0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
65
Okunma
Varlık ve anlam arayışının dehlizlerinde yitip giden modern insan hakikatin özünden giderek uzaklaştı. Tutunduğu her kavram her tecrübe nihayetinde bir yansımanın yansımasının yansıması olmaktan öteye gidemedi. Her şey suretinin suretinin suretinden başka bir şey değil. Modern insan! Gökdelenlerin kibirli boy verdiği şehirler, yaldızlı ışıkların geceyi delip geçtiği caddeler, dev ekranlardan üzerimize yağan plastik gülüşler… Her vitrin, her reklam panosu kulağımıza aynı şeyi fısıldıyor.! Daha fazlasına sahip ol, daha fazlasını hakkediyorsun, daha çok tüketmelisin, daha çok, daha yeni, daha gösterişli! Sanki mutluluğun formülü bir alışveriş sepetinin dibine gizlenmiş gibi... Oysa tüm bu parlaklığın altında yolunu kaybetmiş yığınlar var. Şatafatın ardında titreşen ekranların ötesinde bir çöküş saklı. Ruhlar kararmış, vicdanlar sükûta gömülmüş, varoluşun anlamı cafcaflı vitrinlerde kaybolmuş. Sahip olmanın kutsallaştırıldığı bir çağdayız artık. İnsanın kim olduğunun değil, neye sahip olduğunun kıymetli olduğu modern çağ. İşte tam da bu çürümüş değerlerin bu sistemle olan çatışmanın ve tüketim çağının çıkmaz sokaklarında kaybolmuş insanın hikayesidir Dövüş Kulübü. Bu film modern insanın alegorisi.. Her şeyin yolunda olduğu dünyada yolunu kaybetmiş insan. Hakikatten kopmuş, uyuyamayan, buhranın zirvesinde olan insan.
Ancak Dövüş Kulübü yalnızca bir sistem eşleştirişi gibi gözükse de hakikatte insanın kendisiyle hesaplaşmasının hikâyesidir. Filmin başkarakteri ismi dahi verilmeyen bir adamdır. Yığınların arasında herhangi biri, sen, ben, biz... Kapitalizmin acımasız dişlilerinde yitip giden modern insanın ta kendisi. O artık salt bir "biri" değil bir kopyanın kopyası, suretin suretinin sureti.. Modernitenin özenle biçimlendirdiği bir ruh. Hayatını İKEA kataloglarından seçtiği tek kişilik ruhsuz mobilyalarla anlamlandırmaya çabalayan bizleri temsil eder. Ne var ki geceleri uyuyamayacak kadar da cesur biridir. Uykusuzlukla birlikte iç dünyası tarumar olur. Zira özü boştur ve ruhunu anlamdıracak bir şey bulamaz. Uykusuzlukla birlikte hakikat algısı dağılmaya başladığında başkarakter bir arayışa başlar her modern insanın yaptığı gibi. Ancak modern dünyanın sunduğu çözüm yolları tıpkı onun hayatı gibi suni ve geçicidir. Bu arayış onu kanser hastaları, veremliler, testis kanseriyle mücadele edenler gibi çeşitli psikolojik ve fizyolojik destek gruplarına sürükler. İlk bakışta absürt görünse de bu gruplar başkarakterin içindeki en temel ihtiyaçları karşılamaktadır. Gerçek acıya dokunmak, hakikate varmak, insan olduğunu hatırlamak..
Çünkü yaşadığı dünya acıdan arındırılmış, hakikati görünmez kılan bir yapaylığa hapsolmuştur. Oysa bu destek gruplarındaki insanlar kaçamadıkları ölüm hakikatiyle karşı karşıyadırlar. Bu yüzden modern dünyanın sahteliklerinden uzaktırlar. Gözyaşları, korkuları, dokunuşları gerçektir. Ve bu gerçeklik, başkarakterin içinde Batının yüzyıllardır unutmuş olduğu bir duyguyu canlandırır. İnsaniyet.! İroniktir, testis kanserine yakalanmış Bob’un kucağında ağlarken ilk defa “rahatça” uyuyabilir. Çünkü sonunda maskelerin ardında olmayan bir yere dokunmuştur ve ilk defa suni olmayan bir şey yapmıştır. Modern hayatın yalanlarını, gündelik telaşların anlamsızlığını bu gruplarda daha net görür. İnsan olmanın çıplak hâliyle tanışır. Ancak bu geçici huzur da bir süre sonra sarsılır. Marla Singer adında bir kadın onun sahte huzurunu sarsar. Çünkü Marla da onun gibidir. Modernitenin cafcaflı caddelerinde kaybolmuş boşlukta ve arayışta olan yığınlardan biri… Ve insan kendine benzeyeni görünce ya kaçmak ister ya da kendiyle yüzleşmek zorunda kalır. Marla, onun bastırdığı çelişkilerinin, ikiyüzlülüğünün bir yansımasıdır.
Ve böylece kahramanın iç dünyasında bir kırılma olur.
Tyler Durden doğar. İçimizdeki bastırılmış arzuların, nefsânî öfkenin, inkâr edilmiş isyanın vücut bulmuş hâli.. Aslında modern psikiyatride paranoya yahut şizofrenik yansıma. Ama daha derinde bu bir ruhun isyanıdır. İnsan nefsiyle çatışırken bir başka "ben" doğurur içinde. Ve bu benlik küllerden hakikati doğurmak ister. Tyler’ın her sözü aslında insanın bastırılmış nefsinin çığlığıdır. Ve Tyler kahramanın evini yakar. O yanan apartman dairesi kapitalizmin “benliğe” biçtiği kıymeti temsil eder. Konforun yanıltıcı sıcaklığı, düzenin boğucu zincirleri, aidiyetin sahte maskeleri, markaların gösterişli yalanları, televizyonun hipnotik fısıltıları... Modern insanı görünmez iplerle bağlayan ne varsa o alevlerde erir. Ev kül olunca kahraman da o prangalardan kurtulur. Hiçliğe ulaşmanın yolu öncelikle her şeyden feragat etmeyi gerektirir. Tıpkı dervişin dünyevi bağlarından sıyrılışı gibi kahraman da sahip olduklarından sıyrılarak hakikate doğru hicrete çıkar. Ve sonra eski harabe bir evde yaşamaya başlarlar. O virane ev, aslında bir "çilehane”dir. Dışarıdan bakıldığında terk edilmiş bir mekân ama o evin içinde büyük bir manevi dönüşüm başlar. Su akmaz, sofrada yemek yoktur ve soğuk kemiklere işler. Orada nefsin o tanıdık rahatlatıcı alışkanlıkları da yoktur. Tyler kahramanı benliğinin konforlu kıyılarından alıp zorluğun ve yokluğun acımasız sularına iter. Açlıkla, uykusuzlukla, yorgunlukla terbiye eder onu. Bu çileli yolculuk ruhun pasını silmek, benliğin kibrini törpülemek için bir fırsattır. Filmin unutulmaz repliklerinden biri olan Tyler’ın şu sözleri modern insanın içinde bulunduğu ruhsal boşluğu ve sahte tatmin arayışını muhteşem bir şekilde özetler: "Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız ya da yerimiz yok. Büyük bir savaşımız yok, büyük bir buhranımız yok. Bizim savaşımız ruhani bir savaş... Bizim buhranımız hayatlarımız. Biz televizyonla büyüdük tanrıya inanarak değil. Ve bizi kızdıran şey ruhani boşluğumuz. Öyleyse ne yapıyoruz? Tüketmeye çalışıyoruz. Sahip olmamamız gereken lükslere sahip olarak tanrıyı unutturmaya çalışıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız... ve hiçbir amacımız yok. Her şey suretinin suretinin sureti." Peki bizler tarihin hangi çocuklarıyız? Hangi hakikatin izini sürüyoruz? Hangi vehim denizinde boğuluyoruz? Hangi suretin suretine tutunuyoruz? Hangi varlık perdesini aralıyoruz? Gözümüzü kamaştıran bu dünya hangi gölgenin oyunu? Belki de bu modern çilehanelerimizde nefsin yanıltıcı konforundan sıyrıldığımızda o ilk suret’in, mutlak varlığın tecellisine bir nebze olsun yaklaşabiliriz.
O harabe evin loş ışığında “Dövüş Kulübü ”‘nün tohumları filizlenmeye başlar. Kuruluş felsefesi modern insanın o sahte yaldızlı konforuna, ruhunu kemiren tüketim çılgınlığına ve kalbi çoraklaştıran o manasız rekabete karşı doğan derin bir nefretin bir tiksintinin yansımasıdır. Tyler’ın felsefesi sahip olmanın değil kaybetmenin hürriyetine dayanır. Çile çekmek modern insanın uyuşturulmuş hislerini uyandırmanın, kör olmuş gözleri açmanın, hakikatle temas kurmanın yegane yoludur. Bu hem Doğu’da çilehanelerde nefsi terbiye eden sufilerin hem de Batı’da inzivaya çekilip varoluşun sırrını arayan münzevilerin kadim yoludur. Zira ruhun arınması ancak nefsani arzuların zincirlerinden kurtulmakla mümkündür İlk kural basittir. Dövüş Kulübü hakkında konuşmamak. Bu suskunluk yemini modern dünyanın boş lakırdısına, aldatıcı vaatlerine ve sahte iletişimine karşı bir duruştur. İkinci kural da ilkiyle aynıdır, “Dövüş Kulübü” hakkında konuşmayacaksın. Bu tekrar sır kulübünün mahremiyetini ve maneviyatını muhafaza eder. Onu modern dünyanın yozlaştırıcı etkisinden azade kılar. Dövüş insanın içindeki karanlığı yumruklamasıdır. Her darbe ruhun pasını silen bir tokat, her yumruk modern dünyanın suratına atılmış bir itirazdır. Acı ise bedenin ve ruhun uyanışı.
Zamanla o harabe evin bodrum katında başlayan bu gizli buluşmalar şehrin dört bir yanına yayılır. Dövüş Kulübü, modern insanın ruhundaki boşluğu dolduran, sahte tatmin arayışına bir alternatif sunan bir tür yeraltı hareketi haline gelir. Amaç basit ve derindir. Kendini hissetmek gerçekle yüzleşmek ve modern dünyanın dayattığı sahte kimliklerden sıyrılmak. İşte bu çetin nefis mücadelesinin yolunda dergaha kabul edilmek kolay değildir. Tıpkı dervişin dergahın eşiğinde günlerce aç, susuz beklemesi gibi Dövüş Kulübü’ne talip olanlar da o harap evin önünde dünyanın bütün nimetlerinden yüz çevirmiş bir halde beklerler. Bu açlık ve susuzluk, nefsin ilk imtihanıdır. Günlerce süren bu çileli bekleyiş modern insanın şişirilmiş egosunu indirmek benliğinin kibrini yere sermek içindir. “Sahip oldukların, sonunda sana sahip olur” der Tyler. Eşya putlaşır insan köleleşir. Hakikat ise bu zincirler kırıldığında görünür. Külübeye kabul nefsin kapısında beklemekle başlar. Bu bekleyiş, nefsin ilk imtihanı, kalbin ilk arınmasıdır. Zira tasavvufta açlık arzunun zincirini kırar kibri ezer. Kabul ise benliğini terk edene geçiciliği idrak edene nasip olur. O virane ev modern yalanlardan arınmış bir halvetgâhtır. İçeri giren, sülûka başlar. Dövüş bizdeki nefsin cihadıdır. Her darbe nefsin benliği yırtar, her acı ruhu uyandırır. Dövüş Kulübü,modern insanın ruhani boşluğunu doldurmak için yakılan bir aşktır artık.
“Sahip olduğun şeyler, sonunda sana sahip olur.” Tyler Durden’ın bu repliği, filmin temel taşlarından biridir Modern insan, tükettiğini zannederken aslında tüketilen kendisidir. Eşya putlaşır ve insan eşyanın kölelesi olur. Hakikat ise bu zincirler kırıldığında görünür. İşte bu yüzden, Dövüş Kulübü sadece bir başlangıçtı. Asıl gaye, o sahte tanrının, modern çağın tapınağı olan finans sektörünün yıkılmasıdır. Tyler Durden’ın önderliğinde başlatılan Kıyamet Projesi, kapitalizmin tanrısallaştırdığı unsurlara ( kredi kartı şirketlerine, tüketim merkezlerine, sistemin görünmez zincirlerine ) karşı bir kıyam çağrısıdır. Modern insanın ruhunu kuşatan bu yapılar, artık sadece iktisadi binalar değil aynı zamanda sistemin birer mabedi hâline gelmiştir. Kapitalizmin kutsal üçlemesi olan “sahip ol, tüket, göster” ilkesi insanın hakikat arayışını anlamdan değil eşyadan aramasını şart koşar. Ne kadar çok yük o kadar çok değer. Kredi puanı, sosyal statü, marka tercihi, hepsi moderntenin sahte kimlikleri. Tyler içi boş kimliksiz ve suretin suretinin suretinden ibaret olan bu hayata karşı bir savaş başlatır. Kapitalin tanrısı para ve mabetleri bankalardır. Kredi kartı şirketleri yalnızca iktisadi bir kölelik sistemi değil insanın ruhunu da ipotek altına alan bir kölelik sistemidir. "İnsan, borçla doğar ve borçla yaşar. Her adımında kendini biriktirdiği eşyalarla tanımlar ama asıl kimliği elinden kayıp gider. Sahip oldukları onu özgür kılmak yerine zincirler. Ve sonunda bir ömür kaybolur gider. Tyler işte bu zincirin halkalarını kırmak için değil bizzat zincirin dövüldüğü demirhaneyi havaya uçurmak ister. Çünkü mevcut sistem, insanın özüne bir perde çeker ve o perde yırtılmadan hakikate ulaşmak mümkün değildir. Filmin finalinde anlatıcı Tyler’ı zihninde öldürür. Silahı kendi zihnine çevirir ve kafasındaki tiranı, kendi benini, kendi ikiliğini susturur. Lakin bu bir intikam mı, yoksa başka bir llizyon mu? İnsan kendi kendisine galip gelebilir mi? Belki de asıl esaret orada başlar. Binalar birer medeniyet külçesi gibi bir bir yıkılır. Salt paranın değil Batı’nın mukaddes saydığı tüm değerlerin çöküşüne şahit oluruz. Bir başka ironi ise ikiz kulelerin yıkılışını andıran iki kulenin yıkılmasıdır. Peki ya bütün bu yıkım, gerçekten bir uyanış mıydı? Yoksa suretlerin suretinde kaybolan modern insan kendi hiçliğinde kendi hakikatinin arayışı mı?