0
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
177
Okunma
Sana anlatmak istediğim her şeyin, aslında kendime itiraf etmekte zorlandığım şeyler olduğunu söylemeliyim. Seninle her ne konuşmak istemişsem, senin bunları gördüğünde tanıyacağını bildiğimden, o tanıdık hissi bildiğini, ama bununla nasıl baş edeceğini bilmediğini de biliyorum.
Yalnızlık hissi gibi bir şey bu his, ama öyle yalnızlık deyince akla ilk gelenlerden değil. Küçüklükten beri kalbimde ağırlığını duyumsadığım kaybetme korkusu peşimi bırakmadığından bu hisle baş etmenin yüz yüze, diş dişe savaşmak olduğunu sonunda anlamıştım. Ben de her yalnız hissettiğimde aynı senin gibi, kendime sarılır ağlarım. Bazen sarılacak bir ortamda olmam, o zaman çevremdeki dekorun bir parçası olabilmek için parklara yönelirim. Ağlama parkları hep bir yerlerde yardımıma koşar.
Evrende beni en iyi tanıyan o varlığın, beni bırakıp gideceğinin her farkına vardığımda gelir bu his daha çok içime. Sanki dünyamı kocaman bir ateş küresiyle takas ediyormuşum gibi olur. Her şey, ama her şey anlamsızlaşır.
İşte o zaman gerçekten yapayalnız kalırım.
Neden mi sana anlatıyorum? Çünkü, olan biten her şeyden sonra bu konuları seninle konuşmak kendimle konuşmaktan daha kolay. Çünkü sen evrende beni dinlemeyecek tek tekilliksin. Biriyle yan yanayken dürüst olabilmek zor bir eylem. O yüzden yanımda olmamana senin adına seviniyorum.
Aramızda mesafe varken zihinlerimiz neredeyse bir olacak kadar yakınlaşıyor. Seni kendiliğinden alıp zihnimin içine sokmak bana kimliksiz zamanlarımı hatırlatıyor. Unutma, diyerek kendime hatırlatmam gerekiyor yanlış bir şey yapmadığımı. Sakin ol, diyorum, her şey seninle ilgili değil. Sonra ben de kendimi bu sözlere inandırmaya karar veriyorum. Ya inanmamışsam? Demiyorum artık, inanıyorum.
Gerçek göründüğü kadar basit değilse bile onu çözemeyeceğim kadar karmaşık(mış). O nedenle ben de pembe yara bantları takıyorum duvarlarımın çatlaklarına. Zaten bir anlam ifade etmiyorlar, en azından güzel gözüksünler ki ağlarken gülebileyim.
Gülerken ağlamayı da başarırsam, bu iş tamamdır. Ama o zaman seninle konuşmayı da bırakırım çünkü ağlayabilmek için sana ihtiyacım kalmaz.
Peki, ya sana artık ihtiyacım kalmazsa? Bu seninle aramızdaki her şeyi bitirmek için tek engel. Biliyorsun en güvenli saklanma alanımı yok edemem. Hem hayatta o kadar profesyonel olmak istemiyorum ben, hep çocukça yaşamak istiyorum. Böylece keyifli olduğumda etrafımdaki herkesi de keyiflendiririm, üzgün olduğumda ise insan olduğumu unutmayıp yardıma ihtiyacım olduğunu kabul ederim. Yani gülerken değil ağlarken ağlarım, tam bir çocuk gibi.
Sonra, sonra sen yine yoksun. Sana benzeyen birileri mutlaka var ama zihnimi çelecek kadar güçlü bir benzerlik değil bu. Zaten ben de seni bulmamaya çalıştığım için burada duruyorum. Senin olduğun yer en ıssızı, en uzağı ve ben bu manzaranın keyfini çıkarmak istiyorum. Artık hayatımdaki bütün gizemler çözülmüş gibi hissediyorum. Nasıl rahatım ve huzurluyum, bilsen beni kıskanırdın.
İşte, şimdi buradayım ve hayat bütün renkleri canlandırıyor. Yaşama tutunmanın yolunu başka başka hayatlarda buluyorum ve zamanı bir kredi olarak görmüyorum. Onunla bir olmayı ve birlikte akmayı öğreniyorum. Nasıl ki her sanat biçimi keşfedilmişse, her yaşam biçimi de keşfedilmiştir. Ben sadece yaşamların içine giriyor ve parçalarını birleştirip daha da anlamsız bir hale getiriyorum. Mesela burnu kulağa, kulağı ağza, ağzı da göze yerleştiriyorum. O yüzden kimse beni duyularıyla algılayamıyor. Biraz sağdan, biraz da soldan bakıyorum. Sonra biraz da geri çekiliyor, işte bu diyorum işte bu, buldum!
Y.K.
.
5.0
100% (2)