1
Yorum
7
Beğeni
5,0
Puan
227
Okunma

2005 yılının haziran ayıydı. Eşim bir iş kazası sonucu ayak bileğini kırmış, evin tüm sorumluluğu bana kalmıştı. Elimden geldiğince onun yokluğunu hissettirmemeye çalışıyordum ama durum çok zordu. Evimiz kira, çocuklarım okuyordu. Doktor, eşimin iyileşmesinin aylar süreceğini söyleyince ne yapacağımı bilemez hale geldim. Gurbet elde, ne elimde ne de avucumda bir şey vardı. Köy yerinde olsaydık yardımlaşarak bu zorlukların üstesinden gelirdik ama şehir hayatı öyle değildi. Akrabalarım ve tanıdıklarım bile benden yüz çevirmişlerdi.
Dost kara günde belli olur derler ya, anladım ki etrafımda hiç dostum yokmuş. Hepsi sadece iyi günümde yanımdaymış, kötü günümde ise kaybolmuşlardı. O an sığınacak bir dost bulmanın ne kadar zor olduğunu anladım. Sonra Rabbime döndüm ve "Şükürler olsun, bana gerçek yüzlerini gösterdin. Belki de gerçekleri görmek için düşmem gerekiyordu," dedim.
Eşimin yemeğini hazırladım, pansumanını yaptım ve merdiven silmeye gittim. Akşama ekmek alacak param bile yoktu. Apartman yöneticileri ay dolmadan merdiven parasını vermezlerdi. "Allah büyük," diyerek binaya vardım ve temizliğe başladım.
En üst katta oturan akrabam, "Merdivenleri silmeni istemiyorum," dedi. Güya akraba olduğumuz için benden utanıyormuş. Zengin ya, öyle sanıyordu. Ona sert bir ses tonuyla, "Ben helal kazanmak istiyorum, kimsenin yardımına ihtiyacım yok," dedim. Keyfi kaçtı tabii. Bu huyum biraz babama çekmişti. O da kimseye borçlu kalmak istemez, kimseden hayır dilenmezdi. "Bana Allah yeter, O ne güzel vekildir," derdi hep.
Yukarıdan aşağıya süpürerek indim. Sıra silmeye gelince kovayı doldurup tekrar en üst kata çıktım ve basamakları bir bir silerek indim. Dış cepheyi yıkarken o önümden geçti, selam bile vermedi. Tam o sırada yerde üst üste yapışık halde üç tane yirmi lira buldum. Aklıma hemen bir soru işareti düştü: "Acaba üst kattaki akrabam mı attı?" diye düşündüm. Hani merdiven silmeme kızmıştı ya. "Yok canım, olamaz," dedim. "Neden böyle bir şey yapsın ki?" O zaman için azımsanmayacak bir paraydı, tüm mutfak ihtiyacımı karşılar, hatta artardı bile.
Parayı alıp yöneticiye çıktım. "Bunu bahçede buldum," diyerek parayı verdim. İşimi bitirip eve gitmek üzereyken arkamdan bir ses geldi: "Bakar mısınız?"
Döndüm. Giyimi temiz, bakımlı bir hanımefendiydi. "Buyurun," dedim.
"Kusura bakmayın canım," dedi. "O bulduğun para bana ait. Yeni hatırladım, cebimde unutmuşum. Makineyle birlikte yıkanmış, çamaşırları çırpıp sererken aşağı düşmüş."
"Ben onu yöneticiye verdim," dedim. Birlikte yöneticiye gittik, parayı alıp sahibine verdim. Çok ısrar ederek içinden on lirasını bana uzattı ve "Çocuklara bir şey alırsın," dedi.
Bu olay karşısında ne diyeceğimi bilemedim. Bu bana açık ve net bir imtihandı. Allah insana helali istediğinde helali veriyordu, haramı tercih ettiğinde haramı. Seçimi kula bırakıyordu. O kadar şükrettim ki Rabbime, sevinçten ağladım.
Yolda giderken uzun uzun düşündüm. "Allah’ım, ya o parayı alsaydım?" diye. Sonuçta önüme çıkmıştı. Ama gönül rahatlığıyla yiyemezdim. Çocukluğumdan beri harama bakmamıştım, boğazımdan haram lokma geçmemişti. Her zaman "Ne verirsen helalini ver," diye dua etmiştim. İşte dedim, "Senin ihtiyacın olan akşama bir ekmekti. Allah sana ekmeğini gönderdi."
Hayat öyle sırlarla dolu ki... Geçinmek gerçekten bir sır. "Aç mezarı yoktur" derler. Açların, yoksulların, darda kalmışların halini bilmeyenler çoktur. En acı olanı ise Allah bana yar olurken, yar sandıklarımın yarama merhem olmamalarıydı.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.