Tüm mutsuzluklar yokluktan değil, çokluktan gelir. tolstoy
s.eyyubi
s.eyyubi

Hülya ile Asker

Yorum

Hülya ile Asker

( 1 kişi )

1

Yorum

3

Beğeni

5,0

Puan

653

Okunma

Hülya ile Asker

Hülya ile Asker

Sokağın başında eski bahçeli evden geriye kalan bir duvar var. Duvarda eski yaşanmışlık izleri olduğu gibi duruyor. Farklı zamanlarda yapılmış boya badana izleri değişik renklerden boya kalıntıları var. Duvar zaman içinde defalarca üst üste boyanmış. Dubardaki boy izlerinde burada yaşayan ailenin durumu hakkında ip uçları saklıdır. Duvarda beyaz, sarı, kırmızı, koyu sarı ve yeşilin tonları gibi değişik renkler vardı. Bu evde çok uzun yıllar yaşam sürmüş olmalı. Evde yaşayan insanların o zamanki ruh hallerini bu renkler gösteriyor. Maddi zorluklarını, kederlerini ve sevinçlerini boya izleri ele vermektedir. Mevsime göre de bu renklerin tonlarında değişiklik olmuştu. Şampanya ya da bezelye yeşili izleri ilkbaharda yapılmış boyadan kalma olabilir. Duvarda kahverengine rastladım ki düşman başına... Acaba o renk neden seçilmişti.
Burası vilayet yapıldığı tarihte sanki müteahhitler bir araya toplanıp sözleştiler, şehirde son kayısı bahçesi de bitene dek inşaat için yemin etmişler sanki mantar gibi binalar dikiliyordu. Cırcır fabrikaları birer birer söküldü. Bahçeler yok oldu. Toprak sokaklar asfaltla kaplandı, kaldırımlara parke taşı döşendi. Sokakların iki tarafında yükselen kerpiç hisarlar, bu hisarlara eşlik eden su kanalları yok oldu.

Cırcır fabrikası sahibi, Kerim Bey, son İstanbul gidişinde şeker komasına girdi ve Cerrahpaşa Hastanesinde hayata gözlerini yumdu. Evin küçük oğlu Asker’in uğursuz diye tabir ettiği ve bu konuda asla konuşmak istemediği o gün sol elini fabrikanın çarklarına kaptırmıştı. Ailenin işleri o günden itibaren bozulmaya başladı. Evin büyük oğlu Muharrem işlerin başına geçmişti. Pamuk ekimi zamanla azaldığından fabrikanın işleri bozuldu. Muharrem fabrikanın yerini müteahhide kat karşılığı verdi. Müteahhit buraya şehrin en güzel sitesini yapacaktı. Hatırasını yaşatmak için de siteye hacı babalarının adı verilecekti. Böylece ailenin ortak noktası, birleşme alanı olan bahçe ve içindeki fabrikada geri sayım başladı.
Fabrika uzun yıllardır çalışmıyordu. Nahçıvan’lı göçmen işçiler fabrikanın ambarlarında cüzi bir kiraya karşılık barınıyorlardı. Bu mahalle çoktan imara açılmıştı. Belediye yeni cadde ve sokaklar hizmete açıyordu. Bahçenin içinden bir sokak geçmişti. Fabrikanın makinisti Bünyamin Usta’nın eskiden oturduğu evin hepsi yola gitmiş, o evden geriye şimdi yola bakan bir duvar kalmıştı. Belediye yetkililerine rica etmişler, fabrikanın avlusuna sarhoşlar dadanmasın diye bu duvar, site inşaatının bitimine kadar yıkılmamıştı. Bu yeni sokaktan her geçişimde “namahrem var” der gibi insanı karşılayan, yıkılmış eski evin tüm mahremiyetini olduğu gibi sergileyen, o eski, savunmasız duvarı görünce üzülüyorum. İstilaya uğramış, ele geçirilmiş bir kalenin sadık muhafızı gibi kuytuda olan biteni kederli gözlerle izler gibi olay mahallinden ayrılmayı gururuna yediremeyen bu duvarın haline üzülmemek elde değildir. İnsanın yanına oturup duvarla dertleşme isteği uyandırıyor. Bu rengârenk boya badana kalıntılarının olduğu, askı, takvim ve çivi izlerinin olduğu duvarda neredeyse Bünyamin Usta’nın tozlu kasketini çivide asılı bulacak gibi oluyorum. Bu duvar güvercin yuvası gibi evin mahrem odalarından birine aittir. Belki de Hülya’nın kaldığı odadan geriye kalmıştır. Bu duvar bir zamanlar bir genç kızın mahremini muhafaza ederken şimdi ters düz olmuş, yanından gelen geçenin, hikâyesini bilmeden baktığı alelade bir hisar kalıntısı olmuştur. Yüksek binaların arasında sıkışıp kalmış bu duvar kimsenin umurunda değildir. Ancak şehrin eski haline yetişen birkaç ihtiyar, duvarın sesini duyabiliyor. Duvarın kovuklarında çocukların doğumunu, büyümesini, ağlamalarını duyar gibi oluyorum. Babalarının o düşünceli suskunluğunu, analarının bıkmış ve didinen halini hatta yorgun babayı örseleyen konuşmasını duyar gibiyim. Hülya’nın annesine başkaldırışını, annesinin gizili gizli iç çekmelerini, babalarının uyuyan çocuklarının geceleri üstlerini örttüğünü görür gibiyim. Asker’in ancak dışarıdan baktığı, içine asla girmediği evi, bu duvar artık koruyamıyor. Duvardaki çivi izleri, kirli beyaz badana izleri olduğu gibi dışarıda kalmış.
Keşke belediye yetkilileri bu son duvarı da yıksaydı. Peki o zaman ne değişecekti. Fabrikanın bahçesinden Çömlekçiler Sokağı geçmeyecek miydi? Hülya’nın hikâyesi çok farklı mı olacaktı. Hülya evli çocuklu olan birine kaçmayacak mıydı? Onu kaçıran Niyazi kırlaşmış bıyıklarını saklamak için boyamayacak mıydı? Her gece sarhoş olup Hülya’ya dünyayı dar etmeyecek miydi? Hülya yıllar sonra çocuklarını da alıp geri gelmeyecek miydi? Dul ve çocuklu Hülya, Asker ile evlenmeyecek miydi?

Gözlerinin rengini annesinden alan Hülya havalı hoppa bir kızdı, başı Güngörmez Yaylası kadar dumanlıydı. Kendisinden yaşça büyük olan birine aşık olmuştu. Sevdiği kişiyi daha doğru dürüst tanımıyordu. Hülya’nın zaten bir karış havada olan aklını çelen adam evliydi, üstelik çocukları da vardı. Hülya sonradan arkadaşları bunu sorduklarında ağlayarak “Niyazi’nin evli olduğunu bilmiyordum” diyecekti. Fakat annesine bakılırsa Hülya her şeyi biliyordu.
Hülya’nın babası, Kerim Bey’in pamuk fabrikasında makinist olarak çalışıyordu. Oturdukları ev ile fabrika kocaman bir kayısı bahçesi içindeydi. Fabrikada pamuğun çekirdeği ayrılır, işlenir, ambalajlanır, yurtdışına satılırdı. Yazın ilk günlerinde işler biraz duruluyordu. Sonbahar oldu mu, ovanın bereketli toprağından elde edilen pamuk sayesinde bahara kadar işleri yoğun oluyordu.
Fabrikada işler durulunca Kerim Bey, fabrika işlerini oğlu Muharrem ve çok güvendiği ustası, yani Hülya’nın babasına bırakır, dinlenmeye çekilirdi. Zamanının büyük kısmını İstanbul’a yerleşmiş, makine mühendisi olan oğlunun yanında geçirirdi. İlk eşi uzun yıllar önce bahçede besledikleri azgın bir manda tarafından çiğnenerek ölmüştü. İlk eşinden biri kız iki çocuğu olmuştu. İstanbul’da mühendis olan oğlu ile kızını Kerim Bey’in sonradan evlendiği eşi büyütmüştü. İkinci eşinden de Muharrem ile zihinsel engelli olan kardeşi Asker kalmıştı.
Asker akranlarına göre ufak tefek, cılız, hastalıklı bir çocuktu, kendi halinde ayrı bir alemde yaşıyordu, yaz kış demeden işçilerle beraber tarlalarda pamuk taşıyordu. Eve pek uğramazdı, sıcak yaz gecelerinde pamuk balyalarının arasında uyuyordu. Tek eğlencesi fabrikanın yüksek tavanında çam merteklerin arasında kümeslerini yaptığı güvercinleri ile oynamaktı. Asker’in hiç arkadaşı yoktu, yalnızca güvercinleri ile konuşur dertleşir, yavrularını kedilerden korurdu. Ömrü boyunca fabrikada hamal gibi çalıştığından zamanla astım hastası olmuştu. Askere gitmemiş, çürüğe çıkarmışlardı. Asker gizli gizli annesine evlenmek istediğini söylese de babası bunu uygun görmüyor her seferinde kadını söylediğine pişman ediyordu.
Asker, güvercinlerle oynayan, evlerinde büyüyen Hülya’yı uzaktan uzağa gözlerdi. Hülya’nın büyüyüp serpildiğine en çok o şahitlik ederdi. Sıcak yaz günlerinde saçlarını dalgalandırarak ortalıkta dolaşan Hülya’nın büyüdüğünü hiç kimse fark edememişti. Herkes, “Hülya koş buz getir, Hülya koş su getir, Hülya yemek hazır mı” diye seslenirken yıllar gelip geçmiş, Hülya boy atmıştı.

Hülya lisede öğrencidir. Okuldan dönerken kapıya kadar arkadaşları ile birlikte geliyor. Bazen bu arkadaş gurubu içinde yakışıklı erkekler de oluyordu. Asker gençleri görünce içine kurt düşüyor, bu kurt habire içini kemiriyordu.
Hülya’nın annesi zengin bir ailenin kızıyken fakir bir ustaya varmıştı. Yakışıklı uzun boylu olan Bünyamin’e tutulmuş peşinden kaçmıştı. Güngörmez Yaylası’nın serin havasından Iğdır’ın sıcağına, tuzlu suyuna, sivrisineğine inmişti. Oysa onun babası koskoca aşiret ağasıydı. Sürülerle koyun besleyen, besili koç sürülerini Gaziantep’e yollayan, yayla sahibi tanınan bir ağaydı. Kerim Bey’in çocukları sünnet olurken onun kucağına konulmuştu. Ağa şehre gelirken Kerim Bey’in evine misafir oluyordu. Kışın fabrikadan koyunları için pamuk çiğidi satın alırdı. Her gelişinde armağan olarak tulum peyniri ve beyaz yün getirirdi. Kerim Bey’in ailesi de geri kalmaz, reçel, turşu, kuru kayısı vs. gibi yiyeceklerden kirvelerinin payını yollardı. Yazın sıtmaya yakalanmasın diye Kerim Bey çocuklarını onlarla yaylaya gönderirdi. Ağanın fabrikaya geliş gidişlerinde Bünyamin usta ona yardımcı olurdu. Bu geliş gidişlerde Bünyamin Usta, ağanın kızını görmüş beğenmişti. Usta, esmer, kaslı omuzları ve yanık teniyle kızın aklını çelmişti. Ağa bu olayı gurur meselesi yapmıştı, kızı kaçtığından beri fabrikaya uğramadığı gibi kızını da evlatlıktan silmişti.

Hülya’nın annesi kızının kendisi gibi kadersiz olmasını istemezdi. Çünkü Bünyamin, ömrünün sonuna kadar fabrikada ustabaşı olarak kalacaktı. Başlarını sokacakları bir evleri bile yoktu. Kerim Bey’in bahçesindeki iki göz ev olmasa ortada kalacaklardı. Hülya boş zamanlarında kardeşlerini sokakta gezdirirdi. Asker onun sokakta dolaşmasından çok huylanırdı. Fabrikanın penceresinde dönüşlerini beklerdi. Bazen sırtı dönük uzaklaşan sırma saçlı dar paçalı uzun boylu bir genç görürdü. Kıskançlıktan içi içini yerdi. Kendisiyle kıyasladığında ne kadar şanssız olduğunu görüyor kahrolurdu. Hülya’nın annesi de olup bitenin farkına varmıştı. Kızın yanlış bir iş çevireceğinden korkuyordu. Bazen saçını başını yolup döverdi. Kocasına açık açık söylemeye korkuyordu, ama arada bir ustaya; “bu kızı liseye vermekle iyi etmedik” derdi. Yağ pas içinde olan Bünyamin usta; “ben okumadım, kızım okusun” Kerim Bey’in hemşire olan kızını düşünerek “bırak okusun kendini kurtarsın” derdi. Kerim Bey’in hemşire olan kızının adını Hülya’ya koymuştu. Okuyacak ve medarı iftiharları olacaktı.
Hülya’nın bir sınıf arkadaşı yaz tatilinde evlenmişti. Onları sokakta el ele tutmuş mutluluk içinde görünce aklı başından uçmuş, ayakları yerden kesilmişti. Geceleri gizli gizli ağlıyordu. Niyazi ile bir yıldır buluşuyorlardı. Niyazi onun elini tutuyor onu çok sevdiğini söylüyordu. Bir yıl geçmesine rağmen halen gelip ailesinden istememişti.
Hülya ailesinin fakirliğinden utanıyordu. Kardeşleri ile aynı odayı paylaşmaktan bıkmıştı. Kalabalık bir evde tek başınaydı. Kimse onun değerli olduğunu söylememişti. Hülya taktir edilmek istiyordu. Herkesin ona çok güzelsin demesini bekliyordu. Niyazi onun saçlarının çok güzel koktuğunu söylüyordu. Gözlerinin içine bakıp, ona âşık olduğunu söylüyordu. Niyazi onun gözünde İsfahan’da şahtı, gönlündeki tahta çoktan kurulmuştu. Onu öpüp okşuyor aklını başından alıyordu.

Hülya akşam sokağın başında elinde kırmızı bir gülle Niyazi’yi görünce etekleri zil çaldı, yüreği vurdu gümbürdedi, aklı yine başından gitti. Yine rüzgâr eteklerini savurdu, iki aşık kayısı bahçelerinin arasında uzayıp giden toprak yoldan şehrin dışına kadar yürüdüler. Yolun bitiği yerde söğüt ağacının altında oturdular. Büyük söğüt ağacı aşıkların buluşma yeri olmuştu. Hülya bütün cesaretini toplayarak “ailen gelsin beni istesin” dedi. Uzun süren bir suskunluktan sonra Niyazi, “sabah okul saatinde burada beni bekle” dedi, yüzünde karanlık bir gölge ile oradan ayrıldı. Hülya, içinde deli bir kuş çırpınırken sadece peşinden baktı. Hülya’nın gecesine siyah bir kedi kaçmıştı, gece boyunca kafasının içinde hayalinin çeperlerini tırmaladı durdu.

Hülya sabah okula gidecekmiş gibi hazırlanıp fabrikanın önünden son defa geçerken yürüyüşünde bir hal vardı, bunu fark eden sadece Asker oldu. Asker’in saçları dökülmüş, avurtları çökmüş, bugün biraz daha kambur olup küçülmüştü. Fabrikanın tozu dumanı içinden uzaktan Hülya’nın güzel saçlarını son bir kez daha iç çekerek izledi.
Hülya, Asri hamamın köşesinden saptı. Oysa okul postane tarafındaydı. Kimse Hülya’nın ömür boyu ağlayacağı kaderine yürüdüğünü anlamadı. Hülya’nın kaçtığını sadece Asker anladı. Kaç gündür olup bitenden bir tek o haberdardı. Ömründe ilk defa belki ağlayacaktı, lise üniforması içinde, iki örük saçları ile sırtını dönüp giden Hülya’yı hiç unutmayacaktı.


Paylaş:
3 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (1)

5.0

100% (1)

Hülya ile asker Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Hülya ile asker yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Hülya ile Asker yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Rû //
Rû //, @r --
7.3.2025 22:32:37
kaleminize sağlık

güzeldi.


selamlarımla
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL