENDERUN-25
Orhantepe’de bir genç vardı. Benden altı yedi yaş küçük. Sevgisinden ama ben anlayamadım, o tür bana takılmaya tolerans gösteremedim. Koluna taş ile hafifçe vurmuştum. O mahalleli gençlere benim yaşımdakilere söylemiş. Bir gün Olcay ve Okan ile geziyoruz. Onlarla karşılaştık. Bana O gence niye vurduğumu sordular. "Kavga etmeye müsait değilim." dedim, bir dalaşmadan son anda kurtuldum. Olcay o gün ve sonrası "Kavga etmeye müsait değil misin." diye benimle tiğ geçti. Sonra Olcay bir gün Ülkü ocağında "Ben solcuyum." deyince okkalı bir dayak yemiş.
Bana hep Elvis derlerdi. Lakabımdan dolayı İsmet bakkalın oğlu biraz dalga geçerdi. Biri daha vardı. Ülkü ocağında karşılaşırdık. O faullerime takmıştı bir gün. Faullerime belden aşağı bir benzetme yapmış, kesmemi istemisti. Baya bir araz yaşadım, atlattım. O’na da karşılık vermemiştim.
Hüseyin vardı kilolu. Bir kaç yaş büyüğü ve onunda büyüğü üç kardeştirler. Hüseyin ve yaşıt arkadaşları ile dört beş defa gezmiş, onlara hep sigara vermistim. Hüseyin’in en büyükleri ile bir gün durakta karşılaştım. Arkadaşı ile yapacağı bir kavgadan bahsediyor. "Kazan mübarek olsun." dedim. Baya güldü. "Savaşa mı gidiyoruz." demişti.
Ülkü ocağındayım bir gün. Benimle dalga geçenler elime değnek vererek Elvis taklidi yapmamı istediler. Yanımda Elvis’in kaseti vardı. Teybe koyup çaldılar. Yapabildiğim kadar ağzımı şarkıya uyduruyorum. Ağzımı hareket ettiriyorum.
Taklit sonrası biri "Bu Antalya’ya gitse, şarkı söylese kızlar hayran kalır." dedi. O bir ara Ümit ile bizim eve de gelmiş, ben fotoğraflarını çekmiştim. Kardeşim de hala duruyor.
İSKENDERUN-26
Ümit’i Orhantepe’deki düğünde tanıdım. Konuşarak onunla tanıştım. Sonra eve gittim. Düğün hemen ilerideydi. Balkondan bakıyorum. Murat Karbi’nin kardeşi Hüseyin ile kilolu Hüseyin kavga ediyor. Biraz kavga ettiler ayrıldılar.
Hüseyin Karbi düğüne geçti. Hemen aşağı inip yanına gittim. Niye kavga ettiğini sordum söylemedi. Bana "Kardeşime sakın söyleme. Başını belaya sokar." dedi. Ümit ve Hüseyin müziğe daldı. Oradan ayrıldım.
Murat Karbi ile karşılaştım. Kavgayı anlattım. Köpürdü. Eline bıçak aldı, o Hüseyin’i bulmak için mahallenin çıkışında ki kahveye kadar beraber gittik. Bulamadı, bulmasını da istemiyordum.
Ertesi gün Murat Karbi ile mahallenin park spor sahasına gittik. Kilolu Hüseyin’in abisi ile karşılaştık. Murat Karbi ile dünkü kavga için ağız dalaşı yapıyor. Murat polis oğlu olduğunu bir şey yapamayacağını söylüyor. O’da adam toplayıp saldıracağını söylüyor. Kavga olmadan oradan ayrıldık.
İSKENDERUN-27
Akşama yakındı. Kapı çaldı. Hüseyin Karbi "Abin dışarıda seni çağırıyor." dedi. Üstüm hazırdı. Peşinden gittim. Kardeşim yolun kenarına minibüsü park etmiş. Bindim.
Kardeşim "Hüseyin Mustafa gelmesin diyor. Olur mu dedim. Babasının arabası, sahibi sayılır, dedim." şeklinde konuştu. Arabayı çalıştırdı, yola koyulduk. O gün yılbaşıydı.
Demirçelik lojmanlarının bulunduğu sitenin içinde bar var ve orada eğleniriz diye gidiyoruz. Kapıdan sorunsuz geçtik. Bara varınca minibüsten indik.
Barın iki bölümü var gençler için ve daha gençler için. Biz daha gençler için kısma geçtik. Kızlar ve oğlanlar karışık dans ediyor. Country şarkısı ve popüler yabancı şarkılar var, dans ettik biraz. Yarım saat orda kaldık ve ayrıldık.
Minibüste kardeşim şoför, Atilla, Ümit, Murat, Hüseyin ve ben varım. Toprakkaleye kadar gittik. Kavşakta inip sigara içtik. Atilla "Mersin’de benim kız arkadaşım var, oraya gidelim mi diye kardeşime yalvarıyor. Kardeşim de geri çeviriyor. "Bu geç saatte oraya gidilir mi. Mesafe kaç kilometre aklına gelmiyor mu. Şimdi gitsek ta sabah eve geliriz. Senin keyfin için oraya gitmem" dedi. Dönüş için arabaya bindik.
Demirçeliğe yaklaştık. Biraz daha bara takılmak istedik. Ama nöbetçi bizi içeriye salmadı. Bizde vaz geçip eve doğru yol aldık.
İSKENDERUN-28
Babam bana "Sana otelde iş buldum, çalışır mısın." dedi. "Çalışırım." dedim. Çalışacağım otelin adı Cumhuriyet Oteli. Biliyorum orayı.
Babam beni otele bırakıp gitti. İlk gün sakindi. İkinci gün, otelin zayıf biraz yaşlı uyanık görünüşlü sahibi beni evrak nasıl karakola verilir öğretmek için, beraber Cumhuriyet Karakolu’na götürdü. Öğrendim.
Otelde benden biraz büyük Rıdvan adında biri ile çalışıyoruz. O gece duruyor, ben gündüz duruyorum. Bana bir kaç kez vardiya değişikliği önerdi ama hep vaz geçti "Ben kalayım" dedi hep.
Otele bir hayat kadını geldi. Beni hep yakın olan büfeye gönderip cin viskisi aldırırdı. Bahşiş vermezdi. Otelde iki Suriye’li kalıyordu. Bir sabah benden "Cibil" diyerek bir şey istiyor. İngilizce konuşarak anlaştık. Benden bir miktar peynir almamı istiyordu. Kahvaltı yapacaklardı. Para verdi, gittim aldım.
Bir gün hayat kadını bize tepside kebap ziyafeti çekti. Bu kadına bir adam askıntıydı. Otelin sahibinden, banyoda sırtını keselemesi için kendisine izin vermesini istedi. ’Valla bir şey yapmayacağız." dedi. Otel sahibi söz aldıktan sonra izin verdi.
Hayat kadını ile kavga ettim. Bir şeyden dolayı beni tersledi. Onun hayat kadını olduğunu, sözünün dinlenmeyecek biri olduğunu söyledim. Sonra hemen özür diledim. Bana "Bırak şimdi, bana bir cin al gel." demişti, kavganın hemen ardından.
Bir müşteri gece kimseye haber vermeden birinin eşyasını alarak otelden ayrılmış. Olayı baya konuştular. Eşyanın nereye konduğu, depoda kimin görevli olduğu, o görevli kadın temizlikçi ilk olarak valizi nere koyduğunu tartıştılar. Nöbetçi defalarca aradığını, yerinde olmadığını, temizlikçiye söyleyip valizi birlikte aradığını anlattı.
Bir müşteri beni 1 kg şeker almaya gönderdi. Bakkala gittim. Yarım kilo şeker aldım. Otele geldiğimde müşteri itiraz etti, şekerin bir kilo olmadığını söyledi. Beraberce şekeri aldığım yere gittik. O’na "Bahşiş için yarım kilo aldım." dedim. Parasını verdim. Adam bana "Bahşiş deseydin ona göre davranırdım." dedi. Otelde soğukluk oldu. Ertesi gün otelden ayrıldım.
Otelde bir hafta çalışmıştım. Babam ertesi gün çalıştığım kadar para verdi. Seviniyordum. Kardeşim "Şuna bak parası olduğu için seviniyor. Hiç para görmemiş sanki." dedi. O para ile kulaklıklı radyo aldım ama çok çabuk bozuldu.
İSKENDERUN-29
Orhantepe’den minibüse bindim, çarşıya gideceğim. İçerisi kalabalık. İkinci son yokuşu inerken yolun yarısında bir kamyon hızla iniyor.
Şoför "Eyvah gitti adam. Fireni patlamış." dedi. Kamyon aşağı inince kaldırıma çarpıp havada dönerek boş araziye uçtu.
Minibüs aşağıda durdu. Yolcularla indik. Adamı çıkardılar. Kollarından taşıyıp minibüse koydular. Minibüste ben, yaralı adam, muavin ve şoför varız. Diğer yolcular yoktu.
Yaralı adamın yanına oturdum. Adam bana elini uzatmış sarıldı. O’na "Bir şey olmaz, iyileşeceksin. Sık dişini. Hemen hastaneye varırız." dedim. Çarşıya vardığımızda adamla ilgilenmiyorlar. Bir sedyeye koymuşlar doktor bekliyor.
Minibüs şoförüne "Minibüs ücretini ödeyeceğim." dedim. "Vermene gerek yok." dedi, benden yol parası almadı. Sonra oradan uzaklaştım.
İSKENDERUN-30
Kardeşim babamın minibüsünü almış Antakya’ya gideceğiz. Kardeşim, ben, Selami, Ümit, Murat Karbi var. Murat’ın isteği ile İskenderun’da gecekondu bir evden uzun boylu birini aldık. O’nun ile gitmeden önce, şoför koltuğunun arkasında, babamın büyük bir kurban bıçağı vardı.
Aklıma "Bu kişi binerse bıçağı yürütür. Torpido koyayım." dedim. Sonra vazgeçtim. Kısa konuşmanın ardından minibüse dolduk. Yolculuk Antakya.
Önce Selami’nin tanıdığı bir arkadaşının köyüne uğradık. O’nu bulduk. Oradaki küçük bir okulun önünde biraz futbol oynadık. Sonra Selami’nin arkadaşına veda edip oradan ayrıldık.
Antakya’ya vardığımızda kardeşim ve diğerleri kendine buzlu dondurma aldı. Kardeşime bana da ısmarlamasını istedim almadı. Oradan ayrılıp benim teklifimle Asi Nehri köprüsünü geçerek Habibi Neccar Camii’sine gittik. Orada biraz durup ayrıldık.
Antakya Medeniyetler Müzesine geldik. Arabayı park edip müzeye girdik. Heykelleri, mozaikler ve taş kabartma eserleri inceledik. Müzeden çıkınca hemen arkada geniş bir park var. İçine geçip biraz yürüdük.
Oradan ayrılınca minibüsle biraz ilerleyip yolun sağında durduk. Radyomu da yanımda getirmiştim. Onu çalıştırdığımda Murat ile tartışma yaşadım. Arabadan inip Murat’a küfürler savurdum. Yanımızdan geçen uzun boylu kaslı bir genç küfürlerimi duyduğu halde devam ettim. Sonra kavga durdu.
Murat ileride karşı kaldırımda yürüyen iki kız gördü. Gidip onları rahatsız etti. Kardeşim de durumu seyrediyordu. Murat gelince bu sefer Kardeşim koşarak iki kıza yetişti. Kızlarla konuştu. Geldiğinde bize "Arkadaşımın tavrından dolayı özür dilerim. Affedin, dedim, önemli değil dediler." diye konuştu.
Sonra geri dönüş için minibüse bindik, yola koyulduk. Minibüste Murat’a " Sana küfür ettiğim için özür dilerim. Affettin mi beni." dedim. "Affettim." dedi ve O’nunla barıştım.
Eve geldiğimizde kardeşime babamın bıçağını gecekonduda binen gencin aldığını söyledim. "Öyle bir bıçaktan haberim yoktu." Hırsızlığın aklıma geldiğini ama bıçağı torpidoya koymaktan vazgeçtiğimi söyledim. Kardeşim bu sefer "Arabada bıçak yoktu, olsaydı görürdüm." dedi. Ben konuşmaya ısrar edince "Madem çalınacağını fark ettin bıçağı niye torpido koymadın." dedi, konu kapandı.
İSKENDERUN-31
Hasan Hüseyin dayım arabası ile ailecek yanımıza gelmişti. Ertesi gün babam dayıma Harbiye’ye gitmeyi, oradaki piyasayı yoklamayı teklif etti. Ben, babam, dayım yola çıktık.
Belen’e dönmeden önce biri otostopla bizi durdurdu. Arabamıza bindi. Adam Alevi’ymiş. İnançtan konuştular bir süre. Topboğazını geçtikten bir süre sonra adam indi.
Babam o Alevi’nin dediklerine bildikleri ile karşı geldi. Dayım "O’nun söylediklerine saygı duyarım. İnsan istediği gibi yaşayabilir. Her insanın yaşama özgürlüğü var." dedi. Babam hararetlice kendi görüşünü savunuyordu.
Nakliyecilerin toplandığı tesise geldik. Bir ofise girdik. Dayım nakliyeciler ile konuşmak için başka bir ofise gitti. Oturuyoruz. Adam fellah. Babama "Çay içer misiniz." dedi. Dışarıdaki kahveciye Arapça konuştu, içeriye girdi.
Az sonra dayım geldi. Babam saçım uzamış diye beni oradaki bir berbere soktu. Saçımın üç numaraya kırkılmasını söyledi. Ben ise saçımın makasla alınmasını istedim. Babam ısrar etti, ben berberden makasla kesmesini istedim. Yine de üç numaraya kırptı.
Yoldayız ve Antakya şehir sınırlarını baya geçtik. Babam arkasını dönüp bana berberde ki itirazımız dolayı kızmaya başladı. Bende karşılık verince dayım arabayı durdurdu. Ben aşağı inip boş arazide ilerledim. Dayım "Gel baban bir şey yapmayacak." dedi bir kaç kez. Gelmeyeceğimi söyleyince beni almadan gittiler.
Yanımda para vardı. Minibüs durdurdum bindim. Eve gelince dayımlar Çumra’ya gitmek için ayrılmışlar. Babam bana "Buraya niye geliyorsun. Madem sözümü tutmayacaksın niye evime geliyorsun." dedi. "Burası annemin evi, senin değil." dedim.
Sonradan öğrendiğime göre o tesisteki adam Arapça çay söylememiş. Adam "Şimdi bunlar gider, çay getirme." demiş. Babamın Arapçası çok iyi. Konuşurken duyduğumda o adamın Arapça cümleleri analiz etmişti.
İSKENDERUN-32
İskenderun’da daha sakin olur diye tepelerde iş bulmak için çarşıya gittim. Mevkisi için baya düşünmüştüm. Çarşıdan yürüyüp düşündüğüm o yeri bulmak için yürüdüm. Tepeyi çıkan yolu yavaş yavaş aştım.
Tamda düşündüğüm mevkide, tam da bir tane olan bir evin inşaatı var. İki adam çalışıyor. Birine "İşe bakıyordum. Burada çalışabilir miyim." dedim. Adımı sordular, nerede oturduğumu öğrendiler.
Ustanın yardımcısı ile tahtalardan çiviyi çıkarıp biriktiriyor sonra inşaatın yanına ustanın önüne bırakıyoruz.
Oradan kilolu, eşofmanlı bir çocuk tepe yolundan antrenman yaparak yoldan geçiyor. Ustanın yardımcısı gördü "Bu kilo ile koşacaksın ve zayıflayacaksın. Hiç inandırıcı gelmedi. O kilolar zor erir. Onu bir şeyler atıştırırken düşünecektin." diye söylendi.
Öğlene doğru çalıştığım alanda ustalar görünmeyince hemen oradan ayrılıp gittim. Çalışmaktan vazgeçmiştim. Eve geldim. İşi hem yorucu hem ulaşım hem ücretini vermezler diye bırakmıştım. Dağın başıydı, gittiler mi kimseyi bulamazdım. Sormadım bir şey.
Ertesi gün o inşaata yine gitmeye karar verdim. Çarşıya geldiğimde zorlu yolu yine aştım. O ustalar beni gördü. Ustabaşı "İşi niye bırakıp gittin, çalışıyordun." dedi. İşin bana göre olmadığını, yolu zorlukla çıktığımı, çalışmak istemediğimi söyleyip oradan ayrıldım. Bir daha oraya gitmedim.
İSKENDERUN-33
Ramazan Kazak evlenecekti. Babası borç para istemek için yanımıza yolladı. Ramazan geldi. Bir iki gün tatil yaptı.
Ramazan’la hep Cumhuriyet Oteli arkası kahvehaneye takılıp video filmi izledik. O esnalarda çaycı çay dağıtıyor, bardakları toplarken paralarını alıyordu. İçtiğimiz çayları hep Ramazan ödedi.
Onu balkona çıkarıp Lora’nın yaşadığı katı gösterdim. Ramazan bana "İskenderun’da yaşayanlar Arap mı. Hepsinin yüzü siyah. Yüzleri hiç beyaz değil." dedi. Burada Araplarında olduğunu ama çoğunluğun beyaz yüzlü olduğunu söyledim.
"Buraya alışırsan onların yüzü normal gelir. Birden ortam değişikliği olunca dikkatini çekmiş." dedim. Ramazan babamdan borç parayı aldı ve trenle geri döndü.
Bu Ramazan’ın İskenderun’a ikinci gelişiydi. İlkinde annem ve ben, tatil için Çumra’dan dönüyor, enişteler ise tatil için bizimle geliyorlardı. Babaannem de bizimleydi.
İlk gelişlerinde babam, kardeşimin, benim ve Ramazan’ın saçını ceyranli makine ile üç numaraya kırmış ve Ramazan çarşıda gezerken saçından dolayı utandığını söylemişti. Ramazan ve enişte gitti, babaannem biraz daha bizde kaldı. Sonra trenle O’nu yolcu ettik.
İSKENDERUN-34
Bir gün babam bana Arif Doğan’ı arabası ile Emine teyzesinin hacdan geleceğini, karşılamaya benimde gelmemi istedi. Arif Doğan gelince arabaya bindik. Yanımda bir polis var.
Giderken Arif bana sigara uzattı. Marlboro verdi. Yaktı ben içmeye başladım. Bir ara bana "Sigarayı dikkatli iç. Koltuğa değerse yakar." dedi. Tesadüf bu ya koltuğa değdi.
Topboğazı’na vardığımızda suçum ortaya çıkmasın diye bir süre arabadan inmedim. İnince Arif oturduğum yeri kontrol etti. Yanığı görünce "Koltuğu yakmışsın. Bir daha görmeyeyim." dedi. Verdiği karşılık beni kızdırdı.
Emine teyze, kocası otobüsten aşağı indi. Damatları Tayfur da Çumra’dan gelmişti. Bizim eve uğramamıştı. Bizim eve gelecekleri için ben Tayfur’un arabasına beraberce bindik.
Biraz ilerleyince Arif Doğan’ın arabası durdu. Arkada biz de durduk. Ben arabadan aşağı indim. Elime büyük taş alıp fırlattım arabaya. Küfürler savundum Arif Doğan’a. Sonra Tayfur’un arabasına bindim. Öndeki araba ilerleyince bizde ilerledik. Eve varınca hacıdan dönen akrabalar bir gün bizde kaldı. Sabah kahvaltıları yaptılar ve gittiler.
İSKENDERUN-35
Lora’nın soy ismini öğrenmek istiyordum. Bir gün apartmanın önünde Hüseyin Karbi ile oturuyorum. Lora’nın soy ismini öğrenmesini istedim. Kabul etmedi. O’na bira alacağımı söyledim. Hemen almamı istedi. Birayı aldım, parkta içti, sonra apartmanın önüne geldik.
Hüseyin’e "Hadi bira içtin, git bak gel." dedim, yanımdan ayrılıp Lora’ların binasına doğru ilerledi. Bir süre sonra geldi. "Soy isimleri neymiş." dedim. "Kapıda Eyüp Fırat yazıyor." dedi.
Akşam olmuştu. Babam gelince Hüseyin’e Lora’nın soy ismini öğrenmesi için para verdiğimi söyledim. Bira demedim. Çekiniyorum. Biraya ödediğim fiyatı söyledim. 1991’ler. Bira için ödediğim küsüratını bilmediğim başı yirmi olan bir paraydı. Babam "Git Hüseyin’i çağır gel." dedi.
Aşağı indim. Babasının ayakkabıları kapı önünde. Kapıya vurunca Hüseyin çıktı. "Babam seni çağırıyor." dedim. "Niye." dedi. "Bilmiyorum." dedim. Yukarıya çıkınca içeri kısma geçtim. Babam Hüseyin’i para konusunda defalarca azarladı. "Git getir parayı. Git dedim sana Git getir parayı." diyordu. Bir süre sonra "Tamam getireceğim." dedi gitti. Geri dönmedi. Bir daha Babam ve Hüseyin karsılaşmadı.
Sonra ki dönemlerde Lora’nın soy ismini ’Deniz miydi, su ile ilgili bir şeydi." diye karıştırdım. Cesaret edip öğrenmek için Lora’nın oturduğu kata kadar çıktım. Baktım kapıda Eyüp Fırat yazıyor. Heyecanla aşağıya indim. Nedeni apartmanda birisine yakalanma korkusuydu. Tecrübesizdim, yakalansaydım kurtulacak bir cevap veremezdim.
İSKENDERUN-36
İskenderun 1991’de dişimin çürüdüğünü farkettim. Babama söyledim. "Yarın yanıma gel de seni dişçiye götüreyim." dedi. Yarın oldu otobüsle tek başına Cumhuriyet Karakolu’na gittim,
Babam yokmuş. Cevdet Hoşbaş varmış, polis ve Orhantepe’de ikinci polis lojmanları topluluğunda oturuyor. Onunla Hristiyan bir dişçi Alfred Beyluni’ye gittik. Dişime dolgu yaptı eve geldim. O günden itibaren öğün sonrası hep dişlerimi fırçalar oldum.
1993’ün kış aylarında bu sefer üst dişim çürük. Babam bana ihvan bir dişçi olduğunu, beraber gittiğimiz ihvan halıcı-Dumlupınar Yurdu dernek başkanıdır ayrıca ve sonrada genç bir kadınla evlenip iki eşli oldu-nın yakınında olduğunu ismini de söyleyerek konuştu.
Tek başına çarşıya gittim. Bir kadına dişçinin ismini söyledim. "Nerede." diye sordum, tarif etti. Disçiyi buldum, kapıya vurdum. Bir hayli sonra açtı. Çok işinin olduğunu, o yüzden kapı çalmamı duymadığını söyleyip beni içeri aldı.
Dişimi törpüledi, kaplamayı yarına kadar yapacağını söyledi, oradan ayrılıp eve geldim. Ertesi gün dişçiye tekrar uğradım. Dişimi metal ile kapladı. Dişimin ağrıdığı bir kaç gün Yağmur Kafe’ye takılıyorum. Dişim ağrımasın diye kafede bir tablet on tane aspirin atmıştım. O günden sonra dişçiye gitmeye karar vermiştim. Üşengeçliğimden, nedeni babama masraf çıkarmamak.
İSKENDERUN-37
İskenderun çarşıda Elvis kaseti satan müzik mağazası arıyorum. Bir kasetçi var ve Elvis’i boş kasetlere çektirmiştim. Orası ilk Elvis kaseti aldığım yer. O müzik marketi bırakıp başka müzik market arayınca buldum. Adı Hidromel müzik mağazası.
Hidromel’den 5 tane Elvis kaseti satın aldım. Bir süre sonra oraya yine uğradım. Elvis’in orijinal plağını sordum, varmış. Bana boş bir kasete dondurmasını istedim. Yarın hazır olacağını söyledi.
Ben heyecanlıyım Elvis için. Erken saatlerde çarşıya gittim. Hidromel’in önünde bir hayli bekledim. O sıra Mehmet Koca ve ailesi köşeden döndü. Önümden geçerlerken hoca bana "Ne yapıyorsun Mustafa " dedi. "Kasetçinin açılmasını bekliyorum." dedim selam verip gittiler.m
Kasetçi açıldığında beni bekler bulmasın diye sahile gittim, biraz dolaştım. Geri geldiğimde Hidromel açılmış. Kaseti sordum. Uzanıp çekmecede bana verdi. Bana "Niye hep Elvis kaseti alıyorsun." dedi. "Elvis’in reenkarnasyonu olduğuma inanıyorum. Ondan alıyorum." dedim. Parayı ödeyip eve gelmek için durağa gittim ve eve otobüsle geldim.
İSKENDERUN-38
İskenderun Şalen Bar’a bir kaç defa gitmiştim. Pazar değildi ve parti yoktu. Hafta içiydi.
İçeride bir tane kola istedim verdi. Kolamı içince boş koltuğa oturdum. Barmen kalkmamı söyledi, kalktım. Tezgahın önüne geçtim. Dalgınlıkla yine oturdum. Barmen bodygarda işaret etti.
Bodygard gelip ensemden gömleğimi tuttu. Barmen ise "İki kola ile kafa mı buldun." dedi. Bodygard beni dışarıya çıkaracak. "Kolanın parasını vereceğim. dedim, bıraktı, parayı verdim. Yine tuttu. "Fişini alacağım." dedim, bıraktı, fişini aldım. Bana "Bir daha buralarda görünme. " dedi. Baştan sona kavga çıkaracak hiç söz söylemedim.
Az bir şey uzaklaşmıstım ki motosikletle Yunus Polis önümde durdu. Adımı sordu söyledim. Babamın nerede çalıştığını sordular. "Kırıkhan Bölge trafikte polis memuru." deyince, bana "Barda sorun çıkmış herhalde. Yardım edelim mi." dediler. "Zaten olay bitti. Hiç gerek yok." dedim. Onlar "Tamam." deyip hemen geride ki dürümcünün önünde durdular. İki polisten benimle konuşanı "Dürüm yiyelim mi." diye sesini duydum. Yoluma devam edip otobüsle eve geldim.
İSKENDERUN-39
Gece sahil tesislerinde müzikli düğün olurdu. İki defa bahçe içine girip masalara oturmuştum.
Birinde rüya yaşatır gibiydi. Ortamın güzelliği, müzik, insanlar, masal gibiydi.
O akşam bir kız eline fotoğraf makinesini alıp, ileriden, oturduğum yere doğru fotoğraf çekti. Benimi çekiyor, diye havalanmıştım.
Yine bir gün hemen o bahçenin yanında ki başka tesise geçtim. Orada otururken bir kaç tane-en az beş kişi-masama oturdular. Çocuklar simitçi. Simitçi gencin biri yirmi dakika boş tepsiyi kafama vurup benimle muhabbet ediyorlar.
Kafama vuran o kişi yanımdakini gösterip "Bu bizim kralımızdır." dedi. Sonra beni bıraktılar eve geldim.
Bir başka bahçede iken-yine düğün var-masama bir kız bir erkek oturdu. Kız arkadaşı için bana "Bu kızla evlen." dedi. Bana bir sürü konuşma yaptı. Bende onları bırakıp kalktım. Eve otobüsle geldim.
İSKENDERUN-40
Murat’la denize gitmek için yürüyoruz. Petrol arıtma tesisinin evleri var, oraya geldik.
Bir bekçi var. O’na "Niye kimse yok bu evlerde." dedim. Bekçi "Buraya kışın tatile geliyorlar. Ondan boş." dedi. Biraz da Murat’la konuştu.
Murat "Burada denize girebilir miyiz." dedi. Bekçi bizi engelledi. Murat sadece iskelede gezmeyi ısrar edince Murat’a "Denize girmeden iskeleye çıkabilirsiniz." dedi. Murat’la yürümeye başladık.
İskelenin sonuna gelince adamın uyarısını dikkate almadım. Soyunup denize girdim. Az sonra Murat "Bekçi geliyor." dedi. Hemen denizden çıktım. Adam bize yavaş yavaş yaklaşıyor. Olay yaşayacağımız hissi ile giysilerimin acelece giyiyorum.
Adam geldi " Yasak demedim mi. Denize niye giriyorsun." dedi, arkama tepik attı. Karşılık vermedim. Konuşmadım da.
Murat "Abi bunun sabıkası var, vurma. Başın belaya girebilir." dedi, oradan ayrıldık. Orhantepe’ye doğru yol aldık. Bekçinin beklediği yer, üç dört tane, tek katlı villa tipi evlerdi.
İSKENDERUN-41
Sarıseki Bölge Trafik"te üç dört defa denize girmiştim. İlkinde babam gelmemi istemişti. "Öğlene kadar bekle ondan sonra denize gir." demişti. Nedenini sorunca Göreve çıkıyorum. Seninle ilgilenecek kimse yok." dedi.
Babam gelince denize girdim. Sonrasında bir defa Sariseki’ye kendim yürüyerek gittim. Kimseye görünmeden denize girdim. Sonra yürüyerek eve geldim. Sariseki Orhantepe arası 5 km. filan var.
Kardeşim ile de Sariseki’ye gitmiştim. Kardeşim yanına kumda uzanmak için havlu aldı, ben almadım. Bir süre denize girdik.
Kardeşim ileride birini gördü. Bana "Sen burada bekle. Orada oturan bir arkadaşı soracağım. Hemen gelirim." dedi gitti. Uzun süre bekledim. Geri geldiğinde üzerimize giydik. Sonra minibüsle eve geldik.
İSKENDERUN-42
Payas Polis Kampına, babamla ayrı, kardeşim Olcay ben minibüsümüz ile ayrı, bir de yürüyerek ben ayrı, otobüsle sadece ben ayrı, gittim.
Babamla girdiğimde ortaokul ikideydim. Alibeyhüyüğü’nden İskenderun’a tatile gelmiştim. Babamla denize girdik. Kalabalıktı ama denizdeki gençler fazla değildi. Kız ve erkek gençler vardı. Polisler kafeteryada okey oynardı. Sıkılan kafeteryanın televizyonuna bakardı.
Babam üstü açık pijama ile denize girdi. Bir süre sonra polisin biri "Hocam denize pijama ile giremezsin. Çıkman gerekir." dedi. Babam kıyıya gelip çıktı. Bir süre sonra öğle yemeği duyurusu geldi. İçeriye geçip babamla yemek yedim.
Bende denizin içine inen demir merdivenden girdim. Biraz yüzdüm. Sonra denizin altına dalış yaptım. Sırtım birinin ayaklarına değdi. Yüzeye çıkınca kızın biri bana "Gerizekalı." diye küfretti. Karşılık vermedim.
Alibeyhüyüğü’ne geldiğimde durumu arkadaşlara anlattım. Kızın bana küfrünü söyleyince güldüler. Davut Evirgen "Bir daha anlat." dedi, anlattım.
Kampa gitmek için Orhantepe’ye pazar günü polis otobüsü gelir, polis lojmanları arasında korna çalar ve İsmet bakkal durağında beklerdi. Kampa girmek ücretsiz ama yemek ücretliydi. İçeriye polis ve aileleri hariç kimse alınmazdı.
İSKENDERUN-43
Orhantepe’den yürüyerek Payas’a gidiyorum. Öğlene doğru Payas’tayım. Kamp içerilerde. Kıvrımlı yollardan yürüdüm. Harabe eski bir han gördüm. Ardından sol tarafta yolun kenarında tarihi bir duvar ile karşılaştım.
Polis kampına gelince, kapıdaki bekçi beni durdurdu. Kimliğimi sordu, yanıma almadığımı söyledim ama babamın Polis olduğunu belirttim.
Bekçi yarım saate yakın beni sorguya çekiyor. Benden, kendi bildiklerinden konuşarak karakterimi öğrenmeye çalışıyor. Bende cevaplar veriyorum. Masada okey oynayan polisin biri dayanamadı "O’nu sal. O hocamın oğlu." dedi.
Bekçi konuşarak beni biraz daha bekletti. O polis "O’nun babasını tanıyorum. Salıver girsin." dedi, içeriye girdim. Dönüşte polis şoför "Tanıdığınız kişileri kontrol edin. Kimse kalmasın, gidiyoruz." dedi. Polis otobüsü ile dönüş yoluna koyulduk.
İSKENDERUN-44
Günün birinde çarşıda, İnönü kavşağı karşısında müzik mağazasında gitar fiyatı sormaya gittim. Bana fiyatını söyledi, almadım.
Aradan bir iki ay geçti. Biriktirdiğim harçlıklarla çarşıdan mavijean marka kot aldım. Eve geldim. Babam görevden dönünce parasını verdi.
Ertesi gün çarşıya gittim. Müzik mağazasına girip tam babamın bana verdiği paranın fiyatında o gitarı satın aldım.
Sonraki günlerde basit bir beste yaptım. Anneme "Beste yaptım. Adına Döndü koydum." dedim. O yıl anneannem Döndü vefat etmişti. Ben bestemi çalarken sesim biraz titredi.
Yusuf amca bize gelmişti. Kardeşim de oradaydı. Amcam "Duvarda ki ne öyle." diye sordu bana. Kardeşim araya girerek "Görmüyor musun. Tencere olacak hali yok. Koskocaman gitar." dedi.
Bir gün gitarımla dışarıya çıktım. Orhantepe’nin parkına gidiyorum. Yolda bir çocukla karşılaştım. Gitarı O’na verdim. Hemen geriden başka bir büyük çocuk geldi. Gitarı onun elinden sahiplenircesine aldı. Devreye girdim. Taşkınlık yapan o çocuğun elinden gitarımı aldım. Orada ki ilkokula gidip, top oynayan çocuklara gitar çaldım.
Başka bir gün polis lojmanlarının üst tarafında çocuklar oynuyordu. Uçurtma uçuruyor. Yanlarına gidip "Size gitar çalacağım, gelin." dedim. Bilmediğim halde bir kaç dakika gitardan sesler çıkardım. Sonra oradan ayrıldım.
Gitarımla Nil Kafe’ye de girdim. Oradaki gitarlar arasına askıya asmıştım. Orada durması için kafe sahibi kızdan izin istedim. "Tabi durabilir." dedi. Büfeye sigara almaya gittim. Geri dönüp gitarımı aldım. Otobüs durağına gidip eve geldim.
Başka bir gün öğlen çarşıda gitarımla geziyorum. Sahil kaldırımından eve dönüş için belediye otobüslerinin toplandığı durağa geliyordum. Bir kaç genç "Elvis’e bak, bize gitarı ile hava atıyor. Elvis Elvis.." diye seslendi, bakmadım. Onlar beni Nil Kafe’den tanıyor olmalıydı. Sonra otobüse binip eve geldim.
İSKENDERUN-45
Bir gün bana Çumra’da gitarım için kız vermezler diye balkonda kırmıştım. Aradan bir iki gün geçti. Öğlen sela veriliyordu. Bir polis çocuğunun adı okundu.
Bir gün sonra karşı lojmanların önünde, taburelere insanlar oturmuş. Olayı babamda öğrendim. Bu çocuk arkadaşları ile Akçay ırmağının çıktığı yere gitmiş. Bu cesaret edip, küçük ama şiddetli dökülen şelale havuzuna girmiş. Arkadaşları uyarmış. Çocuk o havuzdan çıkamayıp ölmüş.
O yeri biliyordum. İyicene göreyim diye Abacılı’ya gittim. Mahalleyi geçince az bir yokuş çıktım. Sanki kocaman bir çeşme havuza basınçlı şekilde akıyor. Oraya su Amanos dağlarından geliyor. Sonra oradan ayrılıp eve döndüm.
İSKENDERUN-46
Akşam Konya’lı Mustafa polis bize havlu hediyesi getirdi. Oğlu Hüseyin evleniyordu. "Buyur gelin." dedi. Akşama doğru müzik sesi geliyordu. Saat on beş suları. Oraya gittim.
Halka olmuş halay çekenlerin arasına katıldım. On dakika sonra Mustafa polis, halay çekenlere onar lira veriyor. Oynayanların gömleklerinin cebine koyuyor. Benim cebime de koydu.
Davul çalan bir genç oynayanların cebinden paraları alıyor. Hemen paramı cebime kattım. Genç benden alamadan yanımdakine yöneldi. Eve gelince olayı anneme söyledim.
O para ile yukarıdaki bakkaldan sigara aldım. İçtim. Para biriktiremiyordum. Harçlığımı biriktirince hemen sigara alıyordum. O gün ikinci sigara içişim oldu. Akşam balkonda Lora’nın evi tarafında tadını çıkardım.
Tuna M. Yaşar