1
Yorum
12
Beğeni
5,0
Puan
162
Okunma

Hayat dediğimiz uzun yolculuk, aslında bir geri dönüş hikâyesidir. Doğduğumuz andan itibaren koşarız ileriye, büyürüz, karmaşıklaşırız, dünyanın ağırlıkları omuzlarımıza çöker. Ama biliriz ki, içimizde bir yerlerde, tozlu bir dolabın karanlık köşesinde unutulmuş bir oyuncak gibi duran küçük bir çocuk var. Ve tüm çabamız, o çocuğun gözlerindeki ışığı yeniden yakabilmek, onun hayal ettiği dünyayı ona vermek, belki de ondan çaldıklarımızı geri ödemek içindir. Çünkü insan, içindeki çocuğa borçlu olduğu rüyaları gerçekleştirmek için yaşar.
Çocukluk, saf arzuların hayal dünyasında yaşar. Orada, bir bilgisayar sadece bir makine değil, uçsuz bucaksız dijital evrenlere açılan bir kapıdır. Bir bisiklet, rüzgârla dans eden özgürlüğün ta kendisidir. Bir oyuncak ayı, gecenin karanlığına karşı savaşan sadık bir müttefiktir. Bu arzular kırılgandır, camdan birer küre gibi. Yetişkinlerin "olamaz", "yok", "vaktin değil" diyen sert sözlerine maruz kalırlar. Kimi zaman paramız olmadığı için, kimi zaman "büyümek" adına dayatılan kurallar yüzünden, o cam küreler elimizden kayar, yere düşer, parçalanır. Her kırık cam parçası, içimizde biriken küçük bir yaradır. Ve o yara, büyüdükçe kanamaya devam eder.
Sonra büyürüz. İlk maaşımızı alırız. Cebimizdeki o kâğıt parçası, sadece bir ücret değildir, bir anahtardır. Geçmişe açılan, içimizdeki o unutulmuş çocuğun hücresinin kapısını aralayan bir anahtar. İşte o an, parayı sayarken ellerimizin titremesi, satın alacağımız nesneden çok daha derindir. Aldığımız şey, geçmişe ödenmiş bir borçtur. Çocukken pencere vitrininde uzun uzun baktığı, hayalini kurduğu o bilgisayarı alan adam, aslında 10 yaşındaki halinin omzuna dokunup "Bak, oldu işte" demek ister. O bilgisayarı açtığında duyduğu ses, geçmişteki çocuğun sevinç çığlığıdır. O an, zamanın düz çizgisi kırılır, çocuk ve yetişkin el ele tutuşur. Bu, bir meta değil, bir vicdan rahatlamasıdır.
Ama bu yolculuk sadece nesnelerle sınırlı değildir. Daha derin, daha acılı bir katman vardır: Kaybedilmiş duyguların peşinde koşmak. Çocukken bir doğum gününde beklediği sürprizin gelmemesiyle içine çöken o boşluk... Arkadaşları arasında dalga konusu olup yaşadığı utanç... Sevdiği bir oyuncağın "büyüdün artık" diyerek elinden alınması... Bu küçük travmalar, ruhumuzda karanlık göller oluşturur. Büyüyünce, farkında olmadan, o gölleri kurutmanın, o boşlukları doldurmanın peşine düşeriz. Belki sürekli onay arayışı, belki aşırı başarı hırsı, belki de bitmek bilmeyen tüketim çılgınlığı... Hepsi, çocukken eksik bırakılan bir duygu cümlesini tamamlama çabasıdır. Yetişkin bedenimizde taşıdığımız o küçük çocuk, hâlâ o doğum günü sürprizini bekliyordur.
Bu geri dönüş çabası bir tür yaşama amacıdır . Çocukken hayalini kurduğumuz şeye kavuştuğumuzda, içimizdeki çocuk mutlu olur mu gerçekten? O kırmızı, parlak spor arabayı satın aldığımızda, trafik sıkışıklığında stresle kornaya basarken, 10 yaşındaki halimiz arka koltukta hayal kırıklığıyla mı bakıyordur? O çikolata fabrikasına gittiğimizde, diyet yapma kaygısıyla bir parçayı bile tam yiyemezken, çocukluğumuzun gözleri bizden utançla mı kaçıyordur? Büyüdüğümüzde elde ettiğimiz şey, çocukken hayal ettiğimiz şeyin ta kendisi değildir artık. Zaman onu dönüştürmüş, biz onu kirletmişizdir belki de. İçimizdeki çocuk, vitrinden baktığı o saf, mükemmel rüyayı ister, yetişkin ise ona dünyevi, kusurlu bir kopya sunar. Bu buluşma bazen hüzünlü bir yabancılaşmadır.
Peki neden bu kadar ısrarla, içimizdeki o küçük çocuğun peşinden gideriz? Çünkü o çocuk, bizim saf potansiyelimiz, sınırsız hayal gücümüz, koşulsuz sevebilme yetimiz ve dünyaya karşı ilk merak kıvılcımımızdır. Onunla temasımızı kaybettiğimizde, ruhumuzun bir parçası kurur. Hayat, bir görevler listesine dönüşür. Onunla bağlantıyı koparmamak, kendimize sadık kalmaktır aslında. Aldığımız her eşya, yaptığımız her çocuksu seyahat, izlediğimiz her çizgi film, sadece bir hediye değil, bir varlık onayıdır: "Buradayım, hâlâ seni hatırlıyorum, hâlâ senin hayallerinin değerli olduğuna inanıyorum."
Yaşlanırken, ölüm yaklaşırken, insanın en çok döndüğü anılar çocukluğunun altın çağıdır. Belki de son nefesimizde içimizdeki o çocuğa dönüp "İstediklerini yapabildim mi? Seni mutlu edebildim mi?" diye sorarız. Hayatın anlamı, bu soruya "evet" diyebilmekte saklıdır. İşte bu yüzden, ilk maaşla alınan çocukluk arzumuz, orta yaş krizinde satın alınan araba, emeklilikte gidilen çocukluk kasabası... Bunlar sadece maddi eylemler değil ,ruhsal kurtuluşun anahtarıdır. Her bir eylem, içimizdeki çocuğa adanan bir sözdür:
"Gördün mü? Hiçbir rüyan boşa gitmedi. Unutmadım. Seni hep taşıdım. Ve şimdi, bu mutluluk senin."
Çünkü büyüdüğümüzde gerçekleştirdiğimiz her çocukluk rüyası, içimizdeki o küçüğün gözlerindeki yıldızları yeniden yakmanın bir yoludur. Ve o yıldızlar sönerse, geriye karanlıktan başka bir şey kalmaz...
İçinizdeki çocuğa sıkı sıkı sarılın...
Çağdaş DURMAZ
5.0
100% (3)