Yenilgileri kullanırsan zafere dönüşürler. (otto von bismarck)
Şadiye gürbüz(zaralıcan
Şadiye gürbüz(zaralıcan

Babaya selam....

Yorum

Babaya selam....

0

Yorum

4

Beğeni

0,0

Puan

325

Okunma

Babaya selam....










Uykum, yokuş aşağı usul usul yuvarlanırken saat sabahın 04.57’sini gösteriyordu. Yuvarlak saatin gerdanına dizilmiş rakamlar beşi çoktan vurmuştu. Beynim, dağ yamaçlarına külçe külçe dağılmış gibiydi. Dünden beri göğüs bölgemi şişiren bir olayın içinde debeleniyor, oradan oraya savruluyordum.

Zihnimi avuçlarının içine almış bir mesele vardı. Daha doğrusu bir insan meselesi. Onu düşündükçe yüreğim hayretle göğsüme dikleniyor, ardından arkasına yaslanıp derin bir nefes alıyordu. Elimi ayağımı zangır zangır titreten bir öfkeydi bu.

Aslında bütün hemcinslerim, o öfke nöbetini neden geçirdiğimi bilseler, tek tek sıraya girip yanaklarıma sulu sulu öpücükler kondururlardı. Çünkü ben o adamın haddini, kendi hemcinslerinin önünde bildirmiştim. Alnının ortasına “şak!” diye gereken dersi vermiş, rengini değiştirmiştim. Eşsiz bir kahramandım adeta.

Etrafımda kaba bir kalabalık, göğe salınan bayraklar, renk renk balonlar vardı. Rüzgârın kucağına bırakılmışçasına yükseliyorlardı. Uzaktan gelen müzik sesiyle birlikte, karşılanacak hedefe yaklaştığımı hissediyordum.

Kurgusu bol iç sesim kulağıma eğilip kibarca fısıldadı:
“İyi yaptın. Aynı ortamda bir daha kadınlıkla ilgili aşağılayıcı sözler duyarsan, yine aynı tepkiyi vermelisin.”

Halk arasında sık kullanılan bir deyimle söylersem, ben o adamı köpeğin götüne sokup çıkarmıştım. Bu cesur adımı onun kendi arkadaş grubunun önünde atmış olmam, yakama görünmez bir “cesaret nişanı” iliştirmişti.

Evet, ben bir kadındım. O an bütün kadınların sesi olmuştum. Tepkim, sözlerimin gür ve net oluşu, hislerime milyon kere “oh” çektirmişti. Kadınlara yönelik aşağılamalara ve küçümsemelere karşı verdiğim bu tepki, bir savunma değil, bir varoluş biçimiydi.

Bazı erkekleri, evlerimizin buzdolabına yapıştırdığımız renkli magnetlere benzetirim. Her biri geldiği yeri, amacı taşır. Kimi hediyedir, kimi bir anı. Ama ben asıl, o magneti bana kim, neden getirmiş ona bakarım. Niyet meselesi bu. Müslüman inancında nasıl niyet esastır ya, burada da öyledir.

Bazı erkekler ilişkilerinde balıkçı gibidir. Balığı değil oltayı överler. Konu biz kadınlarız ama adamlar, hangi konumda olurlarsa olsunlar, cümlelerini dudaklarının emrine verirler. Kadınlara karşı ne yürekleri vardır ne de gerçek bir korkuları. Bu magnet adamlar, empatisi bol bir toplumda büyüdüklerini unutup, yoksul çocukluklarını bahane ederler.

Yoksulluk öyle fukaralık gibi değildir. Kek hamuru gibi yayılır; vıcık vıcık olur. Ama feraha nasıl çıktıkları, nedense sadece onlara meçhuldür.

Genel algıya göre biz kadınlar çok konuşur, karşı tarafı yorarız. Ne münasebet! Aksine, biz kadınlar sessizliğe daha yakınız. Yorgunluklarımızı motive edecek bir ses ararız. Kalın bir erkek sesi bazen iyi gelir ama onu operada değil, dip dibe oturduğumuz adamdan duymak isteriz.

Ama işte bu adamlar yanlış seçimdir. Biri çay ısmarlasa bile cebindeki o eski, yıpranmış fakirlik hâlâ duruyordur.

Bu adamların beyninde tek bir dava vardır: Para. Asıl korkuları, o eski yoksulluğun yeniden gelip onları rezil etmesidir. Parayı tenin karşılığı olarak gören bu erkekler, para ile ilişkilerini son derece tehlikeli hâle getirirler.

Ben bir yazarım. Kadın-erkek ilişkilerini gözlemler, analiz ederim. Ne tıbbi ne psikolojik verilerle; hayatın içinden konuşurum. Ve şunu görürüm: Bir kadını elde ettiğini sanan erkek, aslında sadece kendi boşluğunu doldurmuştur.

Kadınlar bazen fazla rahat, fazla pişkin davranabiliyor. Bunun sayısı arttıkça geriliyorum. Düğün zarflarını sağa sola savuran erkekler hakkında biri artık bir şeyler söylemeli.

Ve siz kadınlar…
Ey hatunlar!
Konumunuz nettir: Anne, bacı, kız, eş… Siz eşsizsiniz. Namus kavramının dışında, bedensel fayda üzerinden tanımlanmak size yapılacak en büyük hakarettir. Bu yoldan gidilirse, ben de o yoldan dönüp yüzünüze tükürürüm.

Yanımdaki o kötü karakterli adam, kurt gibi gelip tabureye ilişti. Yaklaşınca heyecanlandı, başını eğip birkaç saniye boşluğa baktı. Sonra başladı:
“Sen öyle evde kalmış kız kurusu gibi kal. Bu hafta sonu oğlumun lüks arabasıyla İzmir’e gidip bir hatunu otele attım. Yedik, içtik, yattık…”

Dudak kenarındaki köpüğü yalarken gözlerini bana dikti:
“Sen de iyi bir kadınsın. Bizi elin kadınlarına kaptırmasan ne güzel olur.”

Kalbim sertleşti. Cevap vermedim. Sadece hafif bir tebessümle baktım:
“Sen kimsin lan, benimle aşk yaşayacak?”
Bakışım cevabımdı.

Arkadaşlığımız vardı; biraz da sabrım. Konuyu değiştirmeye çalıştım ama o, toprağı eşeleyen bir horoz gibi aynı yere takılı kaldı.

Gökyüzü başımın üstünde dönüyor, sesler uğultuya karışıyordu. “Beyne kan sıçramak” bu olsa gerek.

Elimdeki suyu farkında olmadan neredeyse başımdan aşağı dökmüştüm.
Cümleleri hâlâ beynimde yankılanıyordu:
“Elin kadınları bir erkeği memnun etmeyi iyi biliyor. Duygularının yerine saman balyası koymamışlar.”

Midemin içine keskin bir duman doldu sanki. Öfkemi suratına kusmamak için kendimi zor tuttum.

Bir kadının, bir kadının kurdu değil, yurdu olması gerektiğini hep söyledim. Kadın ailedir, kadındır, annedir. Ama pembe yalanlara kanıp kendini adamların koynuna atanlar da az değil.

Evet, ilişkilerde cinsellik vardır. Ama bir kadın kendine saygı duyurursa, hiçbir adam diğer kadınları kolay lokma sanmaz. Çözüm noktası çoğu zaman kadının kendisindedir.

Ne zaman bu hâle geldik?
Yedi yetmiş yaşındaki adamların eline teknoloji geçince bütün algılar karardı. Telefon tamircilerine gidin; virüs bulaşmış telefonları hangi yaş grubu getiriyor bakın. Kadınların telefonlarına virüs bulaştıran erkekler, o tamircilerin geçim kaynağı oldu.

Ben edepsizliğe yürümek istemem. Berrak kalmak isterim. Kadın-erkek ilişkilerinde “benim demişse senindir” fikrine inanırım. Sahiplenmenin de bir mesafesi olmalıdır.

Bir arkadaşım bu konuyu açtığımda şöyle dedi:
“Eşim yaparsam, öncesi sonrası beni bağlamaz.”

Bu, tenin teni çekip altına almasının cümleye dökülmüş hâlidir. Hoplayıp zıplayan bir savunma.

Hayır.
Duygunun adına yapılan bu kadar yanlışın göz önünde yaşanmasına gerek yok.

Bir türküde geçer ya:
“Yârin gül yanağı dışında her şey bize helâldir…”

Mesele medeni olmaktır.

Ve o adama gelince…
Ben onun üzerine bir şişe suyu değil, kova kova nehirleri boca etmek isterdim.

Kötülük varsa,
selamı babaya söyleyin.



Sabah ezanı, sanki içimdeki uğultuya denk düşmek ister gibi yükseldi. Minarelerden süzülen o ses, ne çağrıydı ne de teselli. Daha çok bir tanıklık gibiydi. “Ben buradayım,” diyordu. “Sen de buradasın. Gördüm.”

Pencereye yaklaştım. Sokak, gecenin yorgunluğunu hâlâ üzerinden atamamıştı. Çöp bidonları, kaldırım taşları, geceye bırakılmış sigara izmaritleri… Hepsi biraz utanmış, biraz da alışmış duruyordu yerinde. İnsan da böyleydi işte. Ne kadar çirkinliğe bulaşırsa, o kadar sıradanlaştırıyordu kötülüğü.

O adamın sesi hâlâ kulaklarımdaydı. Bazı cümleler vardır; söylendiği yerde kalmaz. Dolaşır, yayılır, başka kadınların kulaklarına da sızar. İşte bu yüzden susmak, bazen suç ortaklığıdır. Ben susmadım. Susmayacağım da.

Babam geldi aklıma. Hayattaki en sade adam. Kadınla konuşurken sesini alçaltan, gözünü kaçıran, “ayıp olur”u cümle içinde değil, davranışta kullanan bir adam. Bana ne kadınlığı öğretti ne erkekliği. Bana insanlığı öğretti.
Belki de bu yüzden “Babaya selam” dedim içimden. Çünkü bu memlekette hâlâ doğru yerden yetişmiş erkekler varsa, onların arkasında sessiz, vakur babalar vardır.

Bir erkek, bir kadına nasıl bakacağını babasından öğrenir.
Bir kadın, sesini ne zaman yükselteceğini babasının suskunluğundan çıkarır.

Şimdi soruyorum:
Bu adamlar kimin oğulları?
Hangi sofrada edep devrildi?
Hangi evde kadın, yalnızca çay getiren bir gölgeye indirildi?

Kadın bedeni üzerinden kurulan her cümle, aslında erkeğin kendi yetersizliğinin ilanıdır. Güçlü erkek, anlatmaz. Göstermez. Böbürlenmez. Güçlü erkek, haddini bilir.

Ben o gece eve döndüğümde ayakkabılarımı kapının önünde çıkardım. İçeriye o adamın pisliğini sokmak istemedim. Ellerimi yıkadım. Uzun uzun. Sanki kelimelerini de parmak aralarımdan akıtıyordum.

Aynaya baktım. Gözlerimde korku yoktu. Yorgunluk vardı ama pişmanlık yoktu.
İnsan pişman olmayınca, biraz daha dik duruyor.

Şunu biliyorum artık:
Kadın olmak, sürekli nazik olmak değildir.
Kadın olmak, her şeyi alttan almak değildir.
Kadın olmak, “aman ortam bozulmasın” diye kendinden eksiltmek hiç değildir.

Kadın olmak, gerektiğinde masayı terk etmektir.
Gerektiğinde sesi masaya vurmaktır.
Ve gerektiğinde… selamı babaya söylemektir.

Çünkü bazı kötülükler,
ancak köküne hatırlatılınca susar.




Ve anladım ki bazı adamlar ikna edilmez.
Onlar ancak ifşa edilir.
Sözle değil, duruşla; bağırarak değil, gözlerinin içine bakarak susturulurlar.

Ben o gece bir zafer kazanmadım.
Bir ders de vermedim.
Sadece kendimi eksiltmedim.
Bu, bu çağda yeterince büyük bir devrimdir.

Kadınlığımı savunurken ne kutsallığa sığındım ne mağduriyete.
Benim dayanağım bedenim değil, bilincimdi.
Çünkü bir kadının en tehlikeli hâli,
ne istediğini bilen hâlidir.

O adam orada kaldı.
Cümlelerinin pisliğinde, geçmişinin yoksulluğunda,
gurur diye taşıdığı kof çuvalın içinde.
Ben ise çıktım.
Sessizce.
Başım dik.

Kimseye ders vermek zorunda değilim.
Ama şunu bilsinler:
Bir kadının susması razı olduğu anlamına gelmez.
Sadece sırasını beklediği anlamına gelir.

Artık şunu net biliyorum:
Her kötülükle kavga edilmez.
Bazıları sadece tanınır
ve olduğu yerde bırakılır.

Ben berrak kalmayı seçtim.
Gürültüden değil, çamurdan uzak durdum.
Ve ardıma bakmadan yürüdüm.

Kötülük varsa…
selamı babaya söyleyin.

— Bitti.



23.08.2025

İstanbul







Paylaş:
4 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Babaya selam.... Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Babaya selam.... yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Babaya selam.... yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
ÜYELİK GİRİŞİ

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL