Sual de bilgiden doğar, cevap da... (mevlana)
Tevfik Tekmen
Tevfik Tekmen
VİP ÜYE

ŞOSE (2025)

Yorum

ŞOSE (2025)

0

Yorum

4

Beğeni

0,0

Puan

198

Okunma

ŞOSE (2025)


Bugün bayrammış. Ama ne bayramı? Ramazan, Kurban veya Hıdrellez mi? Ramazan Bayramı olsa çocukların ev ev gezerek şeker toplayıp ağızları tatlandırması lazım. Kurban Bayramı olsa koçlar danalar kesilip kan akıtılması lazım. Hıdrellez olsa ateşler yakılması, Beyit Evi yanındaki yaşlı karadut ağacının yüksek dalına salıncak kurulmuş olması lazım. Ama bunların hiçbiri yoktu…

Güzel esvaplarını giyinip kuşanmış köyün kızlı oğlanlı bütün gençleri köy içi meydanında toplandı. Hepsi güzel, hepsi gülen yüzlü, hepsi neşeli ve mutluydu. Oldukça çoktular. Oysa burası küçük bir dağ köyüydü. Yıllarca göç verdiği için gün günden daha da küçülmüştü…

Oğuz Devrim, bu köylüydü. Önce okumak için şehre gitmiş, sonra da başka bir şehirde hayat mücadelesine girişmişti. O da bu genç kalabalığın içindeydi. O da güzel giyimli, o da güleç yüzlü, neşeli, o da bu genç topluluğun mutlu bir kişiydi. Köye bayram yapmaya gelirken yanında iki arkadaşını da getirmiş. Onlar; birisi Yaser, birisi de Yiğit’ti. Yaser, esmer ve az tıknaz, Yiğit ise kumral ve az uzun boylu bir gençti. Onlar da genç kalabalıktaki herkes gibi güzel giyimli, yüzü güleç ve neşeli, mutlu kişilerdi…

“Tamam.” dediler, coşkuyla “Dağ başını duman almış, yürüyelim arkadaşlar. Güneş ufuktan şimdi doğar, durmayalım arkadaşlar” diyerek hep birlikte şoseye doğru yürüdüler…

Yıllar evvel sahipsiz kalınca yıkılıp yerle yeksan olan şose boyundaki Ali Bey’in küçük kahvesi hiçbir şey olmamış gibi aynı yerinde aynı şekilde duruyordu. Yol boyuna inen dağ eteğindeki kurnası vanasız çeşme eskiden olduğu gibi durmadan akıyordu. Her ikisi yanından geçip güneydeki kasaba yönüne yürüdüler. Yol dibindeki Ali Bey kahvesi gibi yıllar önce yerle yeksan olmuş Bozkır’ın eğreti kahvesi de aynı yerindeydi. Bütün bunlar hiç şaşılası şeyler değildi sanki.
Taş kemerli eski köprü üzerinden geçip tutuştukları yamaç yerden Bükme Sırtına doğru devam ettiler. İşte o zaman bir ağızdan şarkılar türküler söylemeye başlamışlardı. Kimisi ellerini kaldırıp havaya zıplıyor, kimisi bir Roman Havasının temposunda göbek atıp gerdan kırıyor, kimisi de nara patlatıyordu. Gök mavi, ağaçlar yeşil, yerin yüzü yemyeşil, yeni yeni açmış taze çiçekler renk renkti. Yoksa Bahar Bayramı mıydı bu coşkuyla kutladıkları bayram

Sırt yere geldiklerinde keskin dönemeçten sağ tarafa saptılar. Yüksek Bükme Kayalıkları altın güneş altında apaydınlıktı. Gökyüzü orada da mavi, ağaçlar orada da yeşil, yer yemyeşil, yeni yeni açmış taze çiçekler orada da renk renkti. Bahar kokusu eşliğinde kimisi ormanın serin gölgesine, kimisi güneşin çiçekli çimenle seviştiği yere çöküp sere serpe oturdu. “Bayramımız kutlu olsun.”

Onlar oradayken öğle oldu. Sonra gün batı ufkuna yıkılıp ikindi oldu. Sonra ayaklanıp kalktılar. Gelirken olduğu gibi “Tamam." dediler. “Bu gök bu deniz nerede, nerede bu dağlar taşlar, yürüyelim arkadaşlar.”
Sonra hep birlikte yokuş aşağı köye doğru yürüdüler. Musa Bozkır’ın kır mekanına gelince orada durdular.
“Artık zamanı gelmedi mi?” Genç kalabalık hep bir ağızdan bağırdı; “Geldi…” Ellerine bira şişelerini alıp içmeye başladılar. Birisi darbuka çalıyordu. Birisi bağırıp çığırarak şarkı türkü söylüyordu. Birileri de kimi halay çekiyor, kimi kimi de hora tepiyordu.
Orada çok çığırıştılar. Hoplayıp zıplayıp çok tepindiler. Çok coştular, çok da bira içtiler. Sonra akşam oldu ve ışıklar yanınca mekân aydınlandı. Nedense hiç acıkmamışlardı. Çok çalmış çok söylemiş çok oynamışlardı ama hiç yorulmamışlardı. Çok bira içmişlerdi ama nedense hiç sarhoş olmamışlardı…


Onlar Bozkır’ın şose boyundaki düzlükte eğlenirken gelmişlerdi, tenteli at arabasıyla. Arabada üç kız vardı, 14-15 yaşlarında. Üzerlerinde giysi az ten rengi çoktu. Gözleri sürmeli, kirpikler iğneli, yanaklar al dudaklar baldı sanki. “Göğsümüzde çifte çifte gonca, çukur göbeğimize çiğ düşmüş damla damla, bizde tatlı sulu şeftaliler var Bursa’dan, hem de yarma yarma.” Hiç konuşmadan sanki böyle bir şeyler söylüyorlardı.
Gençlerden biri ayağa fırlayıp bağırmıştı; “Geldiler!” diye. “Geldiler yaşasın! Ulan çengisiz çingenesiz bayram mı olur?”
Çeribaşı Sarı Çalı da atların koşumlarını çıkarırken sevinçten uçuyor, “Paracıklar paracıklar, amanın da turacıklar!” Sesi çıkmasa da sanki öyle bir şeyler söylüyordu. Yarı çıplak körpe kızlar sermaye, Sarı Çalı lakaplı adam da onların pezevengiydi.
Bakir veya değil zıpkın yavuz oğlanlar sevinsin iyi de burada tek onlar yoktu ki! Onlar dağ doruk nirvana derken bakire veya değil genç kızlar sular damlatarak ağlasın mı?
Yiğitcan, “Bana ne onlardan!” diyordu. “İsteyen ağlar isteyen sızlar.” Okul arkadaşı Yasir, sarı bir kız bulmuştu kendisine, terkisine atıp basmış gaza gitmişti bilmem hangi Cennet bir yere.
Sarı pezevenk, at araba ve de çadır işi bitince oturup kendisine çay söylemiş bir de sigara tellemişti. Sermaye çingen kızlar da çadıra girip ak çarşaflar üzerine serilmişti. Yiğitcan da ne zaman gittiyse ikisinin ara yerine girivermişti. Kızlardan biri açılmış düğmelerden ak dona uzanıp parmaklarını daktilo tuşu gibi yaparak “Hani bakalım hani bakalım neredeymiş bu çakı?” deyip deyip cilveleniyor, diğeri de çıplak yumuşak ve sıcak bacağını Yiğit’in kıllı bacağına sürtüyordu.
“Garaj burada kapısı açık, taksiyi kim sokacak oraya? Ama önce para. Mani mani! Kimde var ondan hani hani?”
Böyle çadır içinde arsız hayasız müstehcen söylemlerle ve ahlaksız çirkin ilişkilerle bayramın içine edilip zaman hoyratça tüketilirken beklenmedik ani bir şey olmuş, bükmeden beriye çakarlı ışıklarıyla gelen jandarma arabası görünmüştü.
Sermaye kızlar çadırdan çıkıp ormana kaçtı. Çünkü onlar henüz reşit olmamışlardı. Sarı Çalı da kaçtı. O da pezevenkti. Jandarmayı gören gençler de oradan uzaklaşmak istemişlerdi. Bira içmek suç mu? Oysa değil. Şarkı türkü söyleyerek oynayıp zıplamak suç mu? Değil. Peki öyleyse ne iş? Kimisi kolunu kimi kızın omzuna atıyormuş. Kimisi kimi kızın yanağını okşuyormuş. Yiğitcan ise On Dörtlük yarı çıplak çengi kızların arasına girmiş, üstüne üstlük bir de üstlerine binmiş. Bu büyük bir suç. Bu sebeple o en önde. Kaçanın anası ağlamaz, çünkü jandarmanın sağı solu belli olmaz…
Jandarma durmaz geçip gider, pezevenk ve kızları da ormandan çıkıp düze iner. Önü sonu bu. Ama öyle olmadı. Genç kalabalık köprü alçağının kıyı boyundan yukarıdaki Bozca Korusuna doğru giderken eli silahlı üç jandarma da peşlerindeydi. “Kaçmayın! Durun! Bir suç mu işlediniz?” Yiğitcan’ın ödü bokuna karışmıştı ama el ele tutuşmak suç değil. Sarmaş dolaş olmak suç değil. Dudak dudağa öpüşmek suç değil. Ama jandarmanın da sağı solu belli değil. Oğuz Devrim de peşlerindeydi, biraz geride kalmış olsa da…
Tam o sırada bir ses duyuldu. “Jandarma sen kal orada! Olduğun yerde. Bırak gençlerin peşini!”
Hemen köprübaşında 6-7 kişilik bir gurup vardı, her nereden her ne zaman gelmişler ise. Birisi uzun saçlı uzun sakallı, birisi sinek kaydı tıraşlı, birinin siması sanki Asyalı, biri sarışın biri esmer, biri de kadındı. Birinin elinde telsiz, hepsinin belide de tabanca vardı. Oğuz içinden, “Polis olmalı bunlar.” dedi. Emniyetten. Ama burası metropol değil kırsal bir yer. Ne iş? Belki çevik, belki de özel kuvvettir. Neyse. Onların bu davranışı Oğuz’un hoşuna gitmişti. Yanlarına biraz yaklaştı. “Siz polis mi?” -Polis. “Siz kimin polisi?” -…!? Gayib’in desem değil. Ülkücü Devletlinin desem hiç değil. Çünkü onların başında kaskları var. Çünkü onların ellerinde kalkanları, ceplerinde biber gazı, bellerinde tabancaları copları hem de kelepçeleri var. Onlar sizler gibi gel değil git der. Onların dili tatlı değil acı söyler. Onlar sevmez döver. Onlar sayar söver. Siz böyle kimin polisi?”
Polis kılıklı adamlar sayıp sıralayan bu tuhaf adama şaşırmış gibiydi. Öyle bakıyorlardı. Asyalıya benzeyen siyah uzun saçlı olanı eli telsizli olana “Bu liseli ideolojisi.” dedi kısık bir sesle. “Söylem liseli söylemi…”
Eli telsizli olan:
“Senin adın ne dayı?” dedi Oğuz’a.
“Oğuz Devrim. Soyadım Aşmenler’den gelmiş.”
“Bunlar nasıl laflar, Liseli bir gençmişsin gibi. Senin yaşın başın kaç babalık?”
“Yaşım Altmış Yedi. Ama talebeyim; tıpkı Yasir, tıpkı Yiğit gibi…”
“Saçmalama!”
“İstersen git onlara sor. Çünkü aynı sınıftayız.”
“Olabilir canım, neden olmasın. Tabii…”
“Fakir fukara babam yok yoksulluk içinde kasabaya gönderip okuttu beni. Ortaokul Lise oldu ama Üniversite olmadı. Oysa gidip ressam olmak isterdim. Okuyup yazar olmak isterdim. Mimar ya da mühendis, en çok da doktor olmak isterdim. Ama olmadı. Bu yara yıllarca hep kanadı içimde. Ama ahdettim, elbet bir gün mutlaka dedim. Şimdi Hukuk okuyorum. Bu ikinci senem. Ne dersin benden avukat olur mu? Savcı hâkim olur mu? Kaymakam vali olur mu? Peki emniyet müdürü? Ne dersin eli telsizli polis, yoksa umutsuz vaka mı? Belki yarın öbür gün tezden ölüp gider miyim?”

Onlar orada o ahval konuşurken yukarıdaki genç gurubun yanına giden ikisi dönüp geldi. Birisi; “Tamamdır.” dedi. Elindeki listeye bakıp sıra sıra okudu, “Mertcan Marmara, Uğur Gedik, Tunca Ergenç, Gizem Çimen, Yağmur Erdem, Çağla Başkurt, Bulut Kurtboğan, Çiğdem Samioğlu, Yiğitcan Ulaş, Sergen Döngele… Toplam Kırk Bir kişi. Tek tek kimlik tespiti yapılıp hepsi sisteme kaydedildi.” Oğuz’u işaret ederek “Bunu da kaydedelim mi amirim?”
Amir kişi; “Bırak kalsın.” dedi. “Bundan sonra ondan ne köy olur ne de kasaba. Duydun mu emniyet müdürü olacakmış başımıza. Salak! Ulan bizim kutlu Ulu Reis, adı Devrim olan birini polis başı mı yapar. Salak! Öyleyse operasyon bitti arkadaşlar, haydi yürüyün gidelim.”

Oğuz Bey, sus pus olup donakaldı. Bu güzel polisler tarafından bir güzel fişlenmişlerdi. Sırık adama hakaret, hay anasını! Koltuk değneği köse adama hakaret, hay anasını! Polise mukavemet yok ama yok mu şu şom ağızlılık. Yandım anam keten helva. Yarın sabah kırk polisle gelinip kendisine de nicesi gibi şafak operasyonu yapılır mı acaba! Yok artık, daha neler…


“Kalk Oğuz Abi kalk!” dedi birisi. Uyanıp kendisine geldi. “Üstümüze kar yağmış.” Bakınca gördü ki, üzerinde incecik bir yorgan, onun üstünde de ak beyazı bir kar örtüsü var. Lan yaz baharda kar mı yağar?
Bükme kayalıklarının yamacına yatıp uyumuş, yanında da Yiğit vardı. İnce yorganı üzerlerinden birlikte attılar. “Çok değil Yiğit çok değil az, ondan bir şey olmaz.” Ama bükme kayalıkları yükseğinden onlara doğru top top kar sürüleri akıyordu, tıpkı çığ gibi. Ulan yaz baharda bu da neyin nesi? Kar akışı çığ değil çığcıktı ama gene de oradan uzaklaşmalıydılar. Yürüyüp az aşağıdaki şoseye indiler.
“Biz ikimiz sanki karı koca gibi aynı döşekte mi yattık?” -Öyle dediğin gibi değil, kardeş kardeş Oğuz abi. “Olsun ama neden?” -Çünkü sen çok içtin. Bozkır’ın yerinde hepimiz çok içtik. Ama sen bittin. Yani senin film koptu. Abi şey, mortingen yani. Sonra ortalıkta yoksun baktım. Sonra buldum ki buradasın. Sonra abi, benim film de kopmuş galiba. İnan bilmiyorum nasıl yattım yanı başına. “Lan Yiğit, bunca genç değilse bile onca kul gibisi LGBT demesin bize! Ya da ibne…Yürü gidelim.”

Genç kalabalığın kimisi Buzkır’ın mekân yerinde, kimisi de el ele kol kola bira şişeleri ile bir Ali Bey’in küçük kahveciğine, bir oradan taş köprü yönüne gidip gelerek gez toz ediyorlardı.
Yeni yol köy dışından geçip gitse de bu eski şoseden de sık olmasa bile ara sıra lastik tekerlekli araçlar geçiyordu. Onlar geldiğinde iki yana çekip yol veriyorlardı. Anlayışlı sürücüler de şosede sürü sürü gezen onlara “Neden trafiği aksatıyorsunuz” diye kızmıyordu…

O, şu, bu her ne ise de ortalıkta Yasir yoktu. “Onu bırak.” dedi Yiğit. Yasir’in motosikleti vardı. Terkisine attığı arkadaşı Yiğit’le o yer senin bu yer benim deyip gezerlerdi. “O kendisine kız buldu şimdi, sarı kıvırcık saçlı bir İsveçli.”
“İsveçli?”
“Evet, İsveçli.”
“O İsveçliyi nerede buldu ki?””
“Çarşamba Pazarında…”
“Sarı saçlı bir İsveçli… Hem de Çarşamba Pazarında!”
“Kız gece gündüz terkisinde hep. Beni itip attı…”
“Bak sen vefasıza!”
“Abi çocuk aşık aşık! Hem de deli divane…”


Sedatların ev yanındaki küçük dere hep aynıydı. Eskideki gibi. Üzerine bastıkça gıcırdayan ağaç köprü hep aynıydı. Eskideki gibi. Oradaydılar, şoseden inip buraya her ne zaman geldiler ise.
Aykan Hilmilerin oradaki dar yoldan çıkıp geldi Yasir. Motosikletiyle. Üzerinde deri giysileri, başında da kask vardı. Elleri eldivenli. Terkisindekinin üzerinde ise kırmızı bir parka, başında da onun kapüşonu vardı. Motor oraya gelip durunca kırmızı parkalı kadın yere indi, başındaki kapüşonu da indirdi. İndirir indirmez de telaşla kaldırıp yüzünü geriye dönerek birkaç adım öteye gitti. Çünkü o anda oradaki Oğuz’u görmüştü.
Yiğit’in Çarşamba Pazarlı sarışın İsveçli dediği ve Yasir’in âşık olup kendisine yar ettiği kız bu muydu? Oğuz, metanetini koruyup sakin kalmaya çalışırken birkaç adım yürüyüp genç arkadaşı Yasir’in yanına gitti.
“Lan kaybolup gittin. Öyle ol diye mi getirdim seni buraya?”
“Abi tasa etme, aşk denilen şey bu işte. Bugün böyle ise yarın gene öyle. Okulda görüşürüz…”
Gel diye işaret etti sarışın İsveçliye. Kız, başı önde yüzünü gizleyerek Yasir’in terkisine bindi. Sonra motor gazlayıp köy içine doğru gitti. Acaba ikisi birlikte kızın ana baba evine mi gideceklerdi…

Yasir, gaza basıp terkisindekiyle birlikte gidince Oğuz, her ne kadar metanetli olup sakinliğini korumaya çalışsa da öfkesinden geberiyordu. Yiğit’e de diyemiyordu; “Bula bula bulduğunuz Çarşamba Pazarının İsveçli güzeli bu mu?”

Zaman dün mü bugün mü belli değil. Vakit gece mi gündüz mü belli değil. Şizofren hallere girince “Gel yanıma.” dedi Yiğit’e. “Bu kız dediğiniz kız, kız filan değil bir kere. İsveçli filan da değil buralı birisi hem de! Lan onun iki kızı bir de oğlu var. Kocası ölüp gitmiş geçenlerde…”
“Oğuz abi rica mı etsem acaba…”
“Ne rica ne bir şey, hiçbir şey etme! Oğlum siz manyak mısınız? Kafayı mı yediniz? Ben onu biliyorum ta ezelden…”
“Yalan.”
“Senin yalanını sikeyim!”
“Ama lütfen…”
“Senin lütfenini sikeyim! Bak genç arkadaşım, o var ya o, o benim yıllar öce sevgilimdi…”
“Abi saçmalama!”

Sonra Oğuz, bütün olup biteni tek tek tane tane anlattı Yiğit’e. Yiğit de dinledi sindire sindire. Ve ikna oldu, inandı. Ama can arkadaşı Yasir’e kıyamadı. “Abi sus ve konuşma bir zaman. Yasir bunu bilmesin. Kalbi kırılmasın. Şimdi üzülüp kahrolmasın çocuk. Acımasız zaman aksın gitsin. Ne dersin, o bile ilaç olabilir bazı şeylere…”

Çok geçmedi aradan. Sonra Oğuz, bir baktı ki Yasir’le İsveçli sevgilisi gene geri geldi. Hani gitmişlerdi ya ana baba evine; belki çay kahve içmeye, belki de el öpmeye. Oysa onlar çok zaman önce göçüp gitmişlerdi öte denen o dönülmez yere.
Sancılıydı. Çünkü içinde geçmişin ihanet acısı vardı. Yıllarca birikmiş kini öfkesi vardı. Genç sınıf arkadaşlarının “İsveçli güzel kız” dedikleri kadını içi saman dolu çuval gibi ensesinden çekip indirdi yere. İtti. “Siktir git, siktir git!” Kırmızı parkalı kadın düştü kalktı. Biraz da sulu ak kara bulandı.
Şaşkın Yasir, “Oğuz abi Oğuz abi!” dedi. “Bu ne hal Oğuz abi! Kana kana iç, gül oyna eğlen; doya doya bayram kutla dedilerse de sana, bu kadarı da çok değil mi abi!”
“Bak oğlum, şunu öp okşa kokla ama sonra fırlatıp at çöp kutusuna. Çünkü o bir çöp. Aslında çöp temiz kalır yanında…”
“Siktir be ihtiyar, siktir be!”

Aşık Yasir, terkisine aldığı, kendisine sevgili sandığı kadın kişi ile birlikte gaza bastı. Aykanların yan yoluna girip oradan şoseye çıkacaklardı. Sonra Kırklareli’ne gideceklerdi. Belki de orada durmayıp İstanbul’a gideceklerdi. Ama önce dereyi karşıya geçmeleri lazım. Her yerde kar vardı. Dereye inen yamaç yer ise cilalı buzla kaplıydı. Motor kızak gibi kayıp karşı yara tosladı. Durdukları yerden baktılar, kız veya kadın her ne ise onun alnında kan vardı. Yasir ise öyle kıpırtısız bir durumdaydı. Öldü müydü acaba!

*
O iyi polisler(!) o iyi atlara binip gitmişlerdi. Bir daha da gelmediler. Şafak operasyonu falan filan da demediler. Yasir, o kazada ölmüştü. Onu köy mezarlığına gömdüler. Kadını da kirli şehirdeki kirli hayatına gönderdiler.
Oğuz Devrim Bey, Altmış Beş yaşında başladığı Üniversiteyi Altmış Yedi yaşında bıraktı. O günden sonra ne kalkıp gitti ne de yanından geçti. Okul sözünü bir daha ne ağzına aldı ne de aklına taşıdı…

Eylül/2025 Lüleburgaz

Paylaş:
4 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Şose (2025) Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Şose (2025) yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
ŞOSE (2025) yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
ÜYELİK GİRİŞİ

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL