Faziletli olmak, keskin bir kılıca oturmak kadar güçtür.-- bhartrıharı
mehmet necip özmen
mehmet necip özmen
@mehmetnecipozmen
VİP ÜYE

FİLİNTA MUHABİR

21 Şubat 2025 Cuma
Yorum

FİLİNTA MUHABİR

0

Yorum

0

Beğeni

0,0

Puan

50

Okunma

FİLİNTA MUHABİR



Taze delikanlı ben; sanki aranıp da bulunamayan biriymişçesine eczaneye çağrılmış, kasabanın tek eczanesinin işletmecisi tarafından sanki ödüllendirilmiş, yerel tek gazetenin ‘sorumlu muhabiri’ yapılmıştım. Gerçi, az aşındırmamıştım eczane kapısını. Kaç kez uğrayıp, önümü ilikleyip, saygılı davranarak gazetede çalışma isteğimi defalarca aktarıp, iş istemiştim Fuat abiden. Sanıyorum, yaşımı bilip de yasal oluncaya değgin beklemiş, çağrılmış ve şimdilik muradıma ermiştim. Hah ha! Ne hoş!…
Üç yıllık orta okulu dört yılda ite kalka zorla, üç yıllık lisenin ilk sınıfını yine iki yılda, şimdi ikinci sınıfının da ikinci yılında okuyordum. Edebiyat, kompozisyon, müzik, resim, beden eğitimi gibi derslerin dışında sınıfta bize öğretilmek istenen her konu bir diken gibi batıyor, fen gurubu ders konuları gündeme gelince başımdan aşağı sanki kaynar sular dökülüyordu. Hayallere dalıp, hemen herkes sınıfta az buçuk da olsa verilenlerle ilgili iken, ben ne fantaziler yaşayıp, ne düşler kuruyordum oturduğum sıranın üzerini çizip, karalayarak. Ama kimse kompozisyon ve diğer sevdiğim sanat dallarında bana aşık atamazdı. Hemen hepsinde çok iyiydim. Yetmişli ilk yıllar şunlar konuşulurdu aramızda; ‘ kötü bir fenci kırığı, iyi bir edebiyatçıdan daha iyidir.’, ne demekse?. Böylece edebiyat alanında sorunsuzca ilerlemektense, fen şubesini seçmiş ve her dersi birer cehennem azabı çekercesine başımdan savuşturmaya çabalamıştım. Hiç unutulmayacak bir anı kalmıştı aklımda; üç edebiyat öğretmeni birden yan sınıfa gelerek, “çabuk, yandaki edebiyat şubesine geç.” demişlerdi. Onlar çok iyi öğretmenler, bilgili, idealist sürgün insanlardı. Şu ücra bir yerde kalan ilçenin kısıtlı yaşam şartlarında morali yüksek olmak ve verici olmak, ne denli özverili insanlar olduğunun kanıtıydı. Ben ise inatla fen demiş, orada gelecek var denildiği için tercihimi değiştirmemiştim. Güzel kompozisyonlarım oluyordu. Şiirler yazıyor, çokça kitaplar okuyor, okulun hemen her yıl sonu müsamerelerinde rol alıyor, hatta yazdığım tek kişilik oyunları sahnede bir başıma (monolog) oynuyordum. Piyeslerin ve de monologların vazgeçilmeziydim..
Yalın bir kılıcın keskin sırtı gibi, insanların, okuyucuların belleğine vuruşlar yapıp, orada kalıcı olma sanatı olarak usumda yer ediniyordu muhabirlik, gazetecilik, İşte bu aşamaya gelip, ikiye katlanmış tek kâğıt, dört sayfa olan yerel gazetenin her konusunda parmak izleri olmak, yazdıklarıyla övünmek, tanınmak, bilinmek, o yaşlar gereği hava atmak… Olayları kovalamak, sorunları gündeme getirmek, başkaca dergilerden gazetelerden belgesel veya bilgi alıntıları yapıp okuyucuları doyurmak. Çok hoş, çok hoş olacaktı!.. On sekiz yaşın müthiş düşlerini kurduğu bir iş, bir uğraş… Matbaanın yeri eski kerpiç iki odanın birleşimi ve aynı iki odayla bağlantılı bir basamak daha yüksek lahit taşlardan örülü, sokağa pepencereli, pencereleri demircağ ( geçmeli demir çubuklar) ile kafeslenmiş bir yerdi. Patronun kocaman bir masası, kocaman bir sümen ve değişik günlük gazeteler kat kat masasında duruyordu. Siyah manyetolu telefonun mat iriliği de gözden kaçmıyordu.. Küçücük baskı makinası dıştan bir dinamoya bağlı kayışla yerinde devinim yapan büyükçe bir kapağa bağlanan harf kalıplarının yüzeyini dolduran, silindirlerin yuvarlanıp mürekkeplerini sıvadığı, onunda kâğıtlara basıldığı, karadüzen, elle sokulup alınan broşür, kartvizit, davetiye ve gazete kağıtlarına basılacak yazı ya da metinlerin, kalıplara kurşun harflerin önce titizlikle tersten dizilişleri, sonra tahta tokmakla düzenlenip dört yandan sıkıştırılarak kalıba alınışı biçiminde bir düzenek.. Yeni şeyler öğrenip, yaşamımda yeni bir sayfanın ilk yaprağını çevirerek açmıştım. Makinist Kara Mehmet ile böylece tanışmış olduk. Güleç yüzlü, sevimli, sakin bir insandı. Benden üç beş yaş büyüktü. Yandaki manyetolu kolu çevirmeli olan abone istekli, santral tak-söklü , santral memurunca gelişimin haberi kendisine verilmiş, az çok tanınmış, sanat yönü ilçe genelinde bilinen, biraz da haylazlıklarıyla ünlenen genç olarak, iyi karşılanmıştım. Acelem vardı, muhabirlik belgesi isteğimi ona aktarmış, şehrin eczacısı ve gazetecisi Fuat abiden bir an önce elde edilerek cebime koymayı çok istemiştim. Bir ayrıcalık, bir dokunulmazlık gibi olacaktı benim için. Bir gün sonra fotoğrafımın yarısını kaplayan bir mühür, daktiloyla yazılı birkaç yapraklı küçük bir defter biçimindeki muhabir kimliğime kavuşmuştum. Patronum, Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti üyesi ve yetkin bir konumdaydı. Basılan gazetelerin bazılarını postahaneye elden kendim götürür, Ankara’ya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki bazı milletvekillerine pul yapıştırılıp gönderilirdi. Başkente, TBMM ye kadar uzanan bir etkinlik, vay be!.. Şüphesiz patronum yerel bir entellektüeldi. Eczaneye kalfasını bırakır, kendisi; kaymakamlık, emniyet amirliği, askeri mahfelde mesai sonrası zaman geçiren şehrin ileri gelen bürokratlarıyla veya Urfa’ nın ekabir kesimiyle, sohbet, muhabbet, eğlencelere katılırdı. Renkli bir yüzdü. Biraz kilolu, saçları simsiyah, parlak, ıslak geriye taralı, camları koyu renk yüzünün büyücek bir kısmını neredeyse kaplayan gözlüğü ve her zaman kravatlı ön cebi mendilli, lacivert takımı, cilalı kunduraları, buraları için birazcık fazla kültürlü, iyi Türkçesiyle bilinen, günlük siyasî gazetenin sahibi saygıdeğer Fuat abi. Bazı Suruç Spor ve Urfa Et-Balık Spor maçlarına muhabir olarak da yollanmış, statta basına ayrılan yerde gözlem yapmış, hatta iyi de denk gelmiş olaylı maçlar olarak edebiyatımı döktürmüştüm. Özetle iyi işler çıkarıyor gibiydim. Para, harçlık aklına geldiğinde gıdım gıdım veriyordu patronum. Hoş! Ben bu işi seviyordum ve işin havasında olarak, beleşe bile olsa çalışacaktım.
Zil henüz çalmış, daha ayağa kalkmadan birden takır tukur alışılmamış, oldukça gürültü yapan silah patlamalarıyla irkildik. Okulun cadde tarafındaki refüjlü yoldan geliyordu sesler. Yolun diğer yakası belediye, kırk elli metre ötesi de Atatürk heykelinin bulunduğu, çelenk ve saygı duruşları yapılan kaidesiyle refüj bitiyor bir kavis çiziyordu. Çam ağaçlarıyla çevriliydi. Korkusuzca sınıftan fırlayıp, koridorları, merdivenleri bir çırpıda geçip okulun ana bahçe kapısından caddeye çıktık. Doğal ki; muhabirdim, haber yapacaktım. Olayı mutlaka bilmek istiyordum. Sol taraftan iki kaçakçı jipi göründü, hızla gelip toz toprak içinde fren yaparak biri refüjün öbür yanına ters yöne geçti, diğeri kalabalığın kıyısında durup, içinden beyaz poşulu genç biri inip, aramıza karıştı. Poşuyu çıkarıp yere attı. Hafif kirli sakalları vardı. Bizler de kimimiz iki üç günlük sakallıydık. İdarecilerin tüm uyarılarına karşın her zaman tam tekmil değildik. Bir anda belki yüz- yüz elli kişi olup jipin etrafında kümeleştik. Merak bir yana, kaçakçıyı koruma güdüsü daha ağır basmış, o zamanların bütün hızıyla yayılan sağ-sol, ezen-ezilen, işçi-işveren gibi ekseni politik düşünceler olan akımların etkisiyle, adamcağızı aramızda kaybetmiştik. Benim gazeteye haber yaptığımı bilen arkadaşlar parmaklarıyla branda ve kaportadaki kurşun deliklerini gösterdiler. Hafızama dolusunca kopyalıyordum. Çok kısa bir süre sonra kaçakçıların peşine takılmış asker cemselerini gördük. Markası ne olursa olsun, önü kabinli, arkası brandalı ve iki yanı oturaklı, benzinli, koyu hakî renk olan bir araç hızla yanaşıp yakınımızda durdu. Önden bir komutan inip belindeki deri kılıfından tabancasını çıkarıp birkaç el havaya ateş etti. Bağrış ve komutlar arasında açılmamızı istedi. Kalabalığı yarıp aramıza giren askerler etraflarına delirmişçesine bakınıp, kaçakçıyı arıyorlardı. Gerçekten biz de bakındık. Adam toz olup gitmişti. Vay canına! Bu kadar anlık kısa sürelerde müthiş olaylar…Hem heyecan, hem koruma güdülü garip bir eylem kendiliğinden gelişerek oluşmuş ve hiç de korkmamıştık. Bizleri tüfekleriyle okul tarafına doğru sürüklediler. Komutan jipin içine bakındı ve “ vay şerfsizler, boş olanı kovalamışız.” Dedi. Olayı irdelemek gibi bir düşünceye sahip olamazdım. Her şey saniyeler içinde oluşuyordu. Bu ara sağ taraftan emniyet amir yardımcılığı yapıp da, psikoloji derslerimize ücret karşılığı giren omuzu yıldızlı komiserin bağırarak geldiğini ;“ burası emniyet sahası, silah kullanamazsınız!” diyerek, komutana doğru ilerlediğini, ardından diğer polislerin kalabalığı yararak ona yol açtıklarını gördük. Çarşı esnafı ve halkı da kahvehanelerden gelip meraklı bir grup oluşturmuştu. Hani doğruyu belirtmek gerekirse, bu tür öyküleri hem çok dinlemiş, hem de kimileyin canlı yaşamıştık ilçede. Kaçakçı konvoyu, sınır köylerinden yüklenip şehre doğru toz toprak yollardan tıpkı göçmen kuşların havadaki yol alışları gibi yola koyuluyor, bir ihbar veya rastlantı sonucu fark edilirlerse öncü olanlar arkaya geçip zikzaklar yaparak ortalığı toza dumana katıp yüklü araçları köylere dağıtıp, kendileri de boşa çıkıp, bu taktiği uyguluyorlardı. Alışkındık. Emir ve komutları ağırdan algılayan insanlar yavaşça dağıldılar. İki yetkilinin baş başa bağırarak konuştuklarına tanık olduk. Tam da benim devreye gireceğim zamandı. Öyle sandım ve cebimde bir paye gibi taşıyıp herkesle tanıştırdığım muhabir kimliğimi çıkartıp komisere göstererek; “ hocam, nedir bu olanlar, neler oluyor sorabilir miyim?” diyerek, haber yapmak istediğimi belirttim. Bir anda dünyayı öbek öbek karartan, iri karıncaların bıngıl bıngıl yoğunlaştığı, gözlerimin kararıp sümüğümün yüzüme dağıldığını hissettiğim, sağ kulak tozuna yapışan tokatla yere çökmüştüm. Bütün havam ve hevesim yıkılmış, herkese rezil olmuştum…
Bir süre sonra uzun çarşının orta yerinde olan eczaneye doğru yürüdüm. Kulağımdaki vızıltılar, yüzümden çıkan alevler, gözlerim dolu, acı ve rezil olmanın verdiği duygularla Fuat abiye bildirmek istedim. Oradaydı. O da kapıdan eğilip bakınmış, ancak ne olduğunu tam anlamamış, kulaktan dolma söylentilerle bilgi sahibi olmuştu. Beni o halde görünce, alkollü pamuk verdiler. Yüzümdeki kızarıklığın üzerini sildim, içimi çekerek, ağlamamaya özen göstererek olayı net biçimde patrona aktardım. Okula derslere dönmeyeceğimi, arkadaşlardan utandığımı söyledim. Karşıdaki şurupçudan bir bardak rendeli buzlu, boyalı limonlu şurup geldi. Karıştırıp kaşıkladım. İyi gelmişti. Bana; “ gidip matbaada, odasında masada oturmamı” tembihledi. Başımla onaylayarak, aynı acı ve utanma duygusu içinde işyerine vardım. Mehmet abi boş olduğundan karşı çaprazdaki berber dükkanına gitmişti. Beni görüp geldi. Elimle kapamaya çalıştığım sağ kulağım ve yüzümün sağ yarısını gördü. Şişmeye morarmaya başlamıştı. Anlattım. Elini omuzuma koyup, bitişikteki ilçenin iki özel doktorundan biri olan abiye götürdü. O da elemanı, iğnecisi ve sağlık memuru gibi olan çalışanıyla arka bahçede orta yaşlı bir hastayla uğraşıyorlardı. Bizi fark etmediler bile. Çalışanının elinde bir pompa, doktorun elinde hortumu, köylünün gerisine sokmuşlar, sabunlu su ile bir şeyler yapıyorlardı. Adamcağız deli danalar gibi böğürüyordu. Kendi acımı ve ağrılarımı unuttum, matbaaya döndük. Onların bahçesine sonradan açılan küçük çerçeveli camlı pencereden izlemeye çalıştık. Bağrış çığrışlar sonrası, ıkına ıkına, kazıyarak, çubukla deşerek, kalıplaşmış kabız bağırsaklarının rahatlamasını sağlamışlardı. Geçip Fuat abinin masasına oturdum. Dışarıda, sokaktan geçen tek tük insanları ve yaylı at arabalarının atlarının çıkardığı nal sesleriyle, atların boyunlarına asılan çıngırakların sesini dinleyip gözleyerek, masa üzerine kollarımı dayayıp uyumuşum.
Kara Mehmet abinin yumuşak sesiyle uyandım. Başucumda hocamız komiser vardı. Masanın bir kenarına ilişmiş, ayağının biri yerde biri asılı yüzüme isteksizce bakıyordu. Başımı kaldırıp ona baktım. Sağ kulağım ve sağ yüzümün olduğu tarafta değildi. Yüzümü göstermemeye çalıştım. O da bakmadı zaten. Ama; “ Çok telaşlıydım evlat, özür dilerim.” Dedi ve iliştiği masadan inip, Mehmet abinin yüzüne bile bakmadan matbaadan çıkıp gitti. Kahvehanelere biraz ırak olduğu için çayı içeride kendimiz demliyorduk. Bir süre sonra siyah telefon kesik kesik çınladı. Karşımdaki Fuat abi idi. “ Gelip özür diledi mi hocan. Kaymakam bey ile görüştüm. O da Fransızca hocanızmış. Seni de çok seviyormuş, yanlış yapılmış. Ancak, olayın tazeliği ve sıcaklığından, kendiliğinden oluşmuş bu olay. O da üzülmüş, falan filan…” Dedi. Teşekkür edip eve gideceğimi söyledim…
Annem çok içerledi, yüzümü görünce. Olayları anlattım. Akşam musiki cemiyeti bağlama ve koro çalışmaları vardı. Okuldan arkadaşlara anlattım. Elbette ki kendi tarafımdan, ağır basan cümlelerle. Hem onlar yayar, hem ben okul çevresinde ve çarşı taraflarında devrisi gün, yine kendime uygun anlamlarda olayı aktarıp yayardım. Her nedense bu olay gazetelik olmadı. Patronun uygun görmediği hiçbir şey yazılıp çizilemiyordu.
Bir yıl sürdü muhabirliğim. O sarı samanlı kağıttan oluşan gazetelerden birkaç sayısını hâlâ saklarım..
.
.




Paylaş
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Filinta muhabir Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Filinta muhabir yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
FİLİNTA MUHABİR yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2025 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.