0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
348
Okunma
Giriş
Korku ve cesaret, bireysel psikolojinin olduğu kadar toplumsal ve siyasal yaşamın da belirleyici duyguları arasında yer almaktadır. Her iki duygu da yalnızca bireyin karakter özellikleriyle açıklanamaz; içinde bulunulan toplumsal koşullar, siyasal atmosfer, ekonomik gelişmeler ve geleceğe ilişkin beklentiler tarafından şekillenir. Bu nedenle korku da cesaret de toplumsal yaşam içerisinde yayılabilen, bireylerden gruplara ve topluluklara aktarılabilen güçlü psikolojik ve siyasal olgulardır.
Toplumların karşı karşıya kaldığı kriz dönemlerinde bu iki duygu arasındaki mücadele daha görünür hâle gelir. Koşulların kötüleştiği dönemlerde mevcut düzeni değiştirme arzusuyla hareket edenler cesaret gösterebilirken, belirsizlik ve baskının arttığı ortamlarda korku geniş kitleleri etkisi altına alabilir. Buna karşılık, toplumsal koşulların iyileştiği dönemlerde değişim talebi zayıflayabilir ve mevcut durumun korunmasına yönelik eğilim güçlenebilir.
Dolayısıyla siyasal mücadelelerin yalnızca programlar, projeler ve seçim kampanyaları üzerinden değil; aynı zamanda toplumun korku ve cesaretle kurduğu ilişki üzerinden de değerlendirilmesi gerekir.
İstanbul Seçimleri: Korkunun Karşısında Cesaret
Korku ve cesaret arasındaki ilişkinin Türkiye siyasetindeki en dikkat çekici örneklerinden biri 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde ortaya çıkmıştır.
31 Mart 2019 tarihinde yapılan yerel seçimlerde CHP adayı Ekrem İmamoğlu ile AK Parti adayı Binali Yıldırım arasındaki yarış son derece çekişmeli geçmiş, seçim sonucunun ardından Yüksek Seçim Kurulu tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmiştir.
23 Haziran 2019’da gerçekleştirilen yenileme seçiminde ise seçmen davranışında dikkat çekici bir değişim ortaya çıkmıştır. Ekrem İmamoğlu, önceki seçimdeki farkını önemli ölçüde artırarak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmiştir.
Bu sonuç yalnızca bir belediye başkanlığı seçiminin sonucu olarak değerlendirilmemelidir. Aynı zamanda seçmenin siyasal baskı, belirsizlik ve seçimlerin yenilenmesi gibi gelişmeler karşısında nasıl bir tutum alabileceğini göstermesi açısından da önem taşımaktadır.
İstanbul örneği, siyasal yaşamda korkunun her zaman belirleyici olmayabileceğini; toplumsal cesaretin ve değişim arzusunun korku duvarlarını aşabileceğini göstermiştir.
Korkunun Cesareti Esir Alması
Bunun tersine, korkunun cesareti etkisiz hâle getirebildiği durumlar da bulunmaktadır. 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimleri bu açıdan tartışılabilecek örneklerden biridir.
Muharrem İnce’nin seçim gecesi yaptığı açıklamalar ve sonuçların kesinleşme sürecindeki tutumu, siyasal aktörlerin psikolojik durumlarının ve seçim atmosferinin sonuçların algılanması üzerinde ne kadar etkili olabileceğini göstermiştir.
Buradan hareketle siyasal mücadelede yalnızca sandıktaki oyların değil, aynı zamanda siyasi aktörlerin ve seçmenlerin kendilerine duydukları güvenin de önemli olduğu söylenebilir. Seçim sürecinde ortaya çıkan belirsizlikler karşısında gösterilen tutum, toplumsal psikolojiyi doğrudan etkileyebilir.
Erdoğan Dönemi ve Siyasal Cesaret
Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasal yükselişi de korku ve cesaret kavramları üzerinden incelenebilir. AK Parti’nin iktidara geldiği ilk yıllarda Erdoğan, geniş toplum kesimlerinin desteğini kazanmış ve uyguladığı politikalarla önemli bir siyasal karşılık bulmuştur.
Siyasi yaşamının erken dönemlerinde yaşadığı yasaklar ve mağduriyetler, toplumun belirli kesimlerinde Erdoğan’a yönelik sempati ve dayanışma duygularının güçlenmesine katkı sağlamıştır. 2009 Davos Zirvesi’nde gerçekleştirdiği ve kamuoyunda “one minute” olarak bilinen çıkış ise Erdoğan’ın siyasal söyleminde cesaret ve kararlılık imajını güçlendiren önemli gelişmelerden biri olmuştur.
Askerî vesayet tartışmaları, demokratikleşme girişimleri ve çözüm süreci gibi farklı dönemlerde Erdoğan’ın siyasal riskler alarak hareket ettiği görülmüştür. Ancak çözüm sürecinin sona ermesinin ardından Türkiye’nin siyasal atmosferinde önemli değişiklikler yaşanmış ve daha sert çatışmalı bir siyasal iklim ortaya çıkmıştır.
Bu nedenle Erdoğan’ın siyasal serüveni de tek başına “cesaret” veya “korku” kavramlarıyla açıklanamayacak kadar çok boyutludur. Siyasal koşullar değiştikçe aktörlerin söylemleri, stratejileri ve toplumla kurdukları ilişkiler de değişmektedir.
Yirmi Bir Yıllık İktidar ve Muhalefetin Sorumluluğu
AK Parti’nin uzun yıllar iktidarda kalması, yalnızca iktidar partisinin başarısı üzerinden değerlendirilmemelidir. Bu süreç aynı zamanda muhalefet partilerinin siyasal stratejileri, örgütlenme biçimleri, seçmenle kurdukları ilişki ve alternatif bir yönetim modeli oluşturmadaki başarıları veya başarısızlıkları açısından da ele alınmalıdır.
Bir siyasi partinin uzun süre iktidarda kalması, iktidarın kendi politikalarının yanı sıra muhalefetin alternatif oluşturma kapasitesiyle de yakından ilişkilidir.
Bu nedenle Türkiye’de iktidar değişikliğini yalnızca iktidarın hataları üzerinden değerlendirmek eksik bir yaklaşım olacaktır. Muhalefetin de seçmene güven veren, uygulanabilir ve toplumun farklı kesimlerini bir araya getirebilen bir siyasal program ortaya koyması gerekmektedir.
Bir başka ifadeyle, iktidarın sahip olduğu siyasal güç ve özgüvenin karşısında muhalefetin kendi içerisinde oluşturduğu korku duvarlarını aşması, siyasal rekabet açısından belirleyici olabilir.
14 Mayıs Seçimleri: Korku mu, Cesaret mi?
14 Mayıs 2023 seçimleri, Türkiye açısından son derece kritik bir siyasal döneme denk gelmiştir. Ülkenin ekonomik sorunlarla, deprem felaketinin ağır sonuçlarıyla ve toplumsal sorunlarla mücadele ettiği bir dönemde gerçekleşen seçim, yalnızca iktidar değişikliği açısından değil, ülkenin geleceğine ilişkin siyasal tercihlerin belirlenmesi açısından da önem taşımıştır.
Bu koşullarda seçmenin önünde iki temel psikolojik ve siyasal eğilim ortaya çıkmaktadır: Mevcut koşulların yarattığı korku ve belirsizlik nedeniyle değişimden kaçınmak ya da yaşanan sorunların yarattığı değişim ihtiyacı doğrultusunda cesaretle sandığa gitmek.
Ancak seçimlerin sonucunu yalnızca korku ve cesaret arasındaki mücadele belirlemez. Ekonomik koşullar, toplumsal talepler, siyasal ittifaklar, adayların toplumdaki karşılığı, seçim güvenliği ve kampanya stratejileri de sonucu etkileyen temel unsurlardır.
Özellikle deprem felaketi, sel baskınları ve ekonomik sorunlar gibi gelişmelerin toplumdaki siyasal tercihleri etkilemesi kaçınılmazdır. Fakat bu gelişmelerin seçim sonuçlarına nasıl yansıyacağı, seçmenin bunları nasıl değerlendireceğine bağlıdır.
Seçim Güvenliği ve Sandık İradesi
Demokratik seçimlerin en temel unsurlarından biri, yurttaşların özgür iradeleriyle oy kullanabilmesi ve kullandıkları oyların güvenli biçimde sayılmasıdır.
Bu nedenle seçim kazanmak yalnızca seçmeni sandığa götürmekle tamamlanmış olmaz. Seçmenin kullandığı oyun sandıkta korunması, doğru biçimde sayılması ve sonuçların güvenilir şekilde açıklanması da demokratik sürecin ayrılmaz parçasıdır.
Bu bakımdan seçim güvenliği yalnızca siyasi partilerin değil, devlet kurumlarının, seçim görevlilerinin, sivil toplum kuruluşlarının, gözlemcilerin ve yurttaşların ortak sorumluluğudur.
Demokratik bir sistemde sandık, yurttaş iradesinin somutlaştığı temel alandır. Dolayısıyla seçimlere katılım kadar seçim sonuçlarının güvenilirliği de önem taşımaktadır.
Sonuç
Korku ve cesaret, siyasal yaşamın görünmeyen ancak son derece güçlü aktörleridir. Toplumsal koşullar değiştikçe bu iki duygu arasındaki denge de değişebilir. Bazen korku toplumu pasifleştirirken, bazen cesaret değişim talebini güçlendirebilir.
Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, bunun birçok örneğini barındırmaktadır. İstanbul seçimleri, toplumsal iradenin korku duvarlarını aşabileceğini gösteren önemli bir örnek olarak değerlendirilebilir. Öte yandan siyasal aktörlerin seçim süreçlerinde yaşadıkları psikolojik kırılmalar, korkunun siyasi davranış üzerindeki etkisini de ortaya koymaktadır.
14 Mayıs seçimleri açısından temel mesele yalnızca hangi partinin veya adayın kazanacağı değildir. Asıl mesele, yurttaşların kendi siyasal iradelerine ne ölçüde sahip çıkacağı, demokratik kurumların ne ölçüde işlevsel olacağı ve seçim güvenliğinin ne ölçüde sağlanacağıdır.
Bu çerçevede şu sonuçlara ulaşılabilir:
14 Mayıs seçimlerinin sonucunda korku ve cesaret kadar ekonomik, sosyal ve siyasal koşullar da belirleyici olacaktır.
Muhalefet güçlerinin kendi aralarındaki farklılıkları demokratik bir anlayışla yönetmeleri ve ortak hedefler etrafında birleşmeleri başarı açısından önemlidir.
Seçim güvenliği, demokratik iradenin korunmasının temel koşullarından biridir.
Sandığa gitmek kadar kullanılan oyların güvenliğine sahip çıkmak da demokratik sorumluluktur.
Korku ve cesaret toplumsal davranışları etkileyen güçlü duygulardır. Ancak demokratik toplumlarda belirleyici olması gereken, korku değil özgür iradedir.
Sonuçta seçimler yalnızca siyasi partilerin değil, toplumun geleceğine ilişkin tercihlerin de ortaya konulduğu demokratik süreçlerdir.
Korkunun mu cesareti, yoksa cesaretin mi korkuyu yeneceğini; daha da önemlisi, yurttaşların demokratik iradelerini sandığa ne ölçüde yansıtacağını hep birlikte göreceğiz.
Muzaffer Kalaba
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.