1
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
631
Okunma
Bazı yataklar vardır ki uykuya değil, muhasebeye mahsustur.
Burcu’nun uzandığı o bembeyaz hastane yatağı da işte böyle bir yerdi. Çarşafların soğuk beyazlığı, odanın iliklere işleyen ilaç kokusu ve kulaklarına sızdırdığı nağmeler, haricî âlemi susturmak içindi. Zira asıl gürültü, sadrında kopan fırtınalardı.
İnsan ne vakit bu denli yorulur?
Bedeni mi tükenir evvela, yoksa ruhu mu çoraklaşır?
Burcu’nun yorgunluğu ne uykusuzluktan ne de açlıktandı. Onunki, seneler boyunca sessizce biriken bir eksilmenin, bir iç inkisarın neticesiydi. Kadın olmanın, eş olmanın, ana olmanın ve susmanın omuzlarına yüklediği ağır bir kaderdi bu.
Bir adam vardı.
Lakin adı mühim değildi. Zira o, tek bir kişi değil; kudreti cebinde, kibri bakışlarında taşıyan erkekliğin cisimleşmiş hâliydi. Serveti arttıkça vicdanı daralan, cinselliği muhabbetten ziyade tahakküm addedenlerden biriydi. Güvenlik satar, lakin güven vermezdi.
Bu adamla Burcu’nun yolları bir hile ile değil, bir noksanlıkla kesişti. Kadın, evvela kendinden kısmıştı. Güzel giyinmek dahi ona zamanla ayıp telkin edilmişti. Küçük heveslerini karşılamak için başvurduğu naçiz yollar, bir gün onu büyük bir uçurumun eşiğine getirdi.
Zira insan bazen suçtan değil, yalnızlıktan yakalanır.
Burcu yakalandı.
Evvela arandı.
Sonra dinlenildi.
Ve nihayet, görülmüş olmanın sarhoşluğuna kapıldı.
Er adam için Burcu bir adetten ibaretti.
Burcu için er adam, geç kalmış bir fark ediliş, bir itibar vehmiydi.
Malumdur ki kadınlar çoğu kez bedenleriyle itham olunur; hâlbuki asıl aldatılan ruhlarıdır. Burcu da bu aldanışın esiri oldu. Odaya girdiğinde eşyanın, duvarların, tabloların ehemmiyeti yoktu. Zira yaşanacak olan bir vuslat değil, bir istihlak idi.
Er adam aceleciydi.
Doyumsuzdu.
Teması alışkanlık, kadını ise geçici bir haz menzili addederdi.
Burcu içinse o temas, içinden kopup giden bir şeydi.
İş bittikten sonra geriye kalan ne zevk ne de sevinçti. Sadece kadınların pek iyi tanıdığı o ağır sükût… İçinde hicap, pişmanlık ve derin bir öfke barındıran cinsinden.
Bir adamın kulağa fısıldadığı “sen filancıncısın” sözü, bazen bir tokattan daha şedittir. Burcu’nun nefesi daraldı. O an idrak etti ki o, seçilmiş değildi. Sadece sıradaydı.
Cemiyet kadına daima şunu telkin eder:
“Yaşadığını kimse bilmesin.”
Bilmedi.
Lakin bedeni bildi.
Ruhu bildi.
Sonra hayat, bütün ağırlığıyla geri döndü. Ev, çocuklar, eş, kapı gıcırtıları, kahve fincanlarının sesi… Hiçbiri artık eski mânâsını taşımıyordu. İnsan bir kez haddini aştı mı, geri dönüş müşkül olur. Hele o had, başkalarının elleriyle çizilmişse…
Er adam yoluna devam etti.
Zira onun âleminde kadınlar değişir, alışkanlıklar baki kalırdı.
Ta ki hakikat, onu kendi hanesinde yakalayana dek.
Kuvvetli erkeklerin en büyük vehmi, her şeyi murakabe ettiklerini sanmalarıdır. Hâlbuki bazen unutulan bir telefon, yıllarca kurulan yalanlardan daha gürültülüdür. Er adamın zevcesi gerçeği bir ekrandan seyretti. Bağırmadı. Ağlamadı. Zira kadın, hakikati gördüğünde feryat etmez; içine gömer.
Sonrası perişanlıktı.
Kazalar, ölümler, terk edişler…
Ve Burcu için şiddet.
Cemiyet bir kadını en kolay ne vakit mahkûm eder?
Başına bir felaket geldiğinde.
Burcu, hastane yatağında uzanırken yalnız bedeni değil, mazisi de sızlıyordu. Kendini affettirecek bir kelâm arıyordu. Lakin bazı kelâmlar yoktur. Bazı yaralar dile gelmez. Sadece zamanla kabuk bağlar.
Zaman…
İnsanın hem en zalim hem en adil muallimi.
Burcu henüz bilmiyordu; fakat bu yaşanmışlıkların merhemi zamandı. Zira insan, en karanlık dehlizden bile yürüyerek çıkabilirdi. Yeter ki suçu değil, hakikati kendine rehber edinsin.