0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
312
Okunma
MÜCADELE: TOPLUMSAL SORUMLULUK, HUKUKİ KORUMA VE KADIN HAKLARI
Öz
Kadına yönelik şiddet, bireysel bir güvenlik sorunu olmanın ötesinde, insan hakları, toplumsal eşitlik, hukuk ve kamu politikaları açısından ele alınması gereken önemli bir toplumsal sorundur. Fiziksel, psikolojik, cinsel, ekonomik ve dijital biçimlerde ortaya çıkabilen şiddet, kadınların yaşam hakkını, özgürlüklerini ve toplumsal yaşama eşit biçimde katılma olanaklarını doğrudan tehdit etmektedir. Bu çalışma, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü bağlamında kadına yönelik şiddetin tarihsel ve toplumsal boyutlarını incelemeyi amaçlamaktadır.
Çalışmada ayrıca Mirabal kardeşlerin mücadelesi, 25 Kasım’ın uluslararası bir farkındalık gününe dönüşme süreci ve İstanbul Sözleşmesi’nin kadınların şiddetten korunması bakımından taşıdığı önem değerlendirilmektedir. Kadına yönelik şiddetin önlenmesinde yalnızca hukuki düzenlemelerin değil, toplumsal farkındalık, eğitim, ekonomik güçlenme, etkin adli mekanizmalar ve dayanışma politikalarının da birlikte ele alınması gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır.
1. Giriş
Kadına yönelik şiddet, dünyanın farklı bölgelerinde ve farklı toplumsal yapılarda görülen, kadınların yaşamını ve temel haklarını doğrudan etkileyen küresel bir insan hakları sorunudur. Birleşmiş Milletler, kadına ve kız çocuklarına yönelik şiddeti dünyadaki en yaygın ve süreklilik gösteren insan hakları ihlallerinden biri olarak tanımlamaktadır.
Şiddetin ortaya çıktığı toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasal koşullar farklılık gösterebilmekle birlikte, sonuçları bakımından ortak bir gerçeklik söz konusudur: Şiddet, bireyin fiziksel ve psikolojik bütünlüğünü ihlal etmekte ve toplumun huzurunu zedelemektedir.
Özellikle savaş, çatışma, yoksulluk, siyasal istikrarsızlık ve toplumsal eşitsizliklerin yoğunlaştığı bölgelerde kadınlar ve kız çocukları farklı şiddet biçimleriyle karşı karşıya kalabilmektedir. Bu nedenle kadına yönelik şiddetle mücadele yalnızca bireysel olaylara müdahale edilmesiyle sınırlı tutulmamalı; şiddetin ortaya çıkmasına neden olan yapısal sorunlar da dikkate alınmalıdır.
Bu çerçevede 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü, toplumların kadınlara yönelik şiddet konusunda farkındalığını artıran ve devletleri daha etkili önlemler almaya çağıran önemli bir gün niteliğindedir.
2. 25 Kasım’ın Tarihsel Arka Planı
25 Kasım’ın tarihsel anlamı, Dominik Cumhuriyeti’nde diktatör Rafael Trujillo yönetimine karşı mücadele eden Mirabal kardeşlerin yaşamları ve öldürülmeleriyle ilişkilidir.
Patria, Minerva ve María Teresa Mirabal, Dominik Cumhuriyeti’nde siyasal baskıya karşı mücadele eden üç kız kardeşti. 25 Kasım 1960 tarihinde üç kardeş, siyasal faaliyetleri nedeniyle öldürüldü. Birleşmiş Milletler kaynaklarında da Mirabal kardeşlerin 1960 yılında öldürülmelerinin 25 Kasım’ın sembolik tarihinin temelini oluşturduğu belirtilmektedir.
Kadın hakları savunucuları 25 Kasım’ı 1981 yılından itibaren kadına yönelik şiddete karşı mücadele günü olarak anmaya başlamıştır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ise 17 Aralık 1999 tarihinde aldığı 54/134 sayılı kararla 25 Kasım’ı Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü olarak resmen ilan etmiştir.
Dolayısıyla 25 Kasım yalnızca sembolik bir anma günü değildir. Aynı zamanda kadınların şiddetten uzak, eşit ve özgür bir yaşam sürme hakkının uluslararası düzeyde savunulmasını ifade etmektedir.
3. Kadına Yönelik Şiddetin Boyutları
Kadına yönelik şiddet yalnızca fiziksel saldırı biçiminde ortaya çıkmamaktadır. Fiziksel şiddetin yanı sıra psikolojik şiddet, cinsel şiddet, ekonomik şiddet, tehdit, ısrarlı takip ve dijital ortamda gerçekleştirilen taciz ve saldırılar da kadınların güvenliğini tehdit etmektedir.
Özellikle teknolojinin yaygınlaşmasıyla birlikte dijital şiddet yeni bir sorun alanı olarak ortaya çıkmıştır. Birleşmiş Milletler, çevrim içi taciz, tehdit, dijital istismar ve yapay zekâ destekli kötüye kullanım biçimlerinin kadınlara yönelik şiddetin yeni görünümleri arasında yer aldığını belirtmektedir.
Bu nedenle şiddetle mücadelede yalnızca fiziksel saldırıların önlenmesine odaklanmak yeterli değildir. Kadının yaşamının bütün alanlarında güvenliğini sağlayacak kapsamlı politikaların geliştirilmesi gerekmektedir.
4. Şiddetin Bireysel ve Toplumsal Sonuçları
Şiddetin doğrudan mağduru kadın olmakla birlikte, şiddetin sonuçları çoğu zaman mağdurun ailesine, çocuklarına ve yakın çevresine de yansımaktadır.
Özellikle çocukların aile içi şiddete tanık olması, onların psikolojik ve sosyal gelişimleri üzerinde uzun süreli etkiler yaratabilmektedir. Bu nedenle kadına yönelik şiddet aynı zamanda çocukların güvenliği ve sağlıklı gelişimi açısından da değerlendirilmelidir.
Şiddetin yaygınlaşması toplumda korku, güvensizlik ve travma duygularını artırabilmektedir. Böylece bireysel olarak başlayan şiddet olayları zaman içerisinde toplumsal huzuru ve güven duygusunu zedeleyen daha geniş bir probleme dönüşebilmektedir.
Bu nedenle şiddete karşı sessiz kalmamak yalnızca ahlaki bir tercih değil, aynı zamanda toplumsal sorumluluğun bir gereğidir.
5. Şiddete Karşı Sessiz Kalmamak
Şiddetin normalleştirilmesi veya görmezden gelinmesi, şiddet kültürünün güçlenmesine zemin hazırlayabilir. Bir şiddet olayının "aile meselesi" olarak görülmesi veya çevredeki kişilerin müdahale etmekten kaçınması, mağdurun yalnızlaşmasına neden olabilmektedir.
Oysa şiddet, özel alanla sınırlandırılabilecek bir mesele değildir. İnsan haklarını ihlal eden her türlü şiddet eylemi, hukukun ve toplumun ortak sorumluluk alanına girmektedir.
Bu nedenle toplumun bütün kesimlerinin şiddet konusunda duyarlı olması gerekmektedir. Eğitim kurumları, sağlık kuruluşları, kolluk birimleri, adli makamlar, sosyal hizmet kurumları, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları arasında etkili bir iş birliği kurulması, şiddetin önlenmesinde önemli bir rol oynayabilir.
6. Hukuki Korumanın Önemi
Kadına yönelik şiddetin önlenmesinde toplumsal farkındalık kadar hukuki koruma mekanizmaları da önemlidir.
Şiddet mağdurlarının güvenli biçimde başvurabilecekleri kurumların bulunması, koruyucu ve önleyici tedbirlerin etkin uygulanması, soruşturmaların hızlı ve etkili yürütülmesi ve faillerin hukuk çerçevesinde hesap verebilir olması, şiddetle mücadelede temel unsurlar arasında yer almaktadır.
Ancak hukuki düzenlemelerin varlığı tek başına yeterli değildir. Yasaların uygulanma biçimi, kurumların koordinasyonu, mağdurların adalete erişimi ve koruma mekanizmalarının etkinliği de en az yasal düzenlemeler kadar önemlidir.
7. İstanbul Sözleşmesi
Kadına yönelik şiddetle mücadele tartışmalarında İstanbul Sözleşmesi önemli bir yere sahiptir.
Avrupa Konseyi’nin "Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkında Sözleşme"si, 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açıldığı için kamuoyunda İstanbul Sözleşmesi adıyla anılmaktadır.
Sözleşmenin temel yaklaşımı; kadına yönelik şiddetin önlenmesi, mağdurların korunması, faillerin kovuşturulması ve bu alandaki politikaların kapsamlı biçimde geliştirilmesidir. Avrupa Konseyi, sözleşmenin kadına yönelik şiddeti bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık biçimi olarak ele aldığını belirtmektedir.
Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’ni 11 Mayıs 2011 tarihinde imzalamış ve 2012 yılında onaylamıştır. Türkiye, sözleşmenin ilk taraf devletlerinden biri olmuştur.
Ancak Türkiye’nin sözleşmeden çekilme kararı Mart 2021’de bildirilmiş ve çekilme 1 Temmuz 2021 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
İstanbul Sözleşmesi tartışması, yalnızca uluslararası bir sözleşmenin yürürlükte olup olmaması meselesi değildir. Aynı zamanda kadınların şiddetten korunması, toplumsal cinsiyet eşitliği, devletin koruma yükümlülüğü ve kadın haklarının hukuki güvence altına alınması gibi daha geniş konularla ilişkilidir.
8. Kadın Hakları ve Toplumsal Değişim
Kadınların toplumsal konumu tarihsel süreç içerisinde önemli değişimler geçirmiştir. Eğitim, çalışma hayatı, siyaset, sanat, bilim, hukuk ve sivil toplum alanlarında kadınların görünürlüğünün artması, toplumsal dönüşümün önemli göstergelerinden biridir.
Kadınların kendi yaşamları ve gelecekleri üzerinde söz sahibi olması, demokratik toplumların temel unsurlarından biridir. Bu nedenle kadınların ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal alanlarda güçlenmesi, yalnızca kadınların değil, toplumun tamamının gelişimine katkı sağlamaktadır.
Kadınların toplum içerisinde daha fazla görünür olması, aynı zamanda geçmişte normalleştirilen ayrımcı ve şiddet içeren davranışların sorgulanmasına da katkı sağlamaktadır.
Bu bağlamda kadınların haklarını bilmeleri, bu haklara erişebilmeleri ve gerektiğinde hukuki ve sosyal destek mekanizmalarına ulaşabilmeleri büyük önem taşımaktadır.
9. Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Öncelikler
Kadına yönelik şiddetin önlenebilmesi için çok boyutlu bir yaklaşım gerekmektedir. Bu kapsamda aşağıdaki alanların öncelikli olarak ele alınması gerektiği değerlendirilmektedir:
Etkin hukuki koruma: Şiddet mağdurlarının hızlı ve etkili biçimde korunmasını sağlayacak mekanizmalar güçlendirilmelidir.
Önleyici politikalar: Şiddet meydana geldikten sonra müdahale etmek yerine, şiddetin ortaya çıkmasını engelleyecek eğitim ve sosyal politikalar geliştirilmelidir.
Toplumsal farkındalık: Kadına yönelik şiddetin normalleştirilmesine karşı toplumun bütün kesimlerinde bilinç oluşturulmalıdır.
Eğitim: Çocukluk döneminden itibaren eşitlik, insan hakları, saygı ve şiddetsiz iletişim konusunda eğitim verilmelidir.
Ekonomik güçlenme: Kadınların ekonomik bağımsızlığını artıracak politikalar desteklenmelidir. Ekonomik bağımlılık, şiddet ortamından ayrılmayı güçleştiren faktörlerden biri olabilmektedir.
Kurumsal koordinasyon: Kolluk, yargı, sağlık, sosyal hizmet ve yerel yönetimler arasında etkili bir koordinasyon mekanizması oluşturulmalıdır.
Dijital şiddetle mücadele: Çevrim içi taciz, tehdit, takip ve diğer dijital şiddet biçimleriyle mücadele için güncel hukuki ve teknolojik mekanizmalar geliştirilmelidir.
Sivil toplumun desteklenmesi: Kadın örgütleri ve şiddetle mücadele alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarına destek verilmelidir.
10. Sonuç
Kadına yönelik şiddet, yalnızca kadınların değil, bütün toplumun sorunudur. Şiddetin herhangi bir biçiminin meşrulaştırılması veya görmezden gelinmesi, toplumun adalet ve güvenlik duygusunu zedelemektedir.
25 Kasım’ın tarihsel anlamı, bize kadınların özgürlük, eşitlik ve yaşam hakkı için verdikleri mücadelenin uzun bir geçmişe sahip olduğunu göstermektedir. Mirabal kardeşlerin yaşamları ve mücadeleleri, baskı ve şiddete karşı direnişin sembollerinden biri hâline gelmiştir.
Bugün yapılması gereken, 25 Kasım’ı yalnızca takvimde yer alan bir anma günü olmaktan çıkarmak ve kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda somut politikaların uygulanmasını sağlamaktır.
Şiddetin dili, dini, etnik kökeni veya toplumsal konumu ne olursa olsun, insan haklarını ihlal eden her türlü şiddete karşı çıkılması gerekmektedir. Bununla birlikte kadına yönelik şiddetin özgün toplumsal boyutlarının da göz ardı edilmemesi gerekir. Kadınların şiddete maruz kalmasının altında yatan eşitsizliklerin, ayrımcılığın ve güç ilişkilerinin ortadan kaldırılması, kalıcı çözüm açısından temel öneme sahiptir.
İstanbul Sözleşmesi’nden bağımsız olarak da kadınların şiddetten korunmasına yönelik ulusal hukuk mekanizmalarının etkin ve eksiksiz biçimde uygulanması gerekmektedir. Ancak uluslararası standartların ve kadın hakları alanındaki kazanımların korunması da toplumsal mücadele açısından önemini sürdürmektedir.
Sonuç olarak, kadınların yaşam hakkının güvence altına alınmadığı bir toplumda gerçek anlamda toplumsal huzurdan, adaletten ve eşitlikten söz etmek mümkün değildir.
Kadınların artık yalnızca kendileri için değil, toplumun geleceği için de daha güçlü biçimde söz sahibi olduğu bir dönemden geçilmektedir. Eğitimden siyasete, bilimden sanata ve çalışma hayatından sivil topluma kadar birçok alanda kadınların artan görünürlüğü, toplumsal dönüşümün önemli bir göstergesidir.
Geçmişte kadınların toplumsal görünürlüğünü yok sayan anlayışlar bulunmuş olsa da bugün temel hedef, kadınların yalnızca "adı olan" bireyler hâline gelmesi değil; hakları, özgürlükleri, emeği, iradesi ve yaşam hakkı hukuk tarafından güvence altına alınmış eşit yurttaşlar olarak toplumun her alanında var olabilmesidir.
Kadına yönelik şiddetin sona ermesi için devlet kurumlarının, sivil toplumun ve bireylerin ortak sorumluluk üstlenmesi gerekmektedir. Çünkü şiddetin karşısında sessiz kalmamak, yalnızca mağduru korumak değil; daha adil, eşit ve güvenli bir toplumun kurulmasına katkı sunmak anlamına gelmektedir.
Muzaffer KALABA
10.12.2024
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.