7
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
527
Okunma
Barış Manço’ yu 31 Ocak’ı, 1 Şubat’a bağlayan gece kaybetmiştik. Ben de bir sonraki gece yani 1 Şubat’ı , 2 Şubat’a bağlayan gece doğmuşum. 1 Şubat sabahı, bir gün sonra yeni bir yaşa girecek olmanın o kendine has duyguları içerisindeyken yan odadaki televizyondan duyduğum ses beni bambaşka duygulara sürükledi. Bir doktor, Barış Manço’nun öldüğünü üzüntülü bir ses tonuyla Türkiye’ye duyuruyordu. Gece evinde rahatsızlanan Barış Manço’nun kalbi hastaneye götürülürken yolda durmuştu. Doktorların, Barış Manço’yu hayata döndürmek için gösterdikleri bütün çabalar da sonuçsuz kalmıştı. Haberi ilk duyduğumda beklenmedik acı bir haberi almanın ânî şaşkınlığını yaşadım. O ilk şaşkınlık anı geçtikten sonra ise bu büyük kayıptan duyduğum üzüntü bütün benliğimi kapladı.
Barış Manço ismini ilk defa ilkokul yıllarımda duymuştum. Yetmişli yılların başlarında, radyolardan, teyplerden plakçı dükkânlarından sürekli duyduğum bir şarkının nameleri beni kendine çeker, güzel bir duygu atmosferine götürürdü. O günlerin bu popüler şarkısının adı Dağlar Dağlar, söyleyen ise Barış Manço’ydu. Uzun saçları, ayağındaki çizmeleri, parmaklarındaki yüzükleri, ilginç kıyafetleri ile sıra dışı, farklı bir görüntüye sahip olan bu genç adamın yaptığı müzik ise bize hiç yabancı değildi.
O yıllarda TRT’nin tek kanallı radyosu vardı. TRT’nin radyo yayınlarında ise haber, söyleşi, arkası yarın, radyo tiyatrosyu, çocuk programları ve spor programları arasında zaman zaman müzik yayınlarına yer verilirdi. O zamanlar şimdiki gibi FM bandından sürekli müzik yayını yapan radyo kanalları yoktu, bu nedenle müzik dinlemek için radyonun frekansını kısa dalgadan müzik yayını yapan radyo istasyonlarına ayarlardık, genellikle. Kısa dalgadan net bir ses elde edebilmek için de iyi bir antene ihtiyaç duyulurdu. radyomuzun kendi anteni olmadığı için tellerden, metal parçalarından uydurma antenlerle dinlemeye çalışırdık, kısa dalga yayınlarını. ‘Meteoroloji’, ‘Polis’, ‘Kıbrıs Bayrak’ radyolarındaki müzik yayınlarını severek dinlerdik. En çok dinlediğimiz ve sevdiğimiz sanatçılardan biri de Barış Manço’ydu.
Aynı yıllarda hafif müzik alanında iki farklı anlayış vardı, Türkiye’de. Ajda Pekkan, Selçuk Ural, Fecri Ebcioğlu gibi isimler yabancı şarkılara Türkçe söz yazılarak yapılmış batı tarzı şarkıları söylüyorlardı. Barış Manço, Erkin Koray, Fikret Kızılok, Modern Folk Üçlüsü, Üç Hüreller gibi sanatçılar ve gruplar ise halk ezgilerimizden ilham alarak yaptıkları kendi özgün çalışmalarını seslendiriyorlardı.
Barış Manço’nun ilkokul yıllarımıza damgasını vuran Dağlar Dağlar, Lambaya Püf De, İşte Hendek İşte Deve, Kol Düğmeleri gibi şarkılarını defalarca dinlemiştik, radyodan. Sonra yine ilkokul ve ortaokul yıllarımızda Barış Manço’nun halk müziğimize ve sanat müziğimize ait eserleri değişik bir tarzda yorumlamasına şahit olduk. Dere Boyu Kavaklar, Gönül Dağı, Bir Bahar Akşamı Rastladım Size gibi türkü ve şarkıları hafif müzik tarzında dinledik, Barış Manço’dan. Yetmişli yılların ortalarından itibaren ise Barış Manço’nun kendi güfte ve besteleriyle yaptığı o dillerden hiç düşmeyecek olan şarkılarının dönemi başlıyordu. Hemen aklıma Ben Bilirim geliyor. Yetmişli yılların sonlarında birkaç yabancı şarkı da yapmıştı. Sonra seksenlerde Nazan Şoray’ın da yorumladığı Hal Hal ve sonra Unutamadım. Seksenlerin ortalarında, Ayşegül Aldinç’in söylediği Kara Sevda.
Sonra o hoş çocuk şarkıları. Aslında çocuk Şarkıları demek de biraz yanlış olur. Büyükler de ilk çıktıklarından beri severek dinlemişlerdi çünkü bu şarkıları. Arkadaşım Eşek, ve Ayı nın o neşeli ritmik sözlerine tempo tutmuşlardı, biraz olsun çocuklaşmışalardı. Az kalsın Gülpembe’yi unutuyordum. Barış Manço’nun hemen akla gelivermeyecek, bir çırpıda sayılamayacak kadar çok şarkısı var ve hepsi ayrı güzellikte. Ancak Gülpembe’nin ayrı ve özel bir yeri var, Barış Manço’nun eserleri arasında. Barış Manço ismiyle bütünleşmiş bir şarkı adeta, Gülpembe. Gülpembe’nin güz yağmurlarıyla ansızın gidişinden bahseden bu şarkıda kendisinin de bir kış rüzgarıyla aniden aramızdan ayrılacağının mesajını veriyordu sanki, Barış Manço.
Her sanat dalında, o dala büyük katkılarda bulunmuş , ona değişik bir anlayış kazandırmış, farklı güzellikler katmış, kendine özgü bir tarz geliştirmiş, o sanat dalıyla bütünleşmiş, yerleri kolay kolay doldurulamayacak sanatçılar vardır. Barış Manço’ da onlardan biriydi. O, Türk Hafif Müziği’nde bir ekoldü. 60 lı yıllardan günümüze kadar devam eden kendine özgü bir çizgiyi başarıyla devam ettirmişti, Barış Manço. Kırk Yıl süreyle başarısını arttırarak devam ettiren, hiçbir zaman gözden düşmeyen, her yaştan, her sosyal çevreden, her dünya görüşünden insanın gönlünde taht kuran, öldüğünde gözyaşlarının ardından bir sevgi seli olup aktığı kaç sanatçı vardır, Türkiye’de.
Barış Manço’ nun arkasından "7’den 77’ye" bütün Türkiye ağlamıştı ama asıl acıyı “Adam Olacak Çocuk” lar duymuştu. En çok gözyaşını onlar dökmüştü. Çocuklar için yapılan çalışmaların çok yetersiz olduğu, çocuklar için pek fazla ürünün ortaya konmadığı ülkemizde, çocukların dünyasına girebilmiş, onlarla en güzel biçimde iletişim kurabilmiş, onların gönüllerini fethedebilmiş bir sanatçıydı, Barış Manço. O çocukların masal dünyasının uzun saçlı, çizmeli, güler yüzlü, iyi kalpli, kahraman prensiydi. Barış Manço’nun ölümü sonu hep iyi biten masallar dinlemeye alışmış olan çocuklar için, bir masalın kötü bitişi, tatlı bir rüyanın sona erişi gibiydi.
Sanatçı adı altında ortaya çıkan ancak sanatçılıkla uzaktan yakından bir ilgisi olmayan bir yığın insan arasında az sayıdaki gerçek sanatçılardan biriydi, Barış Manço. Özellikle müzik alanında ne kadar çok isim ortaya çıkıyor, takip etmekte bile zorlanıyoruz. Yeni ortaya çıkan isimlerin bir çoğu da kısa sürede unutuluveriyor. Onlar gönüllerden çok gözlere hitap ediyorlar, çünkü. Göze hitap edenler de çabucak gözden düşüveriyorlar. Barış Manço ise şarkılarını gönülden söylüyordu ve gönüllere hitap ediyordu. Bu yüzdendir ki o otuz yıl önce “Dağlar Dağlar” ın sihirli namelerinin açtığı kapılardan Türk halkının gönlüne girdi ve ölünceye kadar da çıkmadı.
İstanbul’un en lüks semtlerinde yetişmiş, Galatasaray Lisesi’ni bitirmiş, Belçika Kraliyet Akademisi’nde yüksek öğrenim görmüş, yaklaşık otuz yılını Fransızca konuşarak geçirmiş, dünyada gezip görmediği hemen hemen hiçbir ülke kalmamış, hayatının büyük bir kısmı yurt dışında geçmiş bir insandı, Barış Manço. Ancak o böyle bir hayat çizgisine inat Türkiye’nin, Türklerin ve Türkçe’nin güzelliğine inanmıştı. Türk milletine özgü değerleri benimsemişti. Türk kültüründen aldığı ilhamla müzik yapmıştı. Bu yüzden onun şarıları her yaştan insanı kendine çekiyordu, Onun şarkılarında kendimizi buluyor, kendimizi dinliyorduk. Barış Manço doğu kültürünü de batı kültürünü de iyi tanıyordu. O her iki kültüre ait engin bilgisini ve birikimini ustalıkla bizim gelenek ve göreneklerimize uygun bir kalıba döküyor ve bize aktarıyordu.
Barış Manço’nun şarkılarında insan sevgisi, kardeşlik, adalet, yardımlaşma, doğruluk ön plandadır, hep. İyiliklerle, kötülüklerin, doğrularla yanlışların, güzelliklerle çirkinliklerin iç içe olduğu bir dünyada, iyilikleri, doğruları ve güzellikleri anlatmakla görevli bir elçiydi sanki, Barış Manço. O sanatını, müziğini, ülkemizin dirliği düzeni, insanlarımızın kardeşliği ve günlük hayatımızın güzelliği için kullanan bir müzisyen bilgeydi, adeta. Onun şarkılarını dinlerken önce tarihimizi, medeniyetimizi ve kültürümüzü kuşandığımız sonra da modern bir yolda milletçe el ele romantik bir yolculuğa çıktığımız duygusuna kapılmışımdır, hep. O şarklarında bizi bize anlatıyordu; hem de en hoş, en kolay ve en doğru biçimde. Sokak satıcılarından yüzlerce kez duymuşuzdur ama “Domates, biber, patlıcan “ sözleri Barış Manço’nun ağzından daha bir hoş, daha bir sevimli gelmiştir, bizlere. Çocuklarımızın çoğu “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” yı, “Halil İbrahim Sofrası” nı, “Hatmi Çiçeği”ni onun şarkılarında duymuşlardır belki de ilk kez.
Barış Manço güler yüzü, alçak gönüllülüğü, insan sevgisi, çocuklarla kurduğu iletişimi, düzenli hayatı ile bizden, içimizden biriydi. O öldüğünde yakın bir dostumuzu kaybetmişçesine üzüldük, evimizden bir cenaze çıkmışçasına yasa boğulduk. Evet çocuklarımızın masal dünyasının uzun saçlı, çizmeli, iyi yürekli prensi, sevgi adına en güzel şarkıları söyleyen gençliğin romantik sesi, müziğiyle, sanatıyla insanımıza iyilikleri, doğruları ve güzellikleri anlatan ülkemizin müzisyen bilgesi ve dünyayı bir baştan bir başa dolaşarak insanların dostluğu ve kardeşliği için çabalayan dünyamızın modern Evliya Çelebi’si artık yok. Dünya, tabii ki bundan sonra da dönecek ve hayat bundan sonra da devam edecek, ancak kalitesinden ve güzelliğinden çok şey kaybetmiş olarak.
Remzi ORMANCI
Şubat, 1999
Mustafakemalpaşa
BURSA