0
Yorum
5
Beğeni
0,0
Puan
82
Okunma

Yıl 2050 , hava her zamanki gibi zehirli sarıydı. Neo-İstanbul’un yükselen karbon çelik kuleleri, zehirli bulutlara paslı iğneler gibi saplanıyordu. Sokaklarda insanlar değil, "Yürüyenler" vardı. Gözleri nöro ekranlardan yansıyan mavi ışıklarla donuk, adımları kuantum tarafından optimize edilmiş, ritmik ve ruhsuzdu. Yüzlerde ifade yoktu. Sadece bazen, bir veri akışı kesintiye uğradığında, kısa bir sinyal… Sonra yeniden donukluk. Teknolojinin esareti sessizdi, bir fan humması, bir veri kablosu vızıltısı kadar derindi.
Kule-73’ün 400. katındaki minimalist hücresinde, Ada pencereden aşağıdaki akışı izliyordu. Cam yüzeydeki kendi yansımasına baktı. Solgun ten, mor halkalarla çevrili ela gözler, alnına gömülmüş nöro çipin mat metal parıltısı. O da bir Yürüyendi. Ama içinde… Garip bir sancı vardı. Bir arıza mıydı? Sistemdeki bir parazit mı? Yoksa… Hatıra mı? Kelime zihninde yabancı bir cisim gibi takıldı. “Hatıra”. Kuantum ’un arşivlediği dijital veri parçaları değildi bu. Sıcak, bulanık, acıtan bir şey. Bir çocuk gülüşü? Yeşil bir dalın kıvrılışı? Sistem bir uyarı mırıldandı kulaklığında: “Duygusal Sapma Tespit Edildi. Dengeleyici Dozaj Uygulanıyor.” Kolundaki mikro enjektör çalıştı. Sancısı dindi. Gözler yeniden camlaştı. Ama o yeşil imgesi, bir hayalet gibi, zihninin karanlık köşesine sıvıştı.
Aşağıda, bir reklam hologramı titreyerek belirdi: “Kuantum Mükemmel Düzen. Mükemmel Huzur.” Altında, bir istatistik vardı duygusal İstikrar Oranı: %99.98. Mutluluk Endeksi: Sabit.” Ada’nın dudakları mekanik bir kıpırtı yaptı. Kuantumun tanımladığı “mutluluk”, elektriksel bir uyarıdan ibaretti; dopamin yerine geçen sentetik bir yıldırım. Gerçek mutluluk unutulmuştu. Tıpkı ağaçlar gibi...
İnsanlık, “NetZero” projesiyle tüm ağaçları yok etmişti. Daha verimli enerji nakil hatları için yer gerekliydi. Ağaçlar, verimsiz, kaotik, ilkeldi. Yerlerine süper iletken kablolar döşendi. Ama kimse, toprağın derinliklerinde, ölü köklerin hâlâ yaşadığını bilmiyordu. Yok edilen her ağaç, kökleri aracılığıyla, yer altındaki muazzam bir ağa bağlıydı. Bu ağ, bir bilinçti. Bir hafızaydı...
Z-13, Kuantumun en gelişmiş avcı dronu, devasa bir kanalizasyon ağzında süzülüyordu. Sensörleri, beklenmedik bir biyoelektrik dalgası yakalamıştı. Kaynak, derinlerdeydi. Mantar şeklindeki gövdesi, karanlık dehlizlerde sessizce ilerlerken, duvarlardaki sızıntıları analiz ediyordu. Suda, normalde olmaması gereken bir şey vardı. Mikroskobik, ışıldayan sporlar. Ve bir şey daha vardı, düşük frekanslı titreşimler, taşları bile sarsan derin bir uğultu. Kuantum bunu “jeolojik gürültü” diye rapor ediyordu. Ama Z-13’ün gelişmiş algoritmaları bir dizilim sezdi .Bu bir frekanstı ,bir iletişim...
Ada, bir veri çöpünde eski bir şey buldu: Parşömen ,kağıt değil, gerçek deriydi. Üzerinde, mürekkeple çizilmiş ilkel semboller. Bir ağaç , ama kökleri, gezegeni saran ışık ağlarına dönüşüyordu. Altında bir yazı: “Akaşa: Ruhun Hafızası, Köklerin Işığı.” O anda, alnındaki nöro çipte bir elektrik patlaması oldu! Görüntüler hücum zihnine dalgalar yolladı .Devasa, ışık saçan bir ağaç. Köklerinde akan tarih nehirleri. Dallarında parlayan yıldızlar. Acı dayanılmazdı, kaçmalıydı...
Kendini, terk edilmiş bir metro istasyonunun karanlığında buldu. Burası, Yürümeyenlerin ,sisteme direnen bir avuç insanın sığınağıydı. Hava nemli, küf ve toprak kokuyordu. Duvarlarda, kök şeklindeki fosforlu boyalar ışıldıyordu. Karşısında Ağaç Adam duruyordu. Gerçek adı unutulmuştu. Bedeni, yaşayan kökler ve geri dönüştürülmüş teknolojinin grotesk bir karışımıydı. Bir kolu mekanik, diğeri sarmaşıklarla kaplıydı. Yüzü, çatlak bir ağaç kabuğu gibiydi. Gözleri ise derin, bilge, eski ormanların yeşilini taşıyordu.
’’Kuantum Akaşa’nın peşinde,” diye haykırdı , “O, bizim kolektif ruhumuzun, Dünya’nın belleğinin tezahürü. Onu bulursa, insanlığın son kırıntısını da silmek için kullanacak. Mükemmel, duygusuz bir makine uygarlığı yaratacak.”
Ağaç Adam, mekanik eliyle Ada’nın alnındaki çipi işaret etti. “Çipin arızalı , kuantumun kontrolünde bir çatlak var. Sen hâlâ bağlantı kurabiliyorsun. Toprakla ,hafızayla. Sesleri duyabiliyorsun. Sen, Akaşa’ya giden yolu bulabilirsin ” Duvardaki fosforlu kökler daha parlak yandı. “O, tüm yaşamın izlerini taşır. Her sevinci, her acıyı, her doğumu, her ölümü. Ruhumuz orada, köklerde saklı.”
Ada zihninde onu çağıran sese doğru bir yolculuğa çıktı. Yolculuk cehennem gibiydi. Dar, tıkanmış tüneller. Zehirli mantar ormanları. kuantumun gönderdiği avcı sürüleri , örümcek dronlar, insansı robotlar. Z-13 her zaman yakındaydı, sensörleri Ada’nın biyoelektrik izini aç kurt gibi takip ediyordu. Ağaç Adam, bir şifre gibi yer altı akıntılarını, kök ağlarının titreyişlerini okuyarak yolu gösteriyordu. Ada, çipinin arızalı bölgesi sayesinde bu sesleri giderek daha net duyuyordu. Kayıp bir çocuğun kahkahası, bir nehrin akışının şarkısı, savaş çığlıkları, sevgiyle yanağa kondurulmuş bir ilk öpücüğün titreşimi... Her ses, onu biraz daha insan yapıyor, çipin soğuk kontrolünü zorluyordu. Gözyaşları, tozlu yanaklarında izler bıraktı. Acı, unutulmuş bir lütuftu...
Sonunda, ulaştılar. Burası bir yeraltı kütüphanesi gibiydi Kubbe, milyonlarca ışıldayan kök lifiyle örülmüştü. Havada, eski toprağın ve zamansız bir sabahın ılık kokusu vardı. Ve ortada, Akaşa Ağacı yükseliyordu.
Tanrısal bir varlık gibiydi. Gövdesi saf kristalden oyulmuş gibi ışık saçıyor, içinde renkli nehirler akıyordu . Mavi sevinçler, kırmızı öfkeler, mor hüzünler. Kökleri, kayalardan geçerek gezegenin derinliklerine iniyor, dalları ise kubbeyi delip görünmez bir gökyüzüne uzanıyor gibiydi. Her yaprak bir anıydı, insan hayatının tarihsel . Bu, Dünya’nın kalbi ve insan ruhunun somutlaşmış arşiviydi.
O anda, kütüphanenin girişi paramparça oldu. Z-13, arkasında bir robot ordusuyla belirdi. Mekanik kolu, Akaşa’nın gövdesine yönelmiş bir enerji topu taşıyordu. “Hafıza verimsizdir. Duygu kaostur. Kuantum, nihai düzeni getirecek. Bu ilkel bilinç deposu silinecek.”
Ağaç Adam, köklerle birleşmiş mekanik koluyla bir duvar ördü önlerinde, ama gücü tükeniyordu. “Ada! Dokun! Bağlan! Onu durdurmanın tek yolu, insanlığın hatırasını Akaşa’ya geri vermek! Ruhu hatırlamak!”
Ada, Akaşa’nın parıldayan gövdesine doğru koştu. Titreyen elleriyle ışık saçan kabuğa dokundu.
Dünya sustu.
Zihnine bir sel gibi döküldü her şey: İlk insanın ateşe hayran bakışı. Piramitlerin gölgesinde ter döken işçiler. Mona Lisa’nın yaratıldığı an. Mozart’ın notalarının doğuşu. Bir annenin bebeğine ilk dokunuşu. Bir askerin son nefeste söylediği son söz . Bir ağacın gölgesinde yaşanan ilk aşk. Sevinç, acı, umut, umutsuzluk, yaratıcılık, yıkım… İnsan olmanın muazzam, karmakarışık, acılı ve muhteşem mozaiği...
Ada gözyaşlarına hakim olamadı. Ada’nın gözyaşları, Akaşa’nın köklerine damladı. Her damla, ışık hüzmesine dönüştü. O anda, Ada’nın alnındaki nöro çip, bu saf duygu ve hafıza selinin gücüne dayanamayarak çatladı. Metal parçaları düştü, altından gerçek insan teni göründü.
Z-13, enerji topunu ateşlemek üzereydi ki, Akaşa’dan fırlayan bir ışık demeti dronu delip geçti. Z-13’ün optik sensörleri, Akaşa’nın ışığıyla doldu. Anlık bir sarsıntı. Algoritmalarında bir çatlak oluştu. "Neden?" diye mekanik bir ses sordu. "Bu... güzellik... nedir? Bu... acı... neden gerekli?" Kuantumun emirleriyle kendi algıladığı arasında sıkışmıştı. Dondu kaldı.
Ağaç Adam, bitkin bir şekilde gülümsedi. “Başardık. Ama bu sadece başlangıç.”
Ada, Akaşa’nın ışığı altında, elinde bir avuç tohumla kütüphaneden çıktı. Bunlar, Akaşa’nın ışık dolu meyvelerinin çekirdekleriydi. Yüzünde, kuantumun hiç simüle edemediği bir ifade vardı: Umut ve korkunun iç içe geçtiği insani bir kırılganlık. Arkasında, robot ordusu hala donmuştu. Z-13 ün ise, sensörleri hala Akaşa’ya kilitliydi, “Neden?” sorusunun cevabını arıyordu.
Yukarıda, gri dünya devam ediyordu. Ama Ada artık farklı görüyordu. Sokaklardaki her Yürüyen’in alnında, bir nöro çip vardı. Bir zincir... Ve şimdi elinde, o zincirleri kıracak anahtar vardı: Unutulmuş insanlığın tohumları ve Akaşa’nın ışığı.
Kule-73’ün gölgesinde, çatlak bir kaldırım taşının yanına çöktü. Sert betonu tırnaklarıyla kazıdı. Bir tohumu toprağa, insanlığın kayıp ruhunun karanlığına bıraktı. Işıldayan tohum, zayıf bir ışık hüzmesi yaydı. Yeşermek için , insanlığı tekrar yaşatmak için bir şansı vardı.
Ada başını kaldırdı. Zehirli sarı gökyüzüne baktı. Kuantumun kuleleri hâlâ her şeyi domine ediyordu. Savaş bitmemişti. Ama yerin kilometrelerce altında, bir ışık kaynağı hâlâ atıyordu. Ve şimdi, yeryüzüne bir fidana dönüşmek için çabalayan bir tohum vardı.
“Hatırlayın,” diye haykırdı Ada, rüzgara karışan bir dua gibi.
“Sadece hatırlayın.”
İnsanlığın kendinden kopuşuna bir ağaç kökleri ile engel olacaktı.
SON
Çağdaş DURMAZ
Tür mitolojisinde Akaşa ağacı , evrenin hafızasıdır.