Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim. önümde yürüme, takipçin olmayabilirim. yanımda yürü, böylece ikimiz eşit oluruz. (kızılderili atasözü)
Mithat Baş
Mithat Baş
VİP ÜYE

KAŞIĞIN HİKAYESİ

Yorum

KAŞIĞIN HİKAYESİ

1

Yorum

2

Beğeni

0,0

Puan

717

Okunma

KAŞIĞIN HİKAYESİ

Kaşıkla 1950’li yıllarda çocukluğumda tanıştım. Ailece kullandığımız kaşıklar ağaçtan yapılmıştı. Her birimizin kaşıklarında çentik gibi çeşitli işaretler bulunurdu. Anlayacağınız herkes bu işaretlere bakarak kendi kaşığını tanır ve onunla yemek yerdi. Başka bir kaşığa ağzımız alışkın değildi.

Sonradan öğrendiğime göre bu kaşıkların kimisi şimşirden, kimisi de kayından veya armuttan yapılmıştı. Şimşir kaşıklar daha kıymetli ve daha kaygan olurdu.

Mevsimlik orman işçiliği yapan babam her gurbetten dönüşünde metal bir kaşık getirirdi. Biz bu kaşığa “demir kaşık” derdik. Kim önce o kaşığı kapışırsa onunla yemek yerdi. Birkaç yıl sonra babamın her gurbetten dönüşüyle evimizde demir kaşık sayısı aile bireylerinin sayısına ulaşmıştı. Artık ağaç kaşıkları annem, yağ küleklerinde ve yoğurt kaplarında kullanmaya başlamıştı.

Türk toplumunda kaşığın varlığı ve kullanılışı, bize, yemeği usulüyle yemenin ve yeme-içmeye yüklenen anlamın da bir göstergesidir. Yeme fiilini daha kolay, temiz ve nazik yapmanın da bir aracısı olması bakımından dikkat çekicidir. İnsana verilen değerin bir nevi dışa vurumudur. Atalarımız, yemeklerini Ortadoğu toplumları gibi elle yememişlerdir. Kaşık kullanmışlar, günümüze kadar; çorba kaşığı, hoşaf kaşığı, tatlı kaşığı, çay-kahve kaşığı gibi yeme-içme kültürüne ve sofralara göre kaşığı çeşitlendirmişlerdir.

Kaşgarlı Mahmut’un Divan’ında Eski Türkçe olduğu anlaşılan "kaşuk / kaşık" sözcüğünün, yontmak fiilinden türediği (kaşı-yontmak-kazmak) ve yine Eski Türkçe bir ek olan (-uk) ekinin eklenmesiyle bu halini almış olduğu düşünülmektedir. Nitekim Divan’da şöyle geçer:
Kaşuk = kaşık
"Kuruk kaşuk agızka yaramas, (kuru kaşık ağıza yaraşmaz)
Kuruğ söz kulakka yakışmas. (kuru söz kulağa yakışmaz)"

Uygur Türkçesi’nde ise "koşuk" şeklinde geçen kaşık, Türkiye Türkçesi sözlüklerinde "sıvı veya tane halinde olan yiyeceği ağza götürmeye ve karıştırmaya yarayan oyulmuş alet" olarak açıklanır ve atasözlerimize, deyimlerimize de girmiştir.

Her ağaçtan kaşık olmaz
Aş kaşık ile iş keşik ile
Elinden gelse bir kaşık suda boğacak
Kaşık ile aş verip, sapıyla göz çıkarır.
Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın.
Aşure yemeğe giden, kaşığını cebinde taşır.
Ne katarsan aşına, o gelir kaşığına

Kaşıkla ilgili atasözlerimizi daha da uzatmak mümkündür.

Osmanlı dönemindeki önemli gezginlerden Evliya Çelebi’nin, 17. yüzyılda kaşık ve tarak yapımıyla ilgili zanaatların bulunduğunu belirtmesi önemlidir:

"Göynük’ten kuzeye yedi saatte Taraklı Kalesi’ne geldik. Taraklı, Bursa tekfurunun yapısıdır. Osman Gazi tarafından fethedilmiştir. Kalesi viran bir biçimde olup kasabası; bağlı bahçeli, akarsulu, bir dere içinde 500 kadar hanlı, evli, tahta ve kiremit örtülü şirin bir kasabadır. On bir mihrap ve yedi mahalledir. Çarşı içindeki camisi de güzeldir. Bir hamamı, beş hanı, altı çocuk mektebi, iki yüz dükkânı var. Hepsi tarak ve kaşık yaptıklarından şehre Taraklı derler."
Sakarya ilinden bahsederken de İzmit’ten bakarak şu ifadeleri kullanır Evliya Çelebi: "Doğu tarafından dağlara -ağaç denizi- derler. İçinde adam kaybolur. Öyle göklere baş uzatmış ağaçlar vardır ki gölgesinde on bin koyun gölgelenir."

Ağaçlarla örülü bir coğrafi durum ve yörede süregelmiş, Ahmet Yesevî gelenekleriyle mayalanmış, Anadolu yaşam biçimi; bölge insanının geçimini, özellikle ağaç temelli zanaatlara yöneltmiş, el sanatları ve kaşık yapımının bir gelenek halini aldığı, kültürü muhafaza edebilmiş yörelerden biri olmuştur Taraklı.

Osmanlı yemek kültüründe önemi büyük olan ve şimşir, abanoz, sedef, bağa gibi pek çok çeşidi bulunan kaşık aynı zamanda hane sahibinin ekonomik durumunu da gösterir. Çünkü genel olarak herkesin evinde pilav ve çorba kaşığı bulunurken ekâbirin sofrasında ayrı ayrı hoşaf, reçel, muhallebi ve yumurta kaşıkları yer alırdı.

Osmanlı’da kaşıkçı esnafının Batı’daki altın ve gümüş gibi değerli madenler yerine sadece belli malzemeleri kullanmasının nedeni, bu tarz madenlerin ağza değmesinin haram sayılmasıydı. Fakat bu gelenek, yabancı ülkelerden gelen hediyeler ve elçilere verilen ziyafetler nedeniyle Osmanlı’nın son dönemine doğru bozulacak, İstanbul sofralarında altın ve gümüş kaşıklar ışıldamaya başlayacaktır.

Besinlerin içerik olarak değişim göstermelerinin yanında bir de sofrada kullanılan araç gereçlerin de yine dünya genelinde olduğu gibi Türklerde de değişime uğradığını söyleyebiliriz. Çok uzun zaman göçebe bir şekilde yaşayan Türklerde masa kullanımı yerine sini kullanımı yaygındı. Çünkü toplumun yaşayış şekli neyse bu kültürüne de yansıyordu. Konargöçer bir durumda olan Türklerde pratiklik baş sıradaydı. Başta kolay taşınabilmesi gibi önemli bir özelliğe sahip olan sini, bu özelliği ile Türklerin ilk aşamada uzun süre kullanmasına olanak tanımıştı.

Ancak toplumsal yaşam tarzı yerleşik hayata geçince günümüzdeki modern sofra düzeni kullanılır hale geldi.

Not: Televizyonlarımızda yayınlanan ve kadınlarımızın alet edildiği sofra kültürümüze, misafir ağırlama usullerimize uymayan programlara eleştiri hakkımı saklı tutuyorum.



Paylaş:
2 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Kaşığın hikayesi Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Kaşığın hikayesi yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
KAŞIĞIN HİKAYESİ yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Ebru ÖZCAN
Ebru ÖZCAN, @ebruozcan1
21.11.2023 18:56:34
‘Ahmet Yesevî gelenekleriyle mayalanmış Anadolu yaşam biçimi’ hep varolsun Hocam. 💐
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
ÜYELİK GİRİŞİ

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL