0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
70
Okunma
Perşembe günü saat akşamın sekiziydi. İki genç öğretmen iki gözlü ufacık lojmanlarında yemeklerini yemiş kanepenin üzerinde otururken bir yandan çaylarını yudumluyordu. Otuz yedi ekran SEG marka televizyondan Avrupa yakası dizisini izliyorlardı. Televizyonun üstünde iki çubuklu ufak bir anteni vardı. Onun için bazen sinyal kesintisi oluyor aniden görüntü gidiyordu. En güzel havaların olduğu günlerde bile görüntünün gitmesine şahit olmuşlardı. Ama bugün sabahtan beri göz gözü açtırmamacasına yağan yağmura rağmen sinyal hiç gitmemişti.
Bir yandan çaylarını yudumlarken diğer yandan sohbeti koyulaştırmışlardı. Sohbetin en hararetli anında kapının altından şarıl şarıl suyun geldiğini farkettiler. Önce ne olduğunu anlamadılar. Herhalde ancak bir insanın sığabildiği mutfaktan geliyor diye düşündüler. Kuşkulandılar. Mutfaktan gelseydi ve çeşme açık olsaydı zaten suyun sesini duyarlardı. Acaba televizyonun sesi çok açıktı da kapatmadıkları çeşmeden gelen suyun sesini mi duymamışlardı. Ama buna imkan yoktu. Hepi topu ancak kırk elli metre kare olan bu lojmanda farenin ayak sesi dahi işitilirdi.
Suyun şarıl şarıl akmasıyla hemen ayağa fırladılar. Televizyonu kapatmayı unutmuşlardı. Lojmana yerleştiklerinden beri yeni iki ay olmuştu. Televizyonun altına bile bir masa ya da sehpa koymamışlar içinden çıkardıkları karton kutunun üzerine bırakmışlardı. İki aydır bu şekilde idare ediyorlardı. Lakin suyun gelmesiyle hararetli sohbetlerinin kesilmesi ve birkaç saniyelik dalgınlıktan sonra ayağa kalkıp odanın kapısını açtılar. Birden ne görsünler giriş holü tamamen su ile dolmuştu. Mutfağın kapısının önündeki yüksekçe tahta eşiği daha geçememişti. Mutfak halen kuruydu. Ama giriş holünün tam karşısında bulunan iki odanın kapısın altından şarıl şarıl su sızıyordu. Ne olduğunu nasıl olduğunu önce idrak edemediler. Derken dışardan bağırışmalar, sesler duyuldu. Dış kapının altında suyun tahliyesi için yuvarlak bir delik bırakılmıştı. Buralar çok sıcak olduğu için yazları kimse halı sermez, ufak kilimler sererdi. Kilimlerin kaldırılması kolay olduğu için kaldırılır evin zemini hortum çekilerek güzelce yıkanıp evin serinlemesi sağlanırdı. Bütün evlerde dış kapının önündeki eşiğin altında suyun dışarı tahliyeyi için böyle bir delik bulunurdu. Ama bu sefer suyun içeriden dışarı tahliyesi için değildi. Su dışarıdan içeri doluyordu. İki genç ve deneyimsiz öğretmen ayak bileklerine kadar gelen suyun içinden küçük holü geçerek dış kapıyı açtılar. Dışardan gelen seslere kulak kabartıp olan biteni anlamaya çalıştılar. Acaba okul bahçesindeki kuyudan okulun üzerine su taşıyan borular mı patlamıştı. Patlayan borular çatıdan ve duvarlardan akıttıkları suları kapının altından,etrafından içeri mi sızdırıyordu. Ama buna da imkan yoktu. Çünkü kuyudaki dinamo lojmandan çalıştırılıyordu. Sigorta düğmesi lojmandaydı. Her zaman gündüzleri hem lojmanın iki tonluk deposu hemde sınıfın iki tonluk deposunu gündüz dolduruyorlardı. Geceleri dinamo çalışmıyordu.
Kapıyı açıp bağırışlara kulak verdiklerinde köylülerin bir çoğunun evlerinin damlarında olduğunu ve bağırarak birbirleriyle iletişim kurduklarını anlamışlardı. Köy bir yolun etrafına dizilmiş evlerden müteşekkildi. Bir evin arkasında başka bir ev yoktu. Her evin ardında o eve ait tarlası, arazisi vardı. Hali vakti yerinde olan evinin etrafını meyve ağaçlarıyla donatmıştı. Ağaçların altlarını çimlendirmiş ve dört tarafına gül fidanları dikmişti. Baharda her yer yeşillenip güller açmaya başladığında güzel kokudan geçilmez oluyordu. Okul ise köyün ortasına yapıştı. Bir yanında köyün camisi vardı. Diğer yanı ve arkası boş araziydi. Bu tarlaya yılda iki defa ürün ekilirdi. Birincisinde mayısın sonunda buğday hasat edilirdi. Mısır ekilir ve o da sonbaharda kendini biçerdöverlere teslim ederdi. Bazı yıllarda sadece pamuk ekilirdi. Pamuk ekildiği zaman tek ürün olurdu. Lakin pamuk ürününü yıl içinde üç defa toplarlardı. Bu topraklar bereketli topraklardı. Nemrut’u taşımıştı sırtında, İbrahim’i ateşe atmıştı, Eyub’u sabrıyla sınamıştı. Yine de rahminden zerre kadar noksanlık etmeyip herkesi doyurmuştu. Aynı zamanda asurlulara güzel atlar yetiştiren topraklardı. Taşın dahi ürün vereceği bereketli topraklardı.
Açık kapıdan köylülerin bağırışlarına kulak kabartırken okulun tam karşısında bulunan bakkal Ahmet’in oğlu Salih onları görmüştü. Kapıyı açtıklarında Salih’in bağırarak komşularına birşey söylediğine şahit olmuşlardı. Salih onları görünce “hocam sel oldu, çabuk lojmandan çıkın, hayatınız tehlikede” diye seslenmişti. Ne yapacaklarını bilmez haldeydiler. Çaresizce birbirlerine baktılar. Sonra Salih’in sesini bir daha duydular. “ Hocam çabuk olun, su gittikçe yükseliyor.” Nedendir biraz sonra birinin sesi çıkabildi. Salih’e doğru bağırarak “nereye gidelim?” diye sordu. Salih “hocam çabuk buraya gelin.” diye tekrar bağırdı.
Lojman yerden otuz kırk santimetre kadar yüksekteydi. Lojmanın eşiğinde duruyorlardı. Ona rağmen ayakları bileklerine kadar suyun içinde kalmıştı. Ne yapacaklarını bilmez bir halde beklerken göz göze baktılar. Birbirlerine birşey demeden öğretmenlerden biri lojmandan dışarı ayağını attı. Ayağını atması ile suyun dizine yaklaşması bir oldu. Birdenbire sanki suya gömülmüştü. Dört beş adımını attıktan sonra arkadaşı arkasından bağırdı. “ Hocam ne yapıyorsun, yapma boğulacaksın” diye seslendi. Ama o ev arkadaşını dinlemeden yavaş adımlarla yoluna devam etti. Okulun bahçe kapısına geldiğinde geri dönüp elini kaldırdı ve arkadaşına seslendi. “Hocam gel buraya kadar bir sıkıntı yok” dedi. Arkadaşı da aynı yoldan devam etti. Yanına varana kadar onu beklemişti.
Lojmanın kapısı sonuna kadar açık kalmıştı. Lojmanın için suyla dolmuştu. Yerden otuz kırk santimetre kadar yüksekte olan lojmandaki suyun yavaş yavaş yükseldiğini görüyorlardı. Yapacakları birşey kalmamıştı. Önce canlarını kurtarmaları gerekiyordu. Onlarda öyle yapıyordu. Pijamaları ile suyun için dalmış okulun karşısında bulunan bakkal Ahmet’in evine ulaşıp çatısına çıkmaya çalışacaklardı. Bakkal on sekiz yaşındaki oğlu Salih onları kapı da görür görmez seslenmiş canlarını kurtarmalarını istemişti. Nitekim öyle de olmuştu. Karşı evin bahçesine varıp çatıya çıkan merdivenin önüne vardıklarında su dizlerini iyi aşmıştı. Allahtan okul bahçesi ile komşu evin arasından geçen toprak yolda ve evin bahçesinde ayakları bir çukura denk gelmemişti. Aksi halde derin bir çukur bu kuzeyden gelen suyu onlara hayatı cehenneme çevirebilirdi. Belki de hayatlarına mal olabilirdi.
Önündeki beton merdivenin kenarına elleriyle tutunup adımlarını yavaşça attılar. Merdivenin ilk üç basamağı suyun altında kalmıştı. Dikkatlice basarak yukarı çıktılar. Bu evin düz olan çatısında bakkal Ahmet, iki oğlu, kızı ve karısı vardı. Hepsi de boş gözlerle etrafa bakıyordu. Onlarda çıktıklarında ilk işleri aynı şeyi yapmak oldu. Önce suyun geldiği köyün kuzey tarafına baktılar. Her yer resmen deniz olmuştu. Evlerin yan yana sıralandığı tek sokaklı köye baktılar. Göz alabildiğince bütün evler suyun altında sırtlarını dışarı atmış birer balina gibi duruyordu. Herkes evinin üstüne çıkmış olacakları bekliyordu. Ya sular tamamen yükselip evlerle beraber hepsini yutup cansız bedenlerini olmadık yerlere sürükleyecekti. Ya da bu bekleyişin sonunda sular bir yerde duracak ve birileri onları kurtarmaya gelecekti. Ama sabahı bu şekilde çıkaracakları kesindi. Okula baktıklarında ise neredeyse bir metreye yakın suya gömüldüğünü fark ettiler. Ruhunu teslim etmeye hazırlanan bir av gibi öylece avcının kolları arasında bekliyordu. Avcıdan kurtulacak mıydı acaba? Kurtulsa dahi nasıl bir hasarla bunu başarabilecekti? Bunlar sonra cevaplanması gereken sorulardı. Ancak sular çekildiğinde görülecekti.
Nedendir ki ancak biraz sonra çıktıkları evin üstündeki sahibi akıllarına düştü. Önce bakkal Ahmet’in elini sıktılar. Sonra onlara seslenen Salih’in. “Hayırdır Ahmet abi” dedi öğretmenlerden biri. “Lojmanın içine su girmezse haberimiz olmayacak. Niye önceden haber vermediniz”dedi. Onların da haberi yoktu. Bakkal Ahmet kendilerininde aniden yakalandığını, suyun yükselmesiyle beraber dama kaçtıklarını anlattı. Köyden kimsenin haberi yokmuş. İlk anlarda evlerin üstünden birbirlerine seslenerek ne olduğunu anlamaya çalışmışlar. Sonradan akıllarına telefon gelmiş. Zaten şebeke de burada iyi olmadığı için normal zamanlarda bile doğru düzgün telefon çekmiyordu. Hemen muhtarı aramışlar. Köyün ileri gelenlerini ve çevre köyleri haberdar etmişler. Elinde telefon olanlar hemen valiliği ve gerekli birimleri aramaya başlamış. Onlar üç gündür yoğun olarak yağan yağışların ana sulama kanallardaki kapakların bazıları kırdığını ve kanalların taştığını söylemiş. Bu öyle bir taşma ki kanalların etrafındaki birçok köyün suyun altında kalmasına sebep olduğunu söylemişler. En yakında bütün köylere ulaşmak için bütün ekiplerin çalıştığını dile getirmişler. Öğretmenlerden biri hemen telefonuna sarılıp babasını aradı. Babası da eski öğretmendi. Bu şehrin yerlisi olduğu için çok kişiyi tanıyordu. Yardım etme ihtimali daha yüksekti. Diğer öğretmen hemen milli eğitim müdürlüğünü ve valiliği aramıştı. “Ulaşmaya çalışıyoruz. Ekiplerimiz uğraşıyor. Birçok köy bur durumda” notunu onunla paylaşmışlardı.
Artık yapacak birşey yoktu. Mecburen sabahı bekleyeceklerdi. Hava daha o kadar soğuk değildi. Ama kaç gündür yağan yağmurun etkisiyle serinlemişti. Baldırlarlarına kadar ıslanan pijamaları ile öylece duruyorlardı. Artık üşümeye başlamışlardı. Tamda yirmi dokuz Ekim cumhuriyet bayramının gecesine denk gelmişti. Halbuki yarın çocuklarla cumhuriyet bayramını kutlayacaklardı. Henüz bütün çocuklar okulda olmamış olsalarda gelenlerle bayram için güzel etkinlikler hazırlamışlardı. Burada çocukların tamamının gelmesi ancak kasım ayının ortasını buluyordu. Çünkü aileler başka bölgelere mevsimlik işçi gidiyordu. Nisan ayında başlayan bu göç ve fukaralık mevsimi Kasım ayında bitiyordu. Ta ki bir daha Nisan ayı gözlerini yorganın altından çıkarana kadar. Buna mecburdu birçok aile. Geçimlerini ancak bu yolla yapabiliyorlardı. Kışın o kalın ve netameli yorganının altında bir nebze de olsa rahatça uyuyabilmek için bu yolculuk şarttı. Emek verilmeliydi. Alın teri dökülmeliydi. Toprağından, evinden uzaktan bu zaman ömür çadırlarda başka memleketlerde tüketilmeliydi.
Artık sabaha kadar bu damda bekleyeceklerdi. Neyse ki Salih ve babası durumun farkına varıp dama çıktıktan sonra tekrar inip aile için kuru battaniye, elbise almışlardı. Herkese yeteceğinden fazlasını can havliyle alıp bırakmışlar. Bakkal Ahmet iki öğretmene de birer battaniye verdi. Sırtlarına attılar. Çevrelerinde çatılarında mahsur kalmış diğer insanlar gibi sabahı beklemeye koyuldular.
Sabahın ilk ışıklarıyla geriye çekilen suyun arkasında dehşetle bıraktığı balçığa bakıyorlardı. Öyle bir balçık vardı ki bir çizme boyunu aşıyordu. Durdukları evin damından karşılarındaki okula bakıyorlardı. Çekilen suyun okul duvarında bıraktığı iz bir metreye yakındı göz kararıyla. Yerden yaklaşık otuz kırk santimetre yüksekte olan lojmanın eşiği balçıktan görünmüyordu. Gece kapıyı açık bir halde arkalarında bırakıp suyun içine dalarak karşı evin damına çıkmışlardı. Şimdi açık kapıdan lojmanın tamamen balçıkla dolu olduğunu seyrediyorlardı. Bu tek sınıflı taş binanın bir tarafında bir sınıf diğer tarafında lojman vardı. Birbirlerine bitişin bir şekilde yapılmıştı. Tıpkı Anadolu’nun bütün kırsal köylerinde olduğu gibi hepsi birbirine benziyordu. Duvarlar taştan ve kalındı. Yerden en az iki basamak yüksekliğinde yapılıyordu. Lojmanlar ufak iki odadan oluşuyordu. Daha sonraları büyüyen köylerde bağımsız ek binalar yapıldığında ise artık taş yerine biriket kullanılacaktı. Tabi bazı köyle birçok mezradan oluştuğu için öğrenci sayısına göre mezralara da yeni derslikler yapılıyordu. Burası da öyle bir yerdi. Muhtarlığın olduğu köy merkezi yaklaşık iki kilometre güneydeydi. Mezrası ile arasından yol geçiyordu. İkisinde de ayrı derslikler yapılmıştı. Ama köyün mezrası köyden büyük olduğu için iki öğretmen görevlendirilmişti. Muhtarın olduğu köyde ise tek öğretmen vardı. Fakat dün gece iki köy de aynı akıbete uğramıştı. Çekilen suyun bıraktığı hengame bir savaşı andırıyordu. Yüzbinlerce kişilik bir ordunun bir bahçenin içinden geçip nasıl tarumar ettiğini resmediyordu. İnsanlar perişandı. Bütün herşeyleri sular altında kalmıştı. Eşyalardan, yiyeceklere evlerinde hiçbirşey kalmadığı çok açık belli oluyordu.
Sabahın seheriyle beraber sudan geriye balçık ve çamur kalmıştı. Köylüler çamurun balçığın içinden bir o yana bir bu yana koşturuyordu. İşe yarar ne kurtarabildilerse onlar için iyi olacaktı. Onlarda öyle yaptılar. İşe yarar ne kaldıysa geriye evlerinin damına taşıyorlardı. İki katlı evleri olan birkaç aile yaklaşık seksen hane olan bu köyün geri kalanından çok şanslıydılar. Evlerinin zemin katı her ne kadar suya ve çamura gömüldüyse de üst katta rahat bir yaşam alanları vardı. Diğerleri gibi açıkta değillerdi. Köylülerin gidiş gelişleri ve bekleyişleri öğlene kadar sürmüş öğlene doğru ekipler önlerinde dozerlerle balçığı kenara iterek geldi. Önce gelenler hemen köydeki durumun vahametini gözleriyle görüp merkeze bildirdiler. Daha sonra insanlar için erzak ve su gelecekti. Öğleden sonra da insanlara yiyecek, su ve gıda gelmişti. Herkes artık giden suların ardından kalan mallarının derdine düşmüştü. Kimsenin canına bir zarar gelmemişti gelmesine ama bütün köy aç ve açıkta kalmıştı. Şimdi el birliği ile tamir etme zamanıydı.
Sabah kadar açık havanın altında damda bekleyen iki öğretmen günün ağarmasıyla balçık deryasının içinde lojmanı ve okulu görünce umutsuzluğa kapılmışlardı. Zaten mevsimlik işçi olan bu ailelerin evlerine yılın yarısında geldiğini biliyorlardı. Çocuklarda okula geç başlıyordu. Şimdi tam çocukların başlama vakti gelmişken bu menfur olayın olması belki onların aylarını elinden alacaktı. Bu giden vakitte yıllara denk gelecekti. Bunu bildikleri için öğlene doğru gelen ilk ekiple irtibata geçip pijamalarıyla şehir merkezinin yolunu tutmuşlardı. Şehre vardıklarında şehrin merkezinde babasının evine giden öğretmen arkadaşını da yanında götürmüş olan Urfalı öğretmen evde hızlıca üstünü değiştirmiş, evde ki elbiselerden öğretmen arkadaşına bir iki parça giysi vermişti. Birşeyler atıştırıp hemen milli eğitim müdürlüğünün yolunu tutmuşlardı. Orada onlara söylenen ‘ekipler çalışıyor’ olacaktı. Yollar açılmıştı. Zarar ziyan tespit edilmeye çalışılıyordu.
Bir iki gün daha beklemişlerdi. Urfalı arkadaşı babasının evinde kalırken okulun müdür yetkili öğretmeni şehirde evi olan kuzeninin yanında kalmıştı. Daha sonra tekrar köyün yolunu tutmuşlardı. Herşey iç içe geçmişti. Sanki bir savaştan arta kalan ceset alanına bakıyor gibiydiler. Herkes kendi canıyla malıyla uğraştığı için kimsenin aklıma köy de okulda gelmemişti. Şehirde geçirdikleri zaman zarfında ekipler gelip okulu lojmanı kontrol etmişler ve gitmişlerdi. Ancak onlara bir haber verilmemişti. Lojmanın kapısı hala yarı aralıktı ve içinde ayak bileğini geçecek kadar balçık ile çamur kalıntısı kalmıştı. Bundan sonra ki işleri çok zor olacaktı. İhata duvarı ile çepeçevre sarılı olan bu tek gözlü okul çamur ve balçık deryasının içindeydi. Duvarın yerinde yeller esiyordu. Suyun okul ve lojman içindeki hizasına baktıklarında duvarın yarısını geçtiğini görmüşlerdi. Öyle ki zeminden iki basamak boyu yükseklikte olan derslik ve lojmana girdiklerinde içinde ayak bileğini geçecek kadar katılaşmış çamurla karşılaşmışlardı. Gördükleri manzara çok vahimdi. Ama işe bir yerden başlamaktan başka seçenekleri yoktu. Lojmanın içindeki eşyaları kontrol ettiklerinde suyun çoğu şeyi telef ettiğini görmüşlerdi. İçinden çıkardıkları kartonunun üzerine koyup izledikleri otuz yedi ekran televizyonları çamurun içindeydi. Ancak yarısı görülebiliyordu.
İlk işleri köy muhtarını aramak oldu. Muhtar gelememişti ama onlara el arabası kürek gibi araçlar göndermişti. Bir süre idare etmelerini söylemişti. Herkesin ancak kendi eviyle meşgul olduğunu dile getirmişti.
Hemen lojmandan çamur ve balçığı çıkarmak öncelikti. Çünkü sonra ki zamanlarda kalacak yerleri olmalıydı ki işlerini daha rahat halledebilsinlerdi. Belki birkaç gün müsait olan köylülerin evlerinde kalabilirlerdi. Ama bu uzun süreli bir duruma dönüştüğünde hem kendileri hem onları misafir edenler rahatsızlık duyabilirlerdi. Öyle olmaması içinde ellerinden geleni yapacaklardı.
Karşı komşuları bakkal Ahmet onları iki gece evinde misafir etmişti. Bir gece de eski köy muhtarı Hasan amcanın evinde kalmışlardı. Onlar iki gün şehir merkezinde milli eğitimin merdivenleri aşındırıp bir yardım bulmaya çalışırken köylülüler el birliği ile evlerinin içindeki çamurdan kurtulmuştu. Hiç olmazsa köyün düzeni oluşana kadar evlerinde başlarını rahatça koyacakları damlarını temizlemişlerdi. Bu temizlik onlar içinde iyi olmuştu. Hiç olmazsa sabahtan akşama kadar uğraştıkları okulda akşam rahatça uyacakları birkaç günlük yerleri vardı.
Lojmanın kendine gelmesi üç günlerini almışlardı. Sabahtan akşama kadar çamur tabakasını lojmandan dışarı atmak için bin takla atmışlar üç günün sonunda lojmanı çamurdan temizlemişlerdi. Dış kapının önündeki balçığı da temizledikten sonra lojmanın için suyla yıkadılar. Ellerindeki çekpaslarla suyun tahliyesini yaptılar. Bundan sonra sıra tek derslikli okula gelmişti. Okul bahçesi çamurdan geçilmemesine rağmen ayaklarındaki dizlerine kadar gelen çizmelerle rahatça işlerini görüyorlardı.
Üç günün sonunda artık lojmandaki kanepelerinde yatıyorlardı. Allahtan sudan geriye kanepelerin ayaklarına kadar çamur kalmıştı. Kuru kalan kanepelerinin temizliğine dikkat etmemişler çamurun yapıştığı yere kadar temizlemişlerdi. Nasılsa daha sonra kalan eksik işler yapılabilirdi. Öncelikle barınağın tamamlanması sonra da dersliğin işlevsel hale gelmesi öncelikti.
Neyse ki üçüncü günün akşamına doğru ayaklarında çizme, ellerinde kürek dersliğ temizledikleri sırada beşinci sınıf öğrencilerinden Yasin koşarak geldi. “ Öğretmenim vali geliyor” dedi. Birşey söylemeye fırsat kalmadan içeri korumalar eşliğinde şehrin valisi girdi. Vali bey iki öğretmen ile tokalaştı. Ellerini içten sıkmıştı. Gördüğü durum karşısında iki öğretmene minnetle bakmıştı. Onlarda “Sayın valim hoşgeldiniz” dediler. Okulun ve lojmanın içinde olduğu vaziyeti söylediler. Ama söylemelerine dahi gerek olmadığını biliyordu vali. Köyün içinden geçerken ahvali net olarak görmüştü. Öğretmenler ne yapmaları gerektiğini sordu. Müdür yetkili öğretmen “sayın valim biliyorum köylü de kendi derdine düşmüş. Ama rica etsem muhtar beye söyleseniz birkaç kişi yardıma gelse. Okulu biran önce çocukların yüne geleceği bir hale getirirsek iyi olacak” dedi. Vali hemen yanındakilere gerekli emirleri verdi. Sonra da aynı durumda olan diğer köylere gitmek için çizmeleriyle çamurlara girerek okuldan ayrıldı.
Ertesi gün eline çabuk üç dört kişi el arabaları ve küreklerle okula gelmişti. Akşama kadar dersliğin içi ve girişteki müdür odası olan ufak yer çamurdan temizlenmişti. Okulun önünde olan çocukların sabahları toplanıp ay yıldızlı bayrağın altında “Andımız’ı” okudukları beton alanda çamurdan temizlenmiş sadece okulun etrafı kalmıştı. Çevre duvarları tamamen yıkıldığı için kalan yerlere el sürmemişlerdi.
Okul, çevresi ve köy günlerce, haftalarca sonra kendine gelebildi. Ancak haftalarca sonra ilk öğrenciler dersliğe tekrar ayak basabilmişti. Okulun tamirat işleri yapılmış, önünde öğrencilerin toplanma alanına yeniden beton dökülmüştü. Boyanmış, kırık kiremitler değişmiş, lojmanın ve dersliğin üzerine ikişer tonluk yeni su depoları takılmış, bahçede bulunan kuyudan suyu çekecek yeni bir dinamo getirilmişti. Okul hazırlanmıştı ama çocuklar yine de çok geç gelmişlerdi. Mevsimlik işçi olarak başka şehirlerden gelene kadar dönemin yarısı geçiyordu. Şimdi de başlarına gelen bu doğal afet yüzünden çoğu çocuk dönemin sonuna doğru gelmişlerdi. Ara sınıflardaki çocuklar harfleri biliyor ve az da olsa okuma yapıyorlardı. Ama yeni başlayan küçükler için bir yenilgi yılı olmuştu. Fakülteyi yeni bitirmiş, acemi ve daha tam olarak öğretmenliği bilmeyen iki genç öğretmenin onlara belki de gönülden sunacağı çok şey olacaktı. Fakat doğal felaket bunu epey geciktirecekti. Ancak birinci yarıyıl takviminde gidilmesi gereken yolu ikinci yarıyıl takviminde alacaklar ve devamını da ikinci sınıfta yapmaya çalışacaklardı. Öğretmenler genç ve deneyimsizdi. Çocuklar yine de huzurlu, mutlu ve herşeyi oyundan ibaret sandıkları hayatın içinde birer melekti.
Sonra okulun kapıları açıldı ve bir daha hiç kapanmadı. Ancak cennet bu kadar güzel olabilirdi.