0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
194
Okunma
Hayat, sabahın köründe çalan bir kapı gibidir; uykulu, hazırlıksız ve çoğu zaman homurdanarak açarsın. Ölüm ise akşamüstü… sessizdir, tokmağı çalmaz, sadece orada durur. Varlığıyla konuşur.
Adam bunu kırk sekiz yaşında fark etti. Ne bir hastane koridorunda ne de bir mezarlıkta. Bir pazartesi sabahı, ayakkabısının bağcığını bağlarken. Eğildi, doğruldu ve kalbinin bir anlığına “dur bakalım” dediğini hissetti. Küçük bir tereddüt. Bir virgül. Hayat cümleyi bitirmedi ama hatırlattı.
O günden sonra yaşamaya başladı. Daha önce yaşadığını sanıyordu; meğer sadece hayatta kalıyormuş. İşe gidip gelmek, konuşup susmak, gülüp geçmek… Bunlar yaşamak değilmiş. Yaşamak, ölümü ciddiye alınca başlıyormuş.
İnsanlar ölümden korkar sanır. Yanlış. İnsan, yaşamamış olmaktan korkar. Ölüm sadece aynayı tutar. “Bak,” der, “bu kadar zamanın vardı.”
Adam artık sabahları acele etmiyordu. Kahvesini karıştırırken buharına bakıyordu; çünkü buhar kısa sürerdi. Annesini daha çok aradı. Bir dostunun sesini yarım dinlemedi. Sevmediği yerde durmadı. Çünkü ölüm ona bir sır fısıldamıştı:
Ertelenen her şey, biraz mezar taşına benzer.
Bir gün parkta yaşlı bir kadın gördü. Elinde ekmek, kuşlara atıyordu. Adam sordu:
— Neden her gün geliyorsun?
Kadın gülümsedi:
— Ölmeden önce yapılacaklar listem kısa, evladım. Ama her gün yapılacaklarım var.
İşte o an anladı: Hayat uzun bir yol değil, derin bir andı. Ölüm de düşman değil, editördü. Gereksiz cümleleri kesip atan.
Adam öldüğünde arkasında büyük bir servet bırakmadı. Ama eksik bırakılmış cümle de yoktu. Hayatı tamdı; çünkü kaçmadı. Ne acıdan ne sevgiden ne de vedadan.
Ölüm kapıyı yine çalmadı. Gerek duymadı.
Hayat zaten usulca açmıştı. (Selma Ardıç Tan)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.