3
Yorum
9
Beğeni
5,0
Puan
137
Okunma
Burası küçük bir sınır şehri. Hemen hemen herkesin birbirini tanıdığı, birbirinin zaaflarını ve huylarını iyi bildiği bir yer. Sabahları çarşı esnafı toplanıp beraber kahvaltı yapar. Çarşı ortasında insanlara aldırmadan kötü kötü espriler yapar, birbirlerine takılırlar. Sokakta yabancı uyruklu kadınlar geçince bütün esnaf dönüp bakar, gözlerini alamadıkları gibi ar namus kalmadı der kızarlar. Bütün çarşı esnafı beraber üzülür beraber eğlenir. Ezan okundu mu birbirleri ile yarışarak camiye koşarlar. Dönüşte yine dedikoduya kaldıkları yerden devam ederler. Her küçük şehirde olduğu gibi burada da dedikodu, fitne fücur eksik olmaz. Sokakta yabancı biri geçerken herkes dönüp bakar. Bu yabancılara hep İran ajanı gözüyle bakılır. Siyasi parti il başkanları, belediye reisi, vali ve emniyet müdürü gibi kalburüstü insanlar sokaktan geçerken herkes elindeki işi bırakır, sokağa çıkıp hürmetle eğilir, elini sıkar. Biraz sonra da arkasından atıp tutarlar.
İki genç geçiyor, Ali, dükkânın önünde oturup güneşlenen yaşlı babasına yüksek sesle “Hacı bu genç; değirmenci Arif Bey’in oğludur, bu sene öğretmen çıktı. Diğeri de Bulgar göçmeni yorgancı Hacı Nurettin’in torunudur, devlet hastanesinde doktordur” diye tanıttı. Gençler de saygıyla eğilip ihtiyarın elini öptüler. Gençler uzaklaşınca ihtiyar; “Değirmenci Arif en büyük tefeciydi” deyince herkes benden yana bakıp sustu.
Çarşıya çıktığımda sağ elim sürekli göğsümde, karşılaştığım insanlara selam vererek yürürüm. Esnafa ayaküstü hal hatır sorar öyle geçerim. Gideceğim yere genelde vaktinden çok sonra varırım. Oysa bütün şehir avucumun içi kadardır. Atatürk Lisesi’nde dersine girdiğim belki binlerce öğrencim oldu, hepsi de büyümüş, çoğu evlenmiş iş güç sahibi, memur, esnaf olmuşlar. Boş zamanlarımda esnaf ile oturup sohbet ederim. En çok da Konfeksiyoncu Ali’nin dükkânında otururum. Kapıdan geçen herkes “merhaba hocam” der. Konfeksiyoncu Ali, her fırsatta yerli esnaftan alış veriş yapmak gerektiğini anlatır, büyük mağaza ve zincir marketler aleyhinde atıp tutar. Aslında ondan elbise almak isterdim. Lakin Ali’nin bayisi olduğu kot firması boyuma uygun pantolon üretmiyordu. Özellikle pantolon, takım elbise ve ayakkabı almakta sorun yaşıyorum. Mecburen pahalı markalardan giyiniyorum. Bir tek markada kendime uygun boyda pantolon buluyorum. Pahalı olduğu için yılda ancak bir pantolon alabiliyordum. Konfeksiyoncu Ali ile bunu defalarca konuşmamıza rağmen yine de sohbet arasında serzenişte bulunuyordu. Yine bir sohbet arasında bana; “Hocam sen üzerine iyi oturan bir pantolonunu getir, firmaya gönderelim, sana her renkten birer adet kot pantolon yapsınlar” dedi. Çok sevindim, çırakla her renkten birer adet seçip liste yaptık. Hemen eve gidip üzerime en iyi oturan markalı pantolonumu yıkanıp ütülenmiş olarak aldım getirdim. Ali, pantolonu kargoyla İstanbul’a firmaya gönderdi. Bir kaç ay sonra Ali beni aradı, pantolonumun kaybolduğunu üzülerek haber verdi. Aradan epey zaman geçti. Dükkâna uğradım, yeni mal gelmiş, Ali’nin çırağı raflara renk renk güzel kot pantolonlar diziyordu. Her zamanki gibi hayran hayran baktım. Ali müteessir oldu yine coştu; “Bir pantolon getir firmaya gönderelim aynısından sana birkaç pantolon yaptırayım” dedi. Firma sahibi ile eski dostlarmış, Zeynel Abi aslen Malatyalıymış. Ali her defasında benim yanımda Zeynel Abi diye birisini arıyor, beni övüyor, çok kıymetli bir öğretmen olduğumu, çocuğunun da öğretmeni olduğumu söylüyor. Her defasında acayip mahcup oluyorum. İkinci pantolonumu gönderdikten bir kaç ay sonra caddede Ali peşinden seslendi. “Hocam çok üzgünüm senin pantolon yine kaybolmuş” deyip özür diledi. İçimden üzülsem de önemli olmadığını söyledim. Fakat ortada bir gerçek var ki ben pantolon bulamıyorum. Öğretmen maaşı ile sürekli markalı kot pantolon alamıyorum. Bazen yaz tatilinde il dışına çıktığımda paraya kıyıp bir iki tane aldığım oluyordu. Yıkayıp sırayla giydiğim üç kot pantolonum vardı. En yenilerini zaten Ali, İstanbul’a gönderdi. Şimdi sadece bir adet kot pantolon kaldı. Sürekli giyinmekten onun da dizleri ağardı. Eski takım elbiselerden kalma bir iki kumaş pantolonum var, lakin kumaş pantolon bana yakışmıyor, boyu kısa geliyor, ince ayak bileklerim açıkta kalıyor. Geçen Ali’nin dükkânın önünde tabureye oturmuş sohbet ediyorduk. Bir ara gözleri kısa parçalarıma takılınca yine; “Git bir pantolon getir, firmaya gönderelim bu böyle olmaz, sana uygun fiyata her renkten birer pantolon diktireyim” dedi. Yanımda hemen o meşhur Zeynel Abi’yi aradı, hoparlörü açtı, beni övüp göklere çıkardı. Zeynel Abi’nin sesini kulaklarımla duydum, kaybolan pantolonlar için üzgün olduğunu söyledi. Ben yine çok mahcup oldum. İçimde bir sevinçle eve yollandım. Son kot pantolonumu güzelce katlayıp bir poşete koydum. Eşim anlamış olacak ki itiraz etti. “Yine kaybolacak, pantolonsuz kalacaksın” dedi. Eşimin konuşması bitmeden pantolonu alıp kapıdan çıktım.
Mustafa Alagöz
5.0
100% (1)