0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
454
Okunma
Giriş
6 Şubat 2023 tarihinde Kahramanmaraş merkezli meydana gelen ve geniş bir coğrafyada ağır yıkıma neden olan depremler, Türkiye’nin yakın tarihindeki en büyük doğal afetlerden biri olarak hafızalara kazındı. Kahramanmaraş’ın Pazarcık ve Elbistan ilçeleri merkezli iki büyük deprem; Kahramanmaraş başta olmak üzere Hatay, Adıyaman, Malatya, Gaziantep, Kilis, Adana, Osmaniye, Şanlıurfa ve Diyarbakır’da büyük can kayıplarına ve yıkımlara yol açtı.
Depremin ilk günlerinden itibaren açıklanan can kaybı ve yaralı sayıları saatler ve günler ilerledikçe artarken, toplumun karşı karşıya bulunduğu insani krizin boyutu da giderek daha açık hâle geldi.
Böylesine büyük bir felaket karşısında yalnızca kayıpların sayısal boyutuna değil, toplumun afet karşısında gösterdiği dayanışma iradesine de bakmak gerekir. Çünkü deprem, bir yandan ağır acılar ve kayıplar getirirken diğer yandan farklı siyasi görüşlerden, toplumsal kesimlerden ve kurumlardan insanların ortak bir amaç etrafında buluşabileceğini de göstermiştir.
Bu açıdan 6 Şubat depremleri, yalnızca bir afet değil; aynı zamanda toplumsal dayanışmanın, kamusal sorumluluğun ve ortak yaşam bilincinin sınandığı tarihsel bir dönemeç olarak değerlendirilmelidir.
Artan Can Kayıpları ve Derinleşen Acı
Depremin ilk günlerinde açıklanan resmi rakamlar dahi felaketin büyüklüğünü ortaya koymaya yetiyordu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılan açıklamalarda, ilerleyen günlerde hayatını kaybedenlerin ve yaralananların sayısının on binlerce kişiye ulaştığı bildirildi.
Daha sonraki açıklamalarda Erdoğan, depremde hayatını kaybeden vatandaşların sayısının 35 bini aştığını, yaralı sayısının ise 100 bini geçtiğini ifade etti. Gece saatlerinde açıklanan verilerde ise can kaybı ve yaralı sayısının daha da yükseldiği görüldü.
Ancak burada yalnızca rakamlara odaklanmak yeterli değildir.
Her bir rakamın arkasında bir insan hayatı, bir aile, bir anne, bir baba, bir çocuk, bir kardeş ve yarım kalmış bir yaşam bulunmaktadır. Dolayısıyla afetlerin gerçek boyutunu yalnızca istatistiklerle değil, yarattığı sosyal ve psikolojik sonuçlarla birlikte değerlendirmek gerekir.
Depremin ardından binlerce insan yakınlarını kaybetmiş, yüz binlerce insan yaralanmış, milyonlarca insan doğrudan veya dolaylı biçimde afetin etkisi altında kalmıştır.
Bu nedenle deprem sonrası iyileşme süreci yalnızca fiziksel yapıların yeniden inşasıyla sınırlı tutulmamalıdır. Toplumun psikolojik, ekonomik ve sosyal açıdan yeniden ayağa kaldırılması da aynı ölçüde önemlidir.
Felaket Karşısında Dayanışma
Depremin hemen ardından Türkiye’nin farklı bölgelerinden yardım ve dayanışma çağrıları yükselmeye başladı.
Millet İttifakı, Emek ve Özgürlük İttifakı içerisinde yer alan siyasi partiler, sendikalar, meslek odaları, demokratik kitle örgütleri, belediyeler ve sivil toplum kuruluşları, depremzedelere yardım ulaştırmak amacıyla çeşitli çalışmalar başlattılar.
Bu süreçte öne çıkan ortak düşünce oldukça anlamlıydı:
“Şimdi ayrılıkları konuşma zamanı değil; şimdi dayanışma ve depremzedelerin yaralarını sarma zamanıdır.”
Bu yaklaşım, toplumların en zor dönemlerde sahip olduğu dayanışma kapasitesinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Türkiye’nin farklı kentlerinden insanlar, siyasi görüşlerine veya toplumsal kimliklerine bakmaksızın deprem bölgesine yardım göndermek için harekete geçti. Gıda, giysi, battaniye, çadır, hijyen malzemeleri ve diğer temel ihtiyaçların karşılanması için gönüllü çalışmalar yürütüldü.
Bütün bu çabalar, zor zamanlarda toplumsal dayanışmanın yalnızca bir yardım biçimi olmadığını; aynı zamanda toplumun ortak geleceğine sahip çıkmasının önemli bir göstergesi olduğunu ortaya koydu.
Mersin’in Depremzedelere Desteği
Deprem bölgesine yakınlığı nedeniyle Mersin de büyük bir sorumluluk üstlenen kentlerden biri oldu.
Mersin Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere ilçe belediyeleri, deprem bölgesinden Mersin’e gelen yurttaşların barınma, beslenme ve diğer temel ihtiyaçlarının karşılanması için çeşitli çalışmalar yürüttü.
Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer de depremzedelerle yaptığı görüşmeler sırasında, kente gelen yurttaşların “emanet” olduklarını belirterek Mersin’de güvenli ve huzurlu bir ortam oluşturmak için çalıştıklarını ifade etti.
Bu yaklaşım, yerel yönetimlerin afet dönemlerindeki rolünün önemini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Afetler sırasında merkezi yönetimin yanında yerel yönetimlerin de hızlı hareket edebilmesi, bölgenin ihtiyaçlarını yakından tanıması ve yurttaşlara doğrudan ulaşabilmesi büyük önem taşımaktadır.
Mersin’in bu süreçte üstlendiği sorumluluk, kentlerin yalnızca kendi sınırları içerisindeki yurttaşlara değil, olağanüstü dönemlerde ülkenin farklı bölgelerinden gelen insanlara da destek olabileceğini göstermiştir.
Yerel Yönetimlerin Afet Yönetimindeki Önemi
Deprem sonrasında yapılan çalışmalar, yerel yönetimlerin afet yönetimindeki önemini bir kez daha ortaya koymuştur.
Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin depremzedelerin barınması için çeşitli tesisleri kullanıma açması, yeni barınma alanları hazırlaması ve deprem bölgesine yönelik yardım çalışmalarına katılması, yerel yönetimlerin kriz dönemlerindeki işlevini göstermektedir.
Aynı şekilde farklı büyükşehir belediyelerinin deprem bölgesinde görev üstlenmesi, belediyeler arasında dayanışma ve koordinasyonun önemini ortaya çıkarmıştır.
Afet yönetimi açısından merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasında siyasi farklılıklardan bağımsız, sürekli ve kurumsallaşmış bir iş birliği mekanizmasının bulunması son derece önemlidir.
Çünkü afetler siyasi kimliklere göre hareket etmez. Deprem, toplumun tamamını etkileyen ortak bir risk olduğuna göre mücadele de ortak sorumluluk anlayışıyla yürütülmelidir.
“Türkiye Tek Yürek” Kampanyası
Depremin ardından kamuoyunda geniş yankı uyandıran yardım organizasyonlarından biri de televizyon kanallarının ortak yayınıyla gerçekleştirilen “Türkiye Tek Yürek” kampanyası oldu.
Kampanyanın temel amacı, depremzedelere destek olmak ve yıkılan kentlerin yeniden inşasına katkı sağlamaktı.
Kampanyaya siyasi parti liderlerinin yanı sıra toplumun farklı kesimlerinden kişiler, kurumlar, iş insanları ve vatandaşlar da destek verdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan kampanyaya telefon bağlantısıyla katılarak devletin deprem sonrasında yürüttüğü çalışmalardan söz etti ve yıkılan binaların yerine yeni konutların yapılması hedefini dile getirdi.
Ana muhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da kampanyaya katılarak bir maaşını daha bağışlamak istediğini belirtti.
İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, kendisi ve eşinin birer maaşını bağışlayacaklarını ifade ederken; DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan da kendisi ve eşinin birer maaşını kampanyaya bağışladığını açıkladı.
Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal ise üç maaşını bağışlayacağını belirtti.
Farklı siyasi görüşlere sahip aktörlerin aynı yardım kampanyasında buluşması, afet dönemlerinde ortak insani sorumluluk duygusunun siyasi ayrılıkların önüne geçebileceğini göstermesi bakımından önemlidir.
Dayanışmanın Siyasal Sınırları Aşması
Depremin ardından ortaya çıkan dayanışma, yalnızca siyasi partilerle sınırlı kalmadı.
Gönüllüler, sağlık çalışanları, mühendisler, öğretmenler, öğrenciler, sendikalar, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları ve belediyeler farklı alanlarda yardım faaliyetlerine katıldılar.
Bu tablo bize önemli bir gerçeği hatırlatmaktadır:
Toplumları ayakta tutan yalnızca kurumlar değil, aynı zamanda yurttaşların dayanışma kültürüdür.
Deprem sonrasında ortaya çıkan gönüllü dayanışma, Türkiye toplumunun zor zamanlarda ortak bir hedef etrafında birleşme kapasitesinin yüksek olduğunu göstermiştir.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Toplumsal dayanışma, devletin ve kamu kurumlarının sorumluluğunun yerine geçmemelidir.
Gönüllülerin ve sivil toplum kuruluşlarının yaptığı çalışmalar son derece değerli olmakla birlikte, afet yönetiminin temel sorumluluğu kurumsal ve kamusal mekanizmalar tarafından yerine getirilmelidir.
Devletin görevi yalnızca afet sonrasında yardım toplamak değil; afet meydana gelmeden önce riskleri azaltmak, güvenli kentler oluşturmak ve yurttaşlarının yaşam hakkını koruyacak sistemleri kurmaktır.
Yeniden İnşa Yalnızca Bina Yapmak Değildir
Deprem sonrasında en çok konuşulan konulardan biri de yıkılan kentlerin yeniden inşasıdır.
Elbette insanların güvenli konutlara kavuşması temel ihtiyaçlardan biridir. Ancak yeniden inşa kavramı yalnızca binaların yeniden yapılması şeklinde değerlendirilmemelidir.
Yeni kentler oluşturulurken;
Deprem güvenliği,
Zemin özellikleri,
Şehir planlaması,
Ulaşım,
Sağlık hizmetleri,
Eğitim kurumları,
Sosyal alanlar,
Yeşil alanlar,
Altyapı,
İstihdam,
Kültürel yaşam
bir bütün olarak ele alınmalıdır.
Aksi takdirde eski sorunların yeni binalarla yeniden üretilmesi kaçınılmaz olacaktır.
Depremden etkilenen insanların yalnızca başlarını sokacakları evlere değil, güvenli, sağlıklı ve sürdürülebilir bir yaşam alanına ihtiyaçları vardır.
Depremden Çıkarılması Gereken Ders
6 Şubat depremleri Türkiye’ye çok ağır bir bedel ödetmiştir. Bu bedelin yalnızca acısını yaşamak değil, nedenlerini doğru analiz etmek de gerekmektedir.
Deprem doğal bir olaydır; ancak depremin toplumsal felakete dönüşmesinde yapılaşma politikaları, denetim mekanizmaları, şehir planlaması ve afet yönetimi gibi insan kaynaklı faktörlerin önemli rolü vardır.
Dolayısıyla gelecekte benzer acıların yaşanmaması için deprem sonrasında yapılan yardımlar kadar, deprem öncesinde alınacak tedbirler de gündemin merkezinde tutulmalıdır.
Afet yönetiminin temel ilkesi, yalnızca “yaraları sarmak” değil, yeni yaraların açılmasını önlemek olmalıdır.
Sonuç: Tek Yürek Olmak
Türkiye, bulunduğu coğrafi konum, nüfusu, ekonomik kapasitesi ve stratejik önemi bakımından büyük bir ülkedir. Tarih boyunca olduğu gibi bugün de karşılaştığı büyük sorunların üstesinden gelebilecek toplumsal birikime ve dayanışma kapasitesine sahiptir.
6 Şubat depremlerinin ardından ortaya çıkan dayanışma ruhu bunun en güçlü göstergelerinden biridir.
Farklı siyasi düşüncelere sahip insanların, farklı kurumların, belediyelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve milyonlarca yurttaşın aynı acının etrafında birleşmesi, toplumun ortak değerlerini yeniden hatırlatmıştır.
Ancak “tek yürek” olmak yalnızca deprem sonrasında yardım toplamak anlamına gelmemelidir.
Tek yürek olmak; deprem olmadan önce gerekli önlemleri birlikte almak, bilime kulak vermek, hukuka uygun şehirler kurmak, yapı denetimini eksiksiz yapmak ve insan hayatını bütün siyasi ve ekonomik hesapların üzerinde tutmaktır.
Deprem sonrasında gösterilen dayanışma ne kadar değerliyse, deprem öncesinde gösterilecek sorumluluk da o kadar değerlidir.
Çünkü gerçek başarı, enkazın altında kalan insanları kurtarmaktan önce, insanların enkaz altında kalmasını önleyebilmektir.
Bu nedenle 6 Şubat’ın bize bıraktığı en önemli derslerden biri şudur:
Ayrışmak yerine dayanışmalı, birbirimize sırtımızı değil omuzlarımızı vermeliyiz.
Türkiye’nin yaralarını sarabilmesinin, geleceğe daha güvenli ve umutlu bakabilmesinin yolu; bilimden, hukuktan, ortak akıldan, dayanışmadan ve insan hayatına verilen değerden geçmektedir.
Dün olduğu gibi bugün de yaralarımızı sarabiliriz. Bunun yolu ise gerçekten “tek yürek” olmaktan geçmektedir.
Muzaffer Kalaba
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.