7
Yorum
19
Beğeni
5,0
Puan
283
Okunma

Küller uçuşuyor. Yanmış kaplumbağa kemikleri kararan korların arasında sırıtıyor. Genzimi yakan ıslak ateş kokusu ve duman başımı döndürüyor.
Gözlerim kan çanağı. Bu kızıllığın diğer sebebi ise geceden beri ağlıyorum. Kırmızı küçük bir pancara dönüşen burnum silinmekten zonkluyor.
Al, yine akıyor göz yaşlarım!
Siz kabusa uyanmak deyin, ben cehennemi diri diri yaşamak diyeyim.
Radar tepesinden denize doğru inen yüzlerce hektar arazi, içindeki bütün kurdu kuşu, börtü böceği, ile bir gecede kızıl yalımların kursağından geçmiş.
Geriye korkunç siyah bir manzara ile aşağıda çaresizce kayaları döven, denizin üstünde uçuşan küller ve sahili boyayan yapışkan bir gri kaldı
Konuyu dağıttığıma bakmayın, belki orman yeniden büyür, zavallı kaplumbağaların uzak akrabaları göç edip yine yerleşir buralara.
Beni üzen evin yanması değil, neticede o da yapılır.
Koskoca zerdali bahçesinin, muzların, portakalların yanması hiç değil.
Kalbimin ortasına taş gibi oturan kederim çitlembik ağacım.
O benim ilk göz ağrım.
Mis gibi damlayan reçineleri yüzünden annemden yediğim ilk dayağım.
Alnımda dağılan ilk yaram.
Denizin üstüne doğru uzattığı dalların en irisinden sarkan salıncağım, benim ilk evim.
İlk hayallerim deniz aşırı uzak ülkelere .
Serçelerle, ala kargalarla baharı ilk onun dallarında karşılayışım.
Onun dallarındaki çalı çırpı yuvalardan düşen kocaman çirkin ağızlı yavruların ilk dadısı benim.
Kara kedi musallat olmasın diye az beklemedim hani.
Yaz gelince dallarından hevenk hevenk sarkan çitlembikleri afiyetle yerken denizden geçen gemileri sayardım.
Benim gemim Cuma sabahları geçerdi. Boydan boya kırmızı kuşağı vardı. Öteki gemiler uzaktan siyah odun parçaları gibi suratsız suratsız geçip giderken benim gemim kıyıdan geçerdi.
Sapsarı yelkenleri yaz güneşinin altında ışıl ışıl dalgalanırdı.
Eteğime doldurduğum çağlaları sincapları taşlayarak kıkır kıkır yerken dünyada bir ben bir gemim bir de çitlembik ağacım kalırdık.
Size gemileri neden sevdiğimi söyleyeyim mi?
Evet söyleyeyim.
Babam, kaptan benim.. O kara kuru siyah yük gemilerinin değil.
Dedim işte altın gibi yelkenleri var, yemyeşil gövdesi, o gövdesini boydan boya saran kırmızı bir kuşağı var. Sanki sanırsınız ki çok uzaklardan birisi size hediye gönderiyor. Elleriniz istemeden sevinçle dolar, aylardır görmediğiniz sevgili bir yüzü görmenin heyecanı sarar tüm bedeninizi. Sanki deniz uzatır şıpır şıpır ellerini de sizi şöyle sep serin bir örseler.
Babam evden her çıkışında eğilip kulağıma fısıldardı:
-geçerken üç kez kampana çalacağım, sonuncusu senin için her zaman, unutma!
Şimdi kül yığınının ortasında enginlerden gelecek bir ses, bir kıpırtı gözlüyorum. Dün buradaydım. Önceki gün de, ama ne gelen var ne giden.
Biliyorum gelmeyecek, çünkü çitlembik ağacım artık yok.
Size söylemedim, nasıl söylesem onu da bilemiyorum.
Aslında o benim kimsenin bilmediği görmediği bir arkadaşım.
Herkes kızıyor bu yüzden. Kimseyi inandıramadım. Yalnızca babam inanırdı bize. Annem bunu unutmam için günlerce konuştu benimle. Baktı olmuyor, bana göster dedi, sana inanayım.
Ona gizli sırrımı anlattım.
Her nasılsa, anneme onun yerini tarif ettiğim günün ertesinde çıktı bu yangın.
Annem hastane odasına ağlayarak gelip yangını haber vermişti. Koluma boynuma dolanan serumlardan iğnelerden kurtulup en hızlı adımlarımla bahçeye gelmiştim.
Artık çitlembik ağacı yok, dedi.
Gemiler de uzaktan geçiyor, hem belki başka çocukların çitlembik ağacını ziyarete gidiyorlardır.
Beklemeyelim o gemiyi dedi.
Yüzüme donup kalan simsiyah acıyı size tarif edemem.
Ben bilmiyor muyum sanki babamın Sıraservilerde uyuduğunu, gemilerde olmadığını?
Ben biliyorum ölülerin terk ettiğini, hastaların da yol gözlediğini.
Dünyanın gerçeklerini bilmenin artık büyümek olduğunu.
Peki annecim, ya hiç büyüyemeyecek bir çocuğun tüm bunları, gerçekleri bilmesine ne gerek vardı.
5.0
100% (5)