0
Yorum
9
Beğeni
5,0
Puan
144
Okunma

Bir kaç hafta sonra bir sabah Medyum evinin perdelerini yırtan bir çığlıkla uyandı. Göğsünde bir taş vardı sanki, nefesi kesik kesikti. Rüyasında, haftalar önce umutsuz gözlerle kapısını çalan o adam vardı. Solgun yüzü, göz çukurlarının derin karanlığıyla odanın loşluğunda eriyor gibiydi. Dudakları kıpırdadı, sesi bir fısıltı kadar zayıf ama çığlık kadar acılıydı: "Çıkar beni buradaaan... Duvarlar... Duvarlar beni yutuyor..." Arkasından, bir elin pençeleri uzandı, adamın bedenini solgun duvar kâğıdının içine çekti. Medyum, elini uzattı ama tuttuğu sadece rutubetli bir soğukluk oldu. Uyandığında, avuçlarında hâlâ o soğuk terin izi vardı. "Kabus," diye mırıldandı, titreyerek, "Sadece kabus..."
Ertesi gece,...
Bu sefer rüya daha keskindi. Kendini, tanıdık olmayan ama içgüdüsel bir korkuyla bildiği bir evin salonunda buldu. Adam, karşısında duruyordu, ama artık şeffaflaşmıştı. Bedeni, arkasındaki çatlak sıvalı duvara karışıyor, sanki taş ve et birbirine geçiyordu. "Lütfen," diye inledi, sesi taşın gıcırtısı gibiydi, "Beni duyuyor musun? Burası... canlı." Tam o sırada, duvarlar hareket etti. Taş ve alçı, eriyen balmumu gibi yumuşadı, Adamın bedenini bir anda içine çekti. Medyum, bir adım atarken, kendi ayakları da ahşap döşemenin içine batmaya başladı. Donmuş bir çığlık boğazında düğümlenirken, kendini yatakta buldu. Sabahın ilk ışıkları, perde aralığından sızıyordu. Avucunda, küçük bir sıva parçası vardı. Soğuk ve nemliydi.
Bu onun da kaderiydi ve artık kaçamazdı. Adamın ilk geldiğinde verdiği adres kağıdını buldu: Şehrin eski semtlerinden birinde, bakımsız ağaçların gölgelediği, demir parmaklıklı bir bahçenin ardında duruyordu ev. Sarmaşıklar, ölü bir canavarın damarları gibi cepheyi sarmış, pencereleri boğuyordu. Hava, güneşli olmasına rağmen, kapının önünde dondurucu bir soğuk vardı. Kapı kilitliydi, çıngırak sesi içeriden boş bir yankıyla döndü. Bahçedeki çakıl taşlarından irice birini aldı, arka taraftaki mutfak penceresinin camını kırdı. Camın parçalanma sesi, sessizliği yırtarken, içeriden daha derin, kemikleri donduran bir soğuk üzerine üflendi.
İçeri girdiğinde, nefesi buğulandı. Dışarıdaki yaz sıcağı burada yoktu. Hava, toprağın metrelerce altındaki bir mahzen kadar nemli ve keskin kokuyordu. Toz tabakaları, güneş ışığının kırık pencereden sızdığı huzmeler oluşturuyordu. Mobilyalar, örtülerle örtülmüş, hayaletler gibi bekliyordu. Her yer, terk edilmişliğin ve unutulmuşluğun ağır hüznüyle doluydu. Ama en çok, duvarlar dikkatini çekti. Çatlaklar, garip desenler oluşturuyor, bazı yerlerde sıvalar dökülmüş, alttaki tuğlaları ve koyu renkli ahşap hatlarını açığa çıkarıyordu. Sanki ev, derin derin nefes alıp vermekteydi.
Medyum , adamın rüyada kaybolduğu salona yöneldi. Burası daha da soğuktu. Kalbi hızla çarpıyordu. Bir şey yapması gerekiyordu. Duvara, en büyük çatlaktan sızan ahşap hattın üzerine, avuçlarını yerleştirdi. Tahta, buz gibiydi, neredeyse canlı bir şeyin tenine dokunuyormuş gibi. Gözlerini kapadı. Derin, derin nefesler aldı. Zihnini boşaltmaya çalıştı. Sessizliğin içinde, önce bir uğultu başladı. Sonra, hafif bir esinti, yaprakların hışırtısı gibi salonu dolaştı. Toz bulutları hareketlendi. Örtülü bir sandalye hafifçe sallandı. Sonra, rüzgar şiddetlendi. Örtüler uçuştu, kapılar çarptı, eski gazeteler ve toz zerrecikleri bir fırtınaya tutulmuş gibi ortalıkta uçuşmaya başladı. Medyum, trans halinde, kök salmış bir ağaç gibi duvara tutunmuştu. Avuçlarının altındaki ahşap, artık buz değil, nabzı atan bir damar gibi sıcaklık yayıyordu.
Ve işte o anda, duvarın içinden bir figür belirdi. Bir kadındı. Uzun, soluk bir gece entarisi giyiyordu, saçları ıslak yosun gibi omuzlarına dökülmüştü. Yüzü, hüzün ve sonsuz bir yorgunlukla oyulmuştu. Gözlerinde, derin kuyuların dibindeki suyun soğuk parıltısı vardı. Evin Ruhu idi bu. Havada asılı duruyor, çıkan rüzgarla hafifçe sallanıyordu. Sesi, çatırtılı bir kayıt gibi, taşın ve ahşabın gıcırtısıyla karışıktı .
"Senin gelmeni bekliyordum..."
Medyum, transın derinliklerinde, soruyu zihniyle iletti, Adam nerede , ne yaptın ona ?
Kadının gözlerindeki su parıltısı yoğunlaştı, ama gözyaşı değil, nemli bir toprağın ıslaklığıydı bu. "O... benim... Oğlum," diye haykırdı, bir yaprak hışırtısı kadar hafif ama bir yürek sızısı kadar ağırdı. "Bedenim... mahzenin taşlarının altında... yüz yıl önce... Günahım... sevmekti. Sevdiğim adamın... çocuğunu taşımaktı karnımda."
Görüntüler, bulanık ama keskin bir acıyla medyumun zihnine aktı: Genç bir kadın, korku dolu gözlerle, bu evin karanlık mahzenine zorla sürükleniyordu. Erkek sesleri, öfke doluydu. Taş duvarlar, bir kazma sesi... Sonra, derin bir sessizlik ve toprak kokusu. Ve bir bebek ağlaması... mahzende değil, dışarıdan, giderek uzaklaşan bir ses...
"Çocuğumu... aldılar," Kadının ruhu titredi, "Göbeği daha düşmeden... Onu da... günahın tohumu diye... attılar karanlığa... Yetimhaneye..." Sözler, rüzgarla karıştı, iç çekişe dönüştü. "Yalnız kaldım... Taşın, toprağın arasında... Soğuk... Sonsuz soğuk... Ev... ben oldu. Ben... ev oldum. Acım... duvarlara sindi. Bekledim... Oğlumu bekledim... O, beni bulmaya geldi... kanını çağırdı bu toprak... Ama o... korktu. Kaçmak istedi. Kaçamazdı... Artık... benim bir parçamdı."
Medyum, nefesini tutmuştu. Evin ruhu olan bu kadının, bu acılı annenin kayıp oğlu olduğu gerçeği, içine taş gibi oturdu. Kadın devam etti, sesinde artık bir talep vardı.
"Huzur... istiyorum. Artık... yeter. Oğlum... benimle. Onu... aldım. Artık... uyumak... istiyorum. Özgür olmak... istiyorum. Toprağa... karışmak... Bizim olan toprağa karışmak..."
Kadının hayaleti medyuma doğru uzandı. Parmakları, duman gibi, medyumun duvardaki eline dokundu. Ani bir sıcaklık, bir şimşek çakması gibi medyumun kolundan yukarı çıktı, kalbine saplandı. Aynı anda, evin içindeki fırtına durdu. Uçan eşyalar yere düştü. Ölü bir sessizlik çöktü. Kadın ruhunun görüntüsü, bir mum alevi gibi titreyerek soldu. Son bir ses, duvarların içinden yankılandı:
"Teşekkür... ederim..."
Sonra, hiçbir şey kalmadı. Sadece sessizlik ve. değişen bir hava. İçerideki dondurucu soğuk, yerini toprak altının ılık, ağır kokusuna bırakıyordu. Pencereden sızan güneş ışığı, artık tozlu zemin üzerinde altın rengi bir yol çiziyordu. Medyum, ellerini duvardan çekti. Avuç içleri, kuru toprak ve eski ahşap tozuyla kaplıydı. Duvara baktı. Çatlaklar hâlâ oradaydı, ama artık ölü, sıradan çatlaklardı. Sanki içlerindeki can çekilip gitmişti.
Dışarı çıktı. Bahçedeki sarmaşıkların yeşili, artık daha canlı görünüyordu. Güneş, taş duvarları ısıtıyordu. Medyum, arkasına bir kez daha baktı. Artık sadece bir ev değildi orası. Bir mezar taşıydı. Bir anne ve oğlun, sonsuz kucaklaşmasının, toprak altında nihayete erdiği sessiz bir mezar taşı. Duvarlar artık kimseyi içine çekmeyecekti. İçlerindeki ruh, huzura ermişti. Geriye, kederle yoğrulmuş tuğlalar ve nihayet dinlenebilen bir toprak kalmıştı.
Çağdaş DURMAZ
5.0
100% (1)