2
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
793
Okunma

Geçenlerde telefon ekranında “Hikâyesi en ilginç olan yara iziniz?” diye bir soru çıktı karşıma.
Gözlerim bir lahza sol el bileğimin iç kısmına kayıverdi; dudaklarımda anbean genişleyen, doksan derece gülümsemeler oluştu sonra.
On iki, on üç yaşlarındaydım. Saros’da ailecek yaz tatilindeydik. Tabiat ana Saros’un tertemiz, pırlanta misali parıldayan suyuna ziyadesiyle cömert davranmış; üvez çalılıklarını, meşe, incir ağaçlarını neredeyse denizin kıyısına dek buyur etmişti.
İncir ağaçları sahipliydi ve ilekleme dönemi olduğundan dallarında meyve keseleri salınıyordu; fileden keselerdi bunlar. Denize giden, kumsalda güneşlenen sakinlere kavun karpuz satan iki çiftçinin kendi aralarında, bölgesel ağızlarıyla yaptıkları konuşma ilgimi çekmişti. O evrede incir yaprağının sapından çıkan seyyalin oldukça keskin, tutkal gibi yapışkan olduğunu, cilde temas etmesi hâlinde tahriş edebileceğini, hatta yakarak kalıcı bir iz bile bırakabileceğini konuşuyorlardı. Kerime Teyze’nin oğlu Samim’in, koluna yavuklusunun ismini incir yaprağı sapını emzirterek kazıdığı dövme de işte o ilekleme döneminin eseriydi zaten. İki çiftçi başlarını sallayarak “Üstelik günaha da girdi,” diye söyleniyor, ardından aynı ağızdan ekliyorlardı: “Aptal oğlan!”
Karpuz kesmek için kullandığımız çakıyı aşırıp anneme görünmeden kumsaldan uzaklaşarak günaha girmeye karar verdim. Oldum olası incir yapraklarının kokusu, özellikle de cevizi yeşile çalan rengi beni hep kendine çekmiştir; bayılırım o renge.
Gözüme en sağlıklı, en gösterişli görünen ağacı seçip körpe yapraklardan bir tanesini bükerek “çıt” diye koparıverdim. Uzun uzun kokladığımı hatırlıyorum bir de. Yaprağı atıp geriye kalan uzunca sapı çakıyla diklemesine tam ortadan ikiye ayırdım. Sonra ayırdığım parçaları minik minik, uzunlu kısalı keserek zihnimdeki “R” harfinin kalıbını oluşturdum.
Kalıbı sol el bileğimin iç kısmına düzgünce yerleştirip sağ avucumla bastırmaya başladım. Her bastırışımda tenim yanıyordu ama abanmaya devam ediyordum. Bir müddet sonra harfin bir bacağını kontrol için kaldırdığımda, derimin alev almış gibi kıpkırmızı olduğunu gördüm. Umursamadım. Kalıbı adeta tenime diş geçirtircesine, bir taraftan da etrafı kolaçan ederek, belki bir saate yakın baskıladım durdum.
Artık yeterli olduğuna hükmederek fırlatıp attığımda bileğim kanamıyordu; fakat saplardaki o sütlü özü çekebildiği kadar içine almıştı tenim. Rölyef gibi kabarmıştı bileğimdeki harf. Ardından bir de güzel denize girdim. Oysa körfezin suyu tuz zehridir, bilen bilir. O gece ve akabindeki birkaç gece bileğimdeki acı, sızı ve ıstırap yüzünden uykularımdan oldum. Deri yara olmuştu, lakin sonunda kabuk da bağlamıştı. Hem de tam istediğim gibi “R” harfi formunda!
Annem bu aptalca şeyi neden yaptığımı sorduğunda “Bir gün beni kaybederseniz bu izden bulursunuz,” diye bir yanıt dökülmüştü dudaklarımdan.
O iz hâlâ bileğimde.
Büyüdüm ve kayboldum.
—
Bizi biz yapan her ne varsa çocukluk denen heybede. O heybe mahfuzda, bakıyoruz göğe.
/ yüRekTen
İZLER 50. Sayı